Popülizm, köken itibariyle “populus” yani halk kelimesinden türemiş ve çoğunluğun taleplerini dile getiren bir siyaset anlayışını temsil etmiştir. Tabi bu kavramı yalnızca çoğunlukla sınırlamak doğru değildir. Muhteva olarak çoğunlukçulukla birlikte halka hoş görünme gayesini de içinde barındıran popülizm; siyasi menfaat için kural tanımazlık, anayasal sınırların dışına taşma ve seçkinci kültüre karşı şedit bir siyasi savaş biçimini de taşıyor.

Demokrasi sınırları içerisinde yaygın tanımlaması yapılan popülizm, en geniş biçimde bir “siyasi üslup biçimi” olarak kabul ediliyor. Fakat bu siyasi üslup, çoğulculuk karşıtı ve otoriter eğilimlerle beslendiğinde anayasal sınırların dışına taşmak suretiyle demokrasi ilkelerini tehdit edebiliyor. Bu durum yaygın bir paradoksu beraberinde getiriyor. Demokrasi, en geniş anlamda çoğunluğun üstünlüğü olarak kabul edilirse, yine aynı çoğunluk demokrasiyi tehdit eder hâle gelebiliyor. Elbette tehlikeli bir durumdan söz ediyoruz. Buna karşı en önemli emniyet ve savunma kuvvetler ayrılığı ilkesinde toplanıyor. Yargı erki özellikle popülizmin yaratabileceği tüm sıkıntılara karşı bir savunma mekanizması görevi üstleniyor.

Popülizmi etik ve siyasi olarak masaya yatırma gayretinde değiliz, zaten bu durumu “Demokrasilerde popülizm paradoksu” yazımızda tartışmıştık. Bu yazıda esas gayretimiz Türk siyasi hayatında ortaya çıkan ve Ziya Gökalp’in ana hatlarını çizdiği üç ana akımın yani “Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık” için popülizmi tartışmak istiyoruz.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde ortaya çıkmış bu üç ana damar akımın ortak hedefi sanırım herkesin üzerinde uzlaştığı “devleti kurtarma” gayesidir. Ve bu akımların en önemli özelliği reaksiyoner, yani tepkiye dayalı bir savunma biçim olarak ortaya çıkmasıdır. Sürecin içerisinde tarihi olarak en son gelişen akım Türkçülük olmuştur. Bu durum, iradi değil mecburi bir vaziyet alıştır. Emperyalizme karşı çıkma, bu memlekete özgü biçimde kendini milliyetçilik olarak göstermiştir. Kısaca bu akımlar siyasete aktif biçimde girerek, gerek partileşme sürecinde gerekse sosyal alanlarda çeşitli biçimlerde örgütlenmişlerdir. Fakat içtimai sınıfların yokluğu, müteşebbis sınıfın oluşmaması ve sivil toplumun kurulamaması gibi sebeplerle siyasi hareketler, kitle desteğini popülizm yoluyla sağlamaya çalışmıştır. Bu durum zaruri olarak bu akımları kitle ile sürekli aktif iletişim sürecine sokmuş, halkın taleplerini yerine getirmek ve çoğunluğu sağlamak amacıyla popülizme mecbur bırakmıştır.

Popülizmle kurduğu ilişki itibariyle önemli bir alan kaplayan Batıcılık, en erken ortaya çıkan sosyal ve siyasi akım olarak, Türk siyasi hayatında partileşme sürecine CHP ile başlamış, sonrasında uzun süren tek parti döneminin sona ermesiyle DP ile iyice kendini açığa vurmuştur. Daha ileri bir tespit olarak; Türk siyasi hayatında batıcılıkla yoğrulmamış ne bir siyasi akım ne de bir parti görmek mümkün değildir. Batıcılık adeta merkez kuvvet gibi tüm yapıların ana etmeni ve kolon gibi taşıyıcısı olmuştur. Fakat bizim kastımız çok partili hayata geçişin sonucu, DP ile batıcılığın muhafazakâr karakter kazanması ve bu anlamda kitle ile popülist biçimde temas kurması hadisesidir. Bu sefer de halk iradesi şeklinde çoğunluk fetişizmi demokrasiyi tehdit etmeye başlamıştır. DP’nin Türk toplumunu karşı karşıya bıraktığı en temel problemlerden birisi budur.

Çoğunlukçuluk ve CHP ile yerleşmiş elit siyasete karşı anti elitist karakteri esas alan DP, kısa sürede iktidarı yakalamış ve yer yer anayasal sınırları zorlamıştır. Bunun örnekleri meclis zabıtlarında mevcut olmakla beraber burada o tür örneklerin ayrıntılarına girilecek değildir. Biz esas itibariyle Batıcılığın merkeze açılması ve zamanla muhafazakâr kitlelerin umudu haline gelmesi ve sonuçlarıyla, bilhassa da onun popülizm üretme kabiliyetiyle ilgileneceğiz. Siyasi sandık neticeleri bu popülizmin siyaseten verimli bir araziye dönüşmesine örnek gösterilebilir. Tabii olarak bu süreci sağlıklı götürdüğü tartışılan DP siyasetinin otoriterleşme eğilimleri de yine sıklıkla göze çarpmaktadır. Çoğunlukçu siyaset güden popülizmin, otoriterleşerek Türk demokrasisine kurduğu tuzak, ülkeyi kutuplaştırmış ancak popülizmin değirmenine su taşımaya devam etmiştir. Özetle Batıcılık için DP ile başlayan süreç AP ile devam etmiş ve DP kadar ölçüsüz olmamakla birlikte yakın siyasi tarihimize popülizmin en müşahhas örneği olarak geçmiştir.

Benzer bir durumu İslamcılık için de söylemek zor olmasa gerektir. Zira bu akım, modernizme karşı olmakla beraber modern zamanların enstrümanlarını kullanan bir modern zaman akımıdır. Dolayısıyla modernizmin ve demokrasi serüvenimizin yan etkisi olarak türemiş olan popülizmi bir alet olarak görmesi ve kullanması da doğaldır. Yine yakın siyasi tarihimizde İslamcı bir iddia ile ortaya çıkan MSP bu iddiasına referans olarak aldığı İslamî değerlere ne kadar uygun davrandı ya da davranmadı, bu tartışılabilir; fakat tartışılamayacak olan onun da popülizm konusunda gösterdiği olağandışı uyum yeteneğidir.

Şerif Mardin’e göre taşralı esnaf hareketlerinin tarikatlarla sıkı bağlarından doğan Erbakan hareketi, sembolik İslami ayrımlarla kendini perçinlemiş, sistem baskıları ve içki karşıtlığı gibi örneklerle beraber sembolizmle beslenmiştir. İslamcılık ana akımını popülizme açma gayretleri takdire şayan olan Erbakan Hoca dönem itibariyle mahalle, sokak ve ev hanesi dahil popülist seçim çalışmalarıyla bilinir. Ancak sistemle uzlaşamayan ve büyük problemler yaşanan siyasi süreç, parti kapatılması ve hapis cezalarıyla kitlenin tepkisini artmıştır. 28 Şubat ile hitama eren baskılar sonucunda İslamcılık iddiasında bulunan bu hareket tıkanmış ve yol ayrımına gelmiş; merkeze açılmak, demokrasi ile uzlaşmak ve anayasal sınırlara çekilmek suretiyle popülizmin verimli sandık sahasına girmiştir. Sonrası hepimizin malumu popülizmin hakim sürecidir ve popülizmin bile sınırlarını aşan sosyal ve siyasi değişimlere Türkiye şahit olmuştur. Popülizmin bir siyasi üslup biçiminden fazlası olduğunu bize somut biçimde gösteren bu süreç, belki de Türk siyasi tarihine en hareketli siyasi dönem olarak geçecektir. Özetle; İslamcılık akımı da tıpkı Batıcılık gibi kendisini popülizme açmış ve siyasette popülizm üretmeyi başarmıştır.

Türkçülük ise tarihi olarak en son ortaya çıkan siyasi akımdır. Ve bir mecburiyet sonucu doğmuştur. Ancak en büyük handikabı modernizmi şekillendiren esas unsur olan ulusçuluk kavramının henüz toplum tarafından tam olarak benimsenememesidir. Dünya ve modernizmle uyumlu, ancak içeriğine seküler, din dışı bir anlam yüklenmesi nedeniyle Türk halkının genel değerleriyle bir türlü ortak uyumu sağlayamayan bu akım, Türk siyasi tarihinde de tam olarak bir türlü iktidar adayı olamamış ve daima marjinal kalmaya mahkum olmuştur.

CHP’nin Kemalist sürecinin Sosyalizmle entegre olması Türkçülüğün karakterine ters bir pozisyon gibi görünse de, zamanla bu çizgi kendini ulusalcı sol bir çizgiye kaydırarak, mazlum ulusların müdafii rolüyle her iki geleneği uzlaştırmıştır. Zaten demokrasi süreci dünyada milliyetçilik ile beraber yürümüş, memlekette de manzara bundan farklı olmamıştır. Türkçülüğün esas karakteri de demokrasi ve milliyetçiliği beraber götürmektir. Türkiye’de milliyetçi fikrin önemli temsilcileri de bu kanaattedir. Burada milliyetçilik fikrinin karakter olarak millete dayanması belirgin özellik olarak ortaya çıkar. Ancak burada Türkçülüğün ne kadar başarılı olduğu tartışmalıdır. On dörtlüler hareketi olarak subaylarca siyasi temsile dökülen bu akım, CKMP ile siyasi yolculuğuna başlamış ve sonrasında MHP ile temsile soyunmuştur. Olaylı Adana kongresinde Nihal Atsız Bey ile Türkeş Bey aday olmuş, zafere Türkeş ulaşmıştır.

Popülizme ilk açılma hamlesi olarak değerlendirebileceğimiz bu yol ayrımı; Atsız Bey’in elitist ancak ahlâk ve prensiplerden taviz vermeyen, muhafazakârlık ve dine mesafeli ve esasta soy temelli milliyetçiliği millete dayanmamakla suçlanmış, karşısında Türkeş Bey’in muhafazakâr ve Türk İslam temelli anlayışı kitlede karşılık bulmaya başlamıştır. Türkeş Adana’da popülizmin ilk temelini atmıştır desek sanırım yanılmayız. Ancak siyasi tarihimizde Türkçülük hiçbir zaman tek başına iktidar olabilecek popülizmi üretememiştir. Burada karşımıza iki temel sorun çıkmakta ve W. Müller’in ifadesiyle popülizmin iki esas karakterini uygulamaya geçirememe durumu göze çarpmaktadır. Çoğunlukçu ve anti elitist politikalar üretemeyen Türkçülük, yan enstrümanlar olan ötekileştirme, anayasal sınırları zorlama, halka menfaati için yalanlar söyleyebilme gibi birtakım özelliklere de sahip değildir. Modernizm ve ulus devlet sistemiyle barışık olan; anayasa, vatandaşlık gibi Cumhuriyet’in temel kavramlarıyla da bir problemi bulunmayan bu akım; yer yer tepki üretme ve bu tepkiye tutunarak yükseliş denemelerine girse de, bir türlü halkla ilişki kurmasını sağlayacak esas argümanları yakalayamamaktadır. Siyasi üslup biçimi olarak popülist bir dil üretememe sorunu esas olarak milletin ekseriyetinin konuştuğu dili yakalayamamanın da göstergesi sayılabilir. Dolayısıyla karşımıza çıkan şey; milletin taleplerine ve diline dayanmayan kendine özgü tipik bir marjinal akım ve siyasi yapılanmadır. Popülizm üretmek esas olarak merkez ve dahi muhafazakâr kitleye açılmak demektir. Buna uygun siyasi söylem ve politikalar üretmektir. En temel olarak milletin nabzıyla millete şerbet verebilmektir.

Mecburi bir durum olacak ki Cumhuriyet, kuruluş sürecinde milletin taleplerine dayanmadan, azınlık iktidarı ile kurucu olarak nasiplenen bu siyasi akım, radikal devrimlerle belirli bir sosyal mesafe kaydetmiştir. Bu elbette kümülatif olarak milletimizin zarardan çok yararına neticeler doğurmuştur. Ancak elitist siyaset karakteri olan bu akım hâlâ bu karakterini değiştirememiştir. Devlet’ten millete, müesses nizamdan halka inememiştir. Özetle, saydığımız akımlar içerisinde siyasi popülizm üretemeyen ne yazık ki tek akım olma özelliğine sahiptir.

Popülizmi etik sınırlar içerisinde tutabilecek, anayasal ve kurucu değerlerle uzlaşmış, milletle barışmış ancak aristokratik karakteri de içerisinde barındıran, ehliyet ve liyakate dayanan, milleti uzlaştıran bir popülizm üretme fırsatı, kendi önünde bakir bir alan olarak durmaktadır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.