Padişahın biri oğlunun çok iyi ilim tahsil etmesini istemiş. Onlarca saray hocasını yanına çağırmış, oğluna her türlü ilmi öğretmelerini istemiş. Hocalar derse başlamış, matematikten fars diline, gökbiliminden cefiri ve gaybi denilen sezgisel ilimler dahi öğretilmiş. Aylar geçmiş, padişah artık tamam olduğuna inandığı oğlunu yanına çağırmış. Avcuna yüzüğünü saklamış ve sormuş oğlum avcumda tuttuğum nedir demiş. Şehzade cevap vermiş ‘Değirmen taşı’ padişahım. Padişah kızmış, derhal hocaları çağırmış, size aylardır ilim öğretmeniz için görev verdim, hala avcumdaki yüzüğe değirmen taşı diyor, bu nasıl hocalık , tez kelleniz alına deyince; Hoca cevap vermiş;

Padişahım biz oğlunuza ilim öğrettik fakat irfan öğretmedik, irfan kendisindedir. Biz ona avcunuzda bir yuvarlak madde içinde boşluk olabileceğini öğrettik, bu ilimdir. Ancak onun yüzük mü yoksa değirmen taşı mı olduğunu öğretemeyiz çünkü bu irfandır.

Konuya böyle girmemin bir sebebi var ; ülkücüler neredeyse üçüncü bir nesli yetiştiriyor. Hareket kökleneli epey bir zaman oldu. Babalarımız çok ilimle meşgul olamadılar belki dönemin şartları itibariyle ancak irfan sahibiydiler. Yani, eğer onlar akademisyen, ilim adamı vesair sıfatlara sahip olsalar; yüzükle değirmen taşını ayıracak irfana sahiptiler.

Çoğunluğu Anadolu taşra kökenli olan bu hareketin mensupları iş, aş ve ilim tahsili için köyden kentlere; kenardan merkeze aktılar. Heybelerinde gelenekçi ve mukaddesatçı anadolunun ALP-EREN ruhu vardı.

Şehre entegre olma sürecinde kimliklerini koruma mücadelesi yetmezmiş gibi bir de büyük ihtilal yaşadılar. İnandıkları uğrunda toprağa düştüler hamdılar, yusufiyelerde yandılar.

Devlete ve sisteme nizam vermenin ve milletlerarası yarışta öne çıkabilmenin yolunun şehirleşmede, ilimde olduğunu anladılar. Ancak her fırsatta önü kesilmek istenen bu hareket biliyordu ki ‘’Ordular zaferle değil seferle mükelleftir’’ düsturunca bizleri ‘Yarım Kalmış’ seferi tamamlamakla mükellef kıldılar. Padişah misali yurtiçi yurtdışı ilim tahsiline gönderdiler.

Sonrasında yetişen nesil çevreden ve aileden gelen gelenekçi köy kültürüyle batıcı-modernist şehir kültürünü sentezlemiş; Türkiyeyi ve dünyayı bilen, akademia’yı tanıyan hatta kadrolaşma noktasında da ciddi manada kamuda, yargıda, üniversitelerde belki üç tur devleti kuşatabilecek, yönetmeye namzet ehliyetli ferasetli bir ufuk çizdi.

Yetişen bu nesiller seküler(dünyevi) dünya düzenini de bir yandan içine sindirerek büyüdü diyebiliriz. Yurtdışı görmeleri, zaten uyum sürecine yatkın olan muhakemeleri, batıyla rejimsel bir kavga içinde olmamaları ve dahi ideolojilerinin cumhuriyetin değerleriyle barışık olması bu süreci çok daha kolay ve hızlı hale getirdi denilebilir.

Cumhuriyet sonrası uygulanan materyalizme varan pozitivisit anlayış ve halkın değerlerini ilga eden kadroların agresif laiklik anlayışı değil bahsettiğim, sekülerlik yani ılımlı laiklik ya da dünyevi dünya düzeninden bahsediyorum. Ülkücülerin gerek mukaddes değerlerle kuşanmış bir hareket olması aynı zamanda Türk geleneğinin batıyla teması noktasında sekülerlik; agresif laiklikten çok daha fazla hem anadoluda hem de kemalizmden farklı olarak ülkücü camiada kabul gördü.

Şimdi laiklikle sekülerlik arasında batıda oluşan ciddi farkın, ülkücüler için ne ifade ettiğini sorgulayalım.

Laiklik , kıta avrupasında aşırı Katolik bağnaz aristokrasinin tüm dini ve siyasi hayatı düzenlemesine karşı, burjuva tarafından kiliseyi siyaset ve dünya dışına itmek için ürettiği bir o kadar agresif bir din dünya ayrımıdır ve kökleri Fransa, İspanya, İtalya gibi Katolik ülkelere dayanır. Rasyonalizmle ciddi bir bağı da vardır dolayısıyla kilise ne kadar agresifse din meselesinde, laik burjuva da dünya meselesinde oldukça agresiftir. Sekülerlikse, İngiltere Almanya gibi Protestan ağırlıklı yapının ılımlı süreçleriden geçerek gelmiştir. Dinle bir kavgası yoktur ya da onu ilga yani tasfiye etmek istemez. Sadece ona karşı saygılı ve mesafelidir ki bu saygı sekülerliğe inanan insanların gündelik hayatı din ve dünya olarak ikiye bölmesini istemez.

Peki Kemalizm ve Ülkücüler; laklik ve sekülerlikle nasıl bir ilişki içerisinde diye sorarsak karşımıza tıpkı Katolik -Protestan farkları gibi ciddi ayrımlar geliyor.

Kemalizm; Katoliklerin yaşadığı süreçle benzer biçimde, İslamla kavgalı olması hasebiyle agresif laikliği temsil ediyor ve dini kamunun ve kamuyla beraber mesai geçiren bireyin de dünya dışına atmasını emrediyor.

Ülkücülerse köklerinin Anadolu toprakları olması ve doktriner manada Türk İslam ülküsüne inanmaları sebebiyle İslamla kavgalı bir pozisyonda bulunmuyor; tıpkı Protestanların yaşadığı süreç gibi. Kamu ve tüzel tüm kurumları laik olarak görüyor ancak bireyi bu silsilenin dışında tutuyor. Yani ondan gündelik hayatı, din ve uhra olarak ikiye bölmesini istemiyor ya da buna karışmıyor.

Gelelim yazımızın başında ki ilim ve irfan ayrımında ki ince çizgiye. Siyaset sahnesinde ülkücü hareketin tüzel bir kimliği olan MHP, tarihi bir yol ayrımına gidiyor yetişen bu yeni nesille. Dinle kavgası olmayan ancak kurumların laikliğine inanmış, bireyinse mukaddesatçı olmasına ya da olmamasına karışmayan ancak bu hareketin tabanının ekseri inancını yaşayabileceği ve bunu partiye taşıyabileceği demokratik bir seküler hareket. Rasyonalizmden çok ampirizme dayanan yaşadığı tarihsel tecrübeleri ve Türk toplumunun her ihtilale karşı serbest fırkalara olan güvenini idrak edebilmiş, bu yüzden sivil topluma ağırlık veren bir hareket. Beklenen tarihi yol ayrımı işte tam burası.

Ülkücü Sekülerlik ; bireyin inancıyla kavgalı olmayan, ilim bilen ancak çağı da hem sivil dinamikleriyle hem de iktisadi burjuvazisini oluşturmasıyla yakalayabilecek, bunu medeniyetimizin irfanına söylettirebilecek, yani değirmen taşını değil yüzüğü görebilecek üçüncü nesil tarih ve siyaset bizleri bekliyor. Bizlerin tahsil ettiğimiz ilmi, irfanla buluşturabileceği günleri bekliyor…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Abdullah ALAGÖZ 2 yıl önce

Bazı tespitleri iyi yapmamız lazım.”irfan sahibi denilen nesil dönemini iyi irdelemek gerekir. En çok derginin çıktığı, romanın yayınlandığı, gazetesinin okunduğu bir süreçtir. Örneğin Hergün gazetesinin tirajı o günlerde 14 bindir. Bugün Ortadoğu gazetesinin tirajı 6 bindir. O dönemin kahramanlarını romanlardan, dergilerden, gazeteden hala okuyabiliyoruz.
Sancı romanını okuduğunuzda muazzam bir karakter görürsünüz. Eğer sadece irfan sahibi nitelemesi yapsak hem o dönemi anlayamayız hem de ülkücü hareketin hem varoluş hem de aydınlanma dönemi gerçeğini kavrayamayız. Dokuz ışık doktrini ondan sonraki hangi yönüyle liberalizme kapitalizme alternatif olarak güncelleyebildi ya da bu konularda denemeler yazıldı?
Max Weberin felsefi anlayışını adeta ifade eden Protestanlık zihniyeti ya da laisizmin ilk kıvılcımının oluştuğu Katolik inancını protesto ile şekillenen laiklik kavramlarını kendi medeniyetimizin temel dinamiklerine uygulamaya kalkarsak hem sağlıklı sonuçlara ulaşmayız hem de

Avatar
Abdülhamit Karaca 2 yıl önce

Her satırına bütün kalbimle imzamı koyabileceğim,büyük bir beyeni ve iştahla okuduğum , muhtevası ve anlatım biçimi açisindan bu mükemmel yazın için şükranlarımı sunuyorum.Rabbim razi olsun senden değerli Ülküdaşim Kutlu Kağan bey.Sevgi ve muhabbetle.TTK

Avatar
Alp Türker 2 yıl önce

Abdullah Alagöz'ün yorumuna katılıyorum sosyal olgular kendi tarihsel koşulları içerisinde değerlendirilmeli, ya da neşet ettiği sosyo ekonomik ve kültürel koşullardan bağımsız genellemeler yapılmamalı, Avrupanın geçirdiği sosyal süreçler ve nevi şahsına münhasır sosyal olgular esas alınarak ülkücü hareketin sosyolojik analizini yapmak bilimsel bir yaklaşım olmadığı gibi bizi doğru sonuca da götürmez , buna karşın ilmi derinliği ve entelektüel birikimi olmayan köşe yazılarına göre oldukça güzel bir yazı tebrikler...

Avatar
kani 2 yıl önce

bu yaziyi birde semih yalcina okutmali

Avatar
Sukuti 2 yıl önce

Kutlu Kağan Dalkılıç kardeşim başarılarının daim olmasını dilerim.Kardeşim mevzuyu çok kısa ve özünden biz Ademoğullarına anlatmışsın.Bizim halimiz budur.Biz Anadolununun ÖZÜYÜZ Vesselam.Herkesin okumasını tavsiye ederim ve başarılar dilerim.