Balkan savaşları Osmanlıcılık, Arap isyanları da Ümmetçilik fikrinin tutmayacağına birer delildir.
Gücünü ispat eden her devlet, diğer unsurlar tarafından cazibe merkezi olmuştur. Dini anlayışı taklitten ibaret olan milletler, devletin temellerini öz kültürlerine bina etmezse, küçük sarsıntılarda çok büyük zayiatlar verebiliyor. En büyük travma da toplumun ahlak anlayışında yaşanıyor.
“Milleti yaşat ki, devlet yaşasın.” sözü, cihan devleti Osmanlı’nın ilk anayasa kanunu olmuştur. Bu duygunun zedelenmeye çalışıldığı günümüzde, Ziya Gökalp’in düşüncesini tekrar müzakerede fayda vardır. Allah, kavmini sevmeyi ve kavminin güçlü olmasını istemeyi değil, kuru kavmiyetçiliği haram kılmıştır. Son yıllarda Allah’ın ayetlerini kendi düşünce dünyasına göre anlayan, Arapça, Tefsir, Hadis, Fıkıh vb İslam’ın ana kaynaklarını bilmeden, okuduğu meale göre hüküm çıkaran çok bilmiş Müslüman kardeşlerimiz, millilik meselesinde hemen reaksiyon gösteriyor, adeta nasıra basılmış gibi başlıyor Kur’an’dan hüküm vermeye.
Ne hikmetse biri çıkıp, “Kardeşim, misal verdiğin Kur’an’a göre, senin gibilerin zaten hüküm vermesi caiz değil” deyip, yine Kur’an’a göre onu susturmuyor.
Yaklaşık 150 yıldır, İslam aşkı ile, Arapçılık aşkını birbirine karıştıran insanımızda maalesef öz kavmine düşmanlık oluşmuştur. Bunun neticesi bugün karşımıza, ham yobaz, kaba softa denilen, dini taklitten ibaret yaşayan, İslam kültür ve ahlak kaidesinden habersiz, Türk kültür ve gelenek anlayışından da mahrum, tipik bir Müslüman toplum oluştu. Topluma cahil, sadece midesini düşünen demek, hem doğru olmadığı gibi, hem de doğru bir tespit değildir. Çünkü, hadise dini değil, sosyolojiktir. Nefsi adına, yaşadığı her şeyi dini formatla izah eden ve çıkış yolunu dini referansla sağlayan toplumlar, davranışlarını dine hizmet ediyormuş gibi, aşkla şevkle yapmaktadır. Siyasetçiler bu tür toplumları çözdüğü için başarılı olmuş değil, tam aksine bu toplumun içinden çıkan, onlarla aynı düşüncede hayat yaşayan karakterler olduğu için, toplum tarafından destek görür. Birinci öncelik menfaat olduğu için, medeniyete zerrece katkı sağlayamazlar. Bu toplumların gelecek nesilleri ise tuhaf bir yaratık misali, helal haram demeden her şeye saldıran, sadece midesini düşünen, sonu çok vahim olayları netice verir. Ülkemizde hayvandan aşağı vahşetlerin yaşandığı olaylar, genelde öz kültürden sıyrılmış, kozmopolit bir hayat yaşayan bölgelerde meydana geliyor. İslami kültür ve ahlak yaşanmadığı gibi, öz kültür de olmayınca, insanı kontrol edecek herhangi bir manevi sınır kalmıyor. Belki de bu yüzden Ziya Gökalp düşüncesi çok önemli. Onun vatanseverlik anlayışında, benlik, gösteriş gütmeyen, kimseyle kavga etmeyen, sade ve sakin bir vatanseverlik inancı hakimdir.
Millete yaptıkları hizmeti milletin burnundan getirircesine minnet altına sokanlara bakın ne diyor:

Bu bedbaht ülkeye her hizmet eden,

Sonunda bir zarar getirir mutlak.

Çünkü her iş gören der ki”varım ben,

Benlikten mümkün mü zarar doğmak.

Gökalp, devlete ve millete hizmeti bir fazilet değil, vazife olarak görür;

Ahlak yolu pek dardır

Tetik bas önün yardır

Sakın hakkım var deme

Hak yok vazife vardır

Ömrü boyunca milleti adına öne sürdüğü fikirler adeta ona suç sabıkası olmuş, makamlardan zindana, kürsülerden sürgüne, fetva makamlarından idamlara kadar sefer etti durdu. Malta’da sürgün yaşarken, hayalinde gelişmiş ülkelerde yaşarmış gibi mektuplar yazdı. Para, makam gibi şeylere tapmadı. İttihat ve Terakki’nin genel sekreteri olduğu, ülkenin bütün idaresi ellerinde olduğu halde bir evi olmadı. Kiralık, sade bir evde yaşadı. O düşüncesinde Türk kültür ve medeniyet altyapısının ilerde kuracağı büyük ve hür bir devleti oluşturuyordu. Sürgün vapuruna bindiğinde cebinde beş kuruşu yoktu. Yakınları son anda vapura bir bohça fırlattılar., İngiliz işgal askeri bohçayı açtı, bir miktar parayı cebine koydu, kalan eşyayı ise yere attı. Gökalp yere atılan eşyalardan sadece kitaplarını topladı ve hücresine çekildi. İdealindeki hayatı yaşayanların para ile ne işi olabilirdi ki? Sürgünden döndü, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli sayılacak olan, Türkçülüğün Esasları’nı hazırladı. Gençlerin duygusuna hitap eden bu fikir ve dava adamı, eserleri kendisine hatırlatılınca mahcubiyet ve tevazudan dolayı yüzü kıpkırmızı olurdu. O inancı katıksız severdi. Etrafındaki menfaatperest Müslüman tiplerden hep nefret etti. Son nefesinde şunları söyleyerek gitti:

Benim dinim ne ümittir ne korku,
Allah’ıma sevdiğimden taparım.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.