Türklüğü sevmeyen Osmanlı Osmanlıyı sevmeyen TÜRK olamaz

HDP’li Selahattin Demirtaş’ın haddini bilmez sözleri sayesinde çözüm ortakları PKK’nın şehirleri kan gölüne çevireceği tehdidiyle yüzleşmek zorunda kalan Başbakan Davutoğlu’nun, ihanet sürecini yürütmekle Türkiye’yi nasıl büyük bir riske ve çıkmaza soktuklarının farkına varmasını beklerdik. Terör örgütünün gerçek yüzünü gösteren bu kanlı tehditler dahi Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu PKK masasından kaldıramadığına göre tam olarak teslim alındıkları ve geri dönüşü imkânsız bir yola mahkûm oldukları anlaşılmaktadır. PKK ile aynı masaya oturmakta ısrar eden AKP hükümeti, aynı kaderi paylaşmaktan kaçamayacaktır. Davutoğlu bugüne kadar tehdit ve şantajlarına boyun eğdiği terör örgütünün sözcülüğünü yapan Demirtaş’ı dökülecek kandan sorumlu tutmakla haksızlık etmektedir. Dökülecek her kandan Demirtaş’tan daha büyük sorumluluk çözüm safsatasının ortağı olarak bizzat Davutoğlu ve hükümetiyle birlikte Tayyip Erdoğan’ındır.

6-7 Ekim’deki isyan provasına ve tekrarlanacağı tehditlerine rağmen çözümde ısrar eden AKP hükümeti dökülecek kandan en az terör örgütü kadar sorumludur. Kamu güvenliğinin yanı sıra Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü tehdit eden terör örgütü devlete şart koşar hale geldiğine ve hatta devleti teslim aldığına göre, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık makamlarında oturanların ödemesi gereken siyasi bedeller muhakkak ki olacaktır.

Bir başbakanın ülkeyi kan gölüne çevireceğini söyleyen terör örgütü ile işbirliği yapması ve silahların gölgesindeki bir anlaşmaya rıza göstermesinin adı teslimiyettir. Masaya oturduğu terör örgütü niyetinin anayasal düzene uymak ve normalleşmek olmadığını açıkça beyan ettiği halde, o masadan kalkamayan başbakan Davutoğlu terörün esiridir ve gitmesinin vakti gelmiş demektir. Silahların bırakılması ve Türkiye’nin terk edilmesine ilişkin vaatlerle kamuoyunu oyalayan ancak hiç birisini tutmayan PKK’nın, AKP hükümeti uyurken daha büyük bir kalkışma için hazırlık içinde olduğu hususunda defalarca yaptığımız uyarılar ne yazık ki gerçekleşmektedir. AKP hükümetinin bugüne kadar terör örgütü PKK’ya yönelik tavizkar tutumu yüzünden şiddet dağlardan şehirlerimize ve sokaklarımıza kadar inmiştir. Amaçlarına ulaşmak için terörü kullananların bundan sonra vazgeçmek gibi bir niyete sahip olmadıkları her fırsatta savurdukları tehditlerden gayet net anlaşılmaktadır.

AKP hükümeti ise PKK’nın İmralı’daki elebaşı başta olmak üzere Kandil’deki silahlı ve Ankara ile Brüksel’deki siyasi kanatlarının ortasında pinpon topu gibi oynanmakta, adına çözüm süreci dedikleri ihanet projesinin uygulayıcılığını yapmaktadır. Kandil’den gelen tehditler ve HDP eş genel başkanı Demirtaş’ın “güvenlik paketini sokakta engelleriz” şantajı karşısında Başbakan Davutoğlu ve hükümeti zavallı bir teslimiyet içerisindedir. Huzur ve güvenliği AKP ve PKK’ya kalmış bir Türkiye’nin durumu gerçekten zor görünmektedir. Örgütçülerle kucak kucağa ülkenin bölünme sürecini yürüten AKP’nin bir taraftan da kamu güvenliğinden söz ediyor olmasının milletle alay etmek ve aldatmaktan başka bir anlamı yoktur.

Davutoğlu PKK’nın bütün organları ile görüşen kendisi değilmiş gibi, son dönemde her suçu üzerlerine atmayı alışkanlık haline getirdiği paralel yapıyla terör örgütünün ortak çalıştığı iddiasını ispatlamalıdır. Paralel ya da hangi isim altında olursa olsun terör örgütü ile işbirliği yapanların Türk milletine karşı işlediği suçların bir gün mutlaka hesabının sorulacağını AKP hükümeti gayet iyi bilmelidir. Çıkarılan koruma yasalarının hiç birisi bu ihanet sürecinin hesabının sorulmasını engellemeye yetmeyecektir. Davutoğlu iddia ettiği gibi paralel yapının terör örgütü ile ilişkisine ait belgeleri varsa derhal açıklamalı, bir taraftan da AKP hükümetinin ve bürokratlarının ilişkileri için hesaba çekileceği günlerin hazırlığına şimdiden başlamalıdır. Paralel yapı terör örgütü ile birlikte çalışıyor mu bilinmez ama AKP’nin işbirliği ve pazarlık içerisinde olduğu sabittir. Davutoğlu paralel yapının işbirliğini diline dolayacağına, AKP hükümetinin ülkeyi gayrı resmi ortağı PKK ile birlikte yönetmesini izah etmelidir.

Sokaklarda dökülecek her kandan Demirtaş’ı sorumlu tutarak milliyetçi oy avcılığı yapmaya çalışan Başbakan Davutoğlu ve partisinin terör örgütü ve uzantılarıyla kurdukları ters ilişki Türkiye’deki bölücülüğe hayat öpücüğü vermiştir. Arada bir yaptıkları danışıklı dövüşle Türk milletinin gazını almaya çalışsalar da, AKP’nin Türkiye’nin bir bölgesini PKK’ya teslim ettiği gerçeği gizlenecek gibi değildir.

2002 Kasımında AKP iktidara gelene kadar ağırlaştırılmış müebbet cezasını çeken bir mahkûm olan bebek katili ve bitme noktasına gelmiş örgütü, 12 sene içerisinde hükümetin aymazlığı ve teslimiyetçi politikaları sayesinde Türkiye’de paralel bir devlet gücüne kavuşmuştur. Türk devletinin tepesine yerleşmiş teslimiyetçi zihniyet, İmralı’daki bebek katili ile Kandil’deki çetesine boyun eğmiş vaziyettedir. Başbakan Davutoğlu bilmiyorsa biz hatırlatalım, yeni güvenlik yasaları çıkarmakla terör faaliyetleri önlenemez. Önemli olan siyasi iradenin terörle mücadeledeki kararlılığıdır. Elindeki silahını teslim etmemiş teröriste meşruiyet tanıyan, devlete muhatap yapan bir hükümetin hiçbir güvenlik yasasını uygulayabilme şansı yoktur. AKP hükümeti yasaları uygulayarak güvenliği sağlamak yerine, çareyi Kandil ve İmralı önünde diz çökerek yetkileri terör örgütüne devretmekte aramaktadır. Tek derdi yaklaşan seçimlerde koltuğu korumak olan AKP, terör faaliyetlerini Haziran’a kadar ertelemesi için PKK’ya el açmakta ve yalvarmaktadır. AKP kuzuyu kurda teslim ederek güvenliği sağlamak gibi akıllara zarar bir yolda Türkiye’yi kanlı bir felakete doğru sürüklemektedir.

Başbakan Davutoğlu Demirtaş’ın tehditleri karşısında “1 Ekim’de yaptığımız görüşmede kendisi böyle konuşmuyordu” diye yakınarak aralarındaki gizli görüşmelerin varlığını itiraf etmektedir. Bugüne kadar PKK ile yaptıkları görüşmeler ve verilen sözler hep kapalı kapılar ardında yapıldığı için kamuoyundan saklanan ihanet anlaşmaları Davutoğlu’nun Demirtaş’a yaptığı sitemlerle ortaya çıkmaktadır. Başbakan Davutoğlu PKK ile hangi konuları görüştüklerini ve yaptıkları gizli anlaşmaları açıklamak zorundadır. 2008 yılında Oslo’da uluslararası bir yabancı gücün gözetiminde aynı masaya oturdukları PKK’nın talepleri doğrultusunda Türkiye’de sayısız operasyon yapan AKP hükümeti, o günden bu yana defalarca yeniledikleri ihanet anlaşmalarının hiç birinin gizli kalmayacağından emin olmalıdır. Başka herhangi bir şekilde olmasa dahi, tavizlerle büyüttükleri PKK tarafından kullanılma ihtiyacı sona erdiğinde bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökeceklerine şüphe yoktur.

AKP kadroları, Davutoğlu ve Tayyip Erdoğan kendilerine ortak seçtikleri PKK’lı katillere güvenmekle, Türk milletine karşı işlenen ihanet suçuna ortak olmaktadır. AKP’nin PKK ile birlikte yürüttüğü çözüm süreci sayesinde, bu topraklarda hiçbir şekilde şiddet ve silah temelli hak arayışının olmayacağı ve hak arayışı iddiasının arkasına saklanarak kamu düzenini tahrip etmek gibi gizli amaçlar güden hiçbir faaliyetin kalmayacağı propagandası koca bir yalandır. Tüccar kafasıyla devlet yöneten bu zihniyetin basit alış verişlerle çözmeye çalıştığı bu meselenin bir hak arayışı değil, Türkiye’yi parçalamayı ve ayrı bir sözde Kürt devleti kurmayı amaçlayan yüzyıllık emperyalist bir proje olduğunu bazı kafalar idrak edememektedir. AKP hükümeti terörist faaliyetlerin istediği bütün tavizlere onay verse dahi, Türkiye’deki bölücü zihniyetin ve onların küresel efendilerinin iştahını kapatamaz. Türkiye’nin bir bölgesiyle Irak-Suriye-İran’daki üç parçayı birleştirerek sözde büyük Kürdistan’ı kurmaya çalışanların, yarın Türkiye’nin tamamında hak iddia edecekleri ve hatta Türksüz bir Türkiye için her yolu deneyecekleri iyi bilinmelidir.

AKP hükümetinin 12 yıllık iktidarı boyunca terör örgütünün talepleri doğrultusunda verdiği tavizlere rağmen Türkiye’de bölücülüğün azalmak yerine tarihinin en güçlü dönemini yaşadığı ortadadır. AKP hükümeti Mondros’ta teslim olmuş Osmanlı hükümeti gibi terör örgütü PKK karşısında her istenileni kabul etmektedir. İmralı adasını örgütünü yönettiği bir karargâha dönüştüren bebek katilinin önlerine koyduğu yol haritası, AKP hükümeti için anayasadan daha kıymetli hale gelmiştir. Yaklaşan seçimler öncesinde HDP’lilerin baş döndüren trafiği Kandil’e kadar genişlemiş, ihanet zirve yapmıştır. Haziran’daki seçimi atlatmak için muhtaç olduğu PKK’nın elinde bir oyuncağa dönüşen AKP hükümeti oynadığı büyük kumarda her geçen gün kontrolü daha da kaybetmektedir. Kamu düzenini sağlamaktan bile aciz AKP’nin kendisine muhtaç olduğunu bilen PKK seçimlere kadar koparabildiği her imtiyazı koparmaya devam ettiği müddetçe, AKP hükümetine bütün bu rezilliğin bedelini sandıkta ödemek kalacaktır.

Diğer taraftan Cumhuriyet tarihinde ilk defa devasa bir milli servet harcanarak yapılan Ak Saray üzerindeki tartışmalardan bunalan Tayyip Erdoğan’ın gündem değiştirmek amacıyla ortaya attığı Osmanlıca tartışmaları, belli çevrelerdeki Türklük alerjisini ortaya çıkarmıştır. Osmanlıca ve dolayısıyla Osmanlı tartışmaları tarihi gerçekler yerine ideolojik kalıplarla tartışıldığı için büyük Türk milletinin birbirinin devamı olan iki devleti etrafında kamplaşan farklı taraftar grupları ve çirkin sloganlar rahatsız edici boyuta ulaşmıştır. Yeşilinden kızılına her renkten gayrı milliler istedi diye, Milliyetçi Ülkücü Hareket ne ceddimize sövülmesine ne de bugünkü devlet nizamımıza düşmanlık besleyenlere müsaade etmeyecektir. Osmanlı bir Türk devletidir ve 600 yıl şerefle taşıdığı sancağın ve kültürel mirasın temsilcisi Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Osmanlıca ve Osmanlı tartışmaları suni bir gündem olmakla birlikte, AKP iktidarının Türk milletinin geçmişiyle geleceğini koparmaya, kutuplaştırmaya ve kavga ettirmeye dönük bir hamlesi olduğu ortadadır. Türk milliyetçileri aslında birbirinin devamı niteliğindeki Osmanlıcılık ve Türkçülük fikirlerindeki esas gayenin Türk devletini yaşatmak olarak özetlenebilecek bir kurtuluş reçetesi arayışı olduğunun idrakindedir. AKP hükümetinin bir taraftan Türkiye Cumhuriyetine ve Türk milletine alerji gösterirken diğer taraftan Osmanlıcı görüntü vermesi bir aldatmacadır. Hâlbuki Türklüğü sevmeyen bir Osmanlı ve Osmanlı’ya düşman bir Türk düşünülemez. Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti Türk milletinin mütemmim cüzleridir. Okullarda öğretilmesi düşünülen Osmanlıca ise ecdadın kullandığı edebi dilidir. Osmanlıcanın okullarda seçmeli bir ders olarak sunulması ve isteyen her gencimizin bu ecdat dilini öğrenmesinde hiç bir sakınca yoktur. Ancak meselenin Osmanlıcayı Arapça ve Farsça tarafından işgal edilmiş bütün imla ve grameriyle yeniden diriltmeye çalışmak, yani bir geriye dönüş olarak sunulması doğru değildir. Tıpkı Türkiye Cumhuriyetini yıkarak yeniden Osmanlı’yı kurmak fikrinin yanlışlığı gibi...

Yaşayan Türkçemizi, kültürümüzü ve devletimizi korumak, zenginleştirmek ve daima ileri götürmek fikri Milliyetçi Ülkücü Hareket’in temel düsturudur ve öyle kalmaya devam edecektir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.