Dönem çatışmalar dönemiydi, seksenli yılların hemen öncesi; onlar dönemin en hızlısı, en korkusuzu, geleceği en hesapsız, gençliği baharlarda solan, taşralı Anadolu çocuklarıydılar…

78 kuşağıydı onlar, ülkücü hareketin sokakta, teşkilatta, fakültede, mahallede hemen her yerde sol ablukayı yarmaya çalışan mahzun delikanlıları. Polisle göz göze, nezaretle diz dize, soğuk koğuşlarla daha ihtilalden önce tanışmışlardı, dedik ya hızlıydılar, can alıyor can veriyorlardı…

Seksen ihtilali ile birlikte ağır işkencelerden geçtiler, cezaevi onları önce dini hakkıyla anlamaya, sonra tasavvuf ve nefs terbiyesine, nihayet insanca ve kardeşçe yaşanabilir bir Türkiye hayaline sevk etti. Kavgaya, kan ve gözyaşına, ölüme artık karşıydılar hatta ve hatta pişmandılar. Cezaevi yılları artık bitmişti.

Ülkücü hareket dağılmanın arefesindeydi, cezaevi herkesi yıpratmış, doksanlı yıllara kadar siyasi yasaklar, fakirlik, ezilmişlik, baskılar ve bir türlü istenilen siyasi başarı yakalanamamış; gözler tek bir kişiye odaklanmış, çaresizlik O’nunla siyasi başarıya ve umuda doğru evrilmiş, ayrılık sesleri Muhsin Başkan’la birlikte yükselmeye başlamıştı.

O yıllarda lider seçmek için önce ahlaka bakılırdı, güzel ahlak ise söz ile davranış arasındaki tutarlılıkta aranırdı. Cesaret, doğruluk, akıl, adalet ve ahlâkından emin olunan kişi liderlik için aday gösterildi, O kişi Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.

Ekibin ayrılık sebepleri aslında makul sayılabilecek sebeplerdi ama karşılarında otoriter lider kültüyle, adeta ayrılığı başlamadan bitirecek güçte ve karizmada bir Başbuğ vardı, onların da en çok şikayet ettiği şey bu hiyerarşik lider sultasıydı. Ayrılığın en temel sebebi hareketin başlamadan bitiş sebebi oldu, otoriter lider ve güçlü yönetim, yeşeren umutları solgun bir güz bahçesine çevirmeye yetti.

Otoriter yönetim baskıları, teşkilat içerisindeki sıkıntılar, yaşanan acılar, kan ve gözyaşından gayrı temiz bir sayfa açma isteği, hareketin demokratikleşme arzuları, dikey değil yatay hiyerarşik örgütlenme, İslam ile yeterince yakın ve organik bağ kurulamadığı gerekçesi, siyasi kutuplaşma ve lider çekişmeleriyle yaşanan başarısız bir ülke siyaseti, merkez sağa açılma arzusu, ülkücü hareketin müesses nizam ile aynı pencereden devlet okuması yapması, milletin sivil ve sessiz yürüyüşünü siyasete dökebilme, devlet millet çatışmasındaki ayrılıkları millet lehine çözebilme, devleti milletin istikametine sokabilme, devletin arızalı rejimini kavga etmeden ihya edebilme, ilgacı değil ihyacı, devrimci değil reformcu bir zihinle askeri ve militarist otoriter bir siyasi yapıdan sivil ve daha özgür bir hareket yaratma hayali, Batıcı laik ve modern bir cumhuriyete mesafeli duruş, Kemalizm ve müesses yargı ile hesaplaşma, Doğucu milli ve İslami kodları ağır basan yeni ve özgün bir modernlik yaratma çabaları tüm bu ayrılığın sebeplerini oluştura geldi…

Devlet millet çatışmasında milli bir ihyacı hareket yakalanabilseydi belki bugün rejim bu hale gelmeyecek, kurumlar bu denli yıpranmayacak, milletin sessiz ve derinden talebi devleti daha güçlü ve organik hale getirebilecek, İslamcı siyasi hareketlere belki hiç ihtiyaç kalmadan, yüz yıllık sorun reformlarla onarılarak, çevredeki taşralı Anadolu çocukları merkeze dahil olacak, millet devlet uzlaşısıyla büyük sorun çözülebilecekti.

Ama olmadı...

Büyük Birlik Hareketi artık hayallerle gerçekler arasında yüzleşeceği siyaset sahnesindeydi. Talepler oldukça yerinde hatta siyasi olarak merkezde durması beklenen bu yeni hareketin büyük handikapları vardı.

Birincisi kadrolar yetersizdi, bürokrasiden, akademiden ve yetişmiş insanlardan azade olan bu taşralı gençlerin arzularını; siyaset, yargı, bürokrasi üçgenine dökecek kadrolar yetişmemişti. En iyileri ortalama sayabileceğimiz derecede kitap okumuş, bir elin beş parmağını geçmeyen eser üretmiş, yurt dışı master doktora görmemiş bir hareket. Yani yukarıda bahsettiğimiz arzularla ayrılan bu gençlerin gözlerindeki umudu taşıyacak ehliyetleri maalesef yoktu.

İkincisi Muhsin Başkan siyasette otoriterlikten usanmış bu tabanın yalnızca sesi olmakla vazifelendirilmiş, bu gerekçeyle tabandan ayrı hiçbir söz söyleyemez, hiçbir adım atamaz olmuştu. Sadece parti sözcüsü konumuna indirgenmiş olan lider, siyasi arenada karizmatik otoriterliğin yükseldiği konjonktürde pasif ve edilgen konuma düşmüştü. Demokratik parti arzusu, herkesi dinleme çabası, her yere kendi yetişen bir lider artık sivil toplum kuruluşundan farksız bir hareket yaratmıştı. Aslında bunu yaratan tabanın kendi arzularıydı. Maalesef otoriter liderler dönemi henüz kapanmamış, karşılarında hareketin bir babadan farksız gördüğü Başbuğ için ölmeye hazır onlarca evladı nasıl ikna edecekleri problemi gelip dikilmişti.

Üçüncüsü o dönemlerde hiçbir siyasi hareket dış mihraklarla ittifak etmeden iktidara gelemiyordu. Para, medya, yargı ve asker maalesef bu dış mihraklarla uyumlu siyasi amaçlar için kullanılıyordu, işte Muhsin Başkan ve ekibi 28 Şubat döneminde bu teklifleri açıkça reddetti. Bu durum onları kendi imkansızlıklarıyla baş başa bıraktı.

Dördüncüsü Muhsin Başkan’ın kişisel özelliklerinden en önemlisi; siyaseti ahlakla mündemiç görmesi yatıyordu. Siyasette ahlakı egemen kılacağım diyen lider böylesi bir toplum ve siyasette karşılığı olmayan bir yola baş koymuştu. Sonuç siyasi hüsrandı ama bu kaybediş belki de insanlığın zaferlerinden biriydi.

Siyasetin temel hedefini Machiavellizm’in belirlediği gerçeği, İslam toplumlarında Muaviye - Ali çatışması olarak bilinir. Muaviye siyasi güç için her yolu mübah gören ve neticede başarıyı yakalayan; Ali ise siyasette ahlakı egemen kılmaya çalışan onurlu kaybedenlerdendi.

Muhsin Başkan tarihte defalarca tekrarlanmış ve sonucu kaybediş olan bu yola umut yükledi, siyasi ahlakın henüz başarılı olduğu doğu toplumlarında pek görülmüş değildir, bu yüzden Muhsin başkan da Ali’nin safına yani onurlu kaybedenler hanesine adını yazdırarak, siyasi yolculuğunu tam da kendisine yakışan sözlerle tamamladı.

Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz gideceğiz, dik duracağız doğru gideceğiz… Mekanın cennet olsun Reis…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
türk 4 yıl önce

başbuğu otoriter hiyerarşik lider sultasıyla tanımlamak, türkeşi ve mhp yi tam anlamamaktır. muhsin başkana Allah rahmet etsin ama yaptığı hatayı bu şekilde yazılarla örtmeye çalışmak tarihi doğru okumamak olur.

Avatar
Hakkı KARTAL 4 yıl önce

m. yazıcıoğlu'nun, kendisini meb-us yapan türkeş'i yüz üstü bırakarak altı arkadaşı ile terk etmesi ve türkeşi'in sağlığında partisinin grubun u görememesi nedir?
ahlaki midir?

Avatar
Ali 4 yıl önce

yaptığı hata nedir.türkeşi yüzüstü bırakmak nedir.rahmetliyi suçlamak kolay.kendi ağzından hareketten kopartılışı ayrılışını dinleyin.