Sayın Cumhurbaşkanı metal yorgunu

‘YENİ TÜRKİYE’DE BAKAN AZARLAMAK OLAĞAN GÖRÜLÜYOR’

Ekonomik kriz, olası bir erken seçim ve olası kabine revizyonu gündemiyle başlayalım isterseniz sohbete… Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ile karşı karşıya gelmesi nasıl sonuçlanır?

Durumun bakan azarlamaya kadar gitmesi, “yeni Türkiye” dedikleri Türkiye’de olağan görünen davranışlar ama hiç yakışmıyor. Bir bakan olarak kendisinin zor durumda olduğunu hissediyorum. Eksikleri de vardı ama bence uzmanlık kısmı öne geçip doğru tespitler yaptı. Çözüm üretebilmek için bir şekilde piyasayı anlamanız lazım. Her şeyi tek kişinin yapacağı bir dönemde değiliz. Bir koordinasyon gerekli. Riskleri çok iyi anlamak lazım. Bütün kötülükler dışarıdan geliyor gibi bir karşıtlık yaratmak yerine iyi çalışmanız ev ödevinizi iyi yapmanız lazım.

Metal yorgunluğu diye onca insanı görevden aldı ama en büyük metal yorgunluğu Sayın Cumhurbaşkanında. Bir günde o kadar çok televizyona çıkıp her yerde o kadar konuşuyor ki, kendisini son derece yorgun hissediyordur. Günlük programına bakın. Bir gücün sürekli kullanımı var, her şeyle ilgilenmek var, paket açıklamak, Külliye’de program yapmak… Ama bir de ısınan ekonomi var. Bunu da dış düşmanlara bağladılar. Eminim onlar da yatıp kalkıp bugün Türkiye’ye ne yapsak diye düşünüyorlardır(!)

‘TEK PARTİ İKTİDARI OLABİLİR AMA SİYASİ İSTİKRARSIZLIK VAR’

Ekonomi Bakanlığı tarafından yürütülen “proje bazlı teşvik sistemi” paketine göre siyasi iktidara yakınlığıyla bilinen 19 firmaya 23 proje için 135 milyar dolarlık bir teşvik kredisi verilecek. Bu paket ekonomideki yangını söndürebilir mi?

Ekonomi programlarında tutarlılık yok. Tek parti iktidarı olabilir ama siyasi istikrarsızlık var. Siyaseten bir programı alırsınız, uygularsınız ve onun sonucunu beklersiniz. Dış borç çevrimi ve üstüne cari açık, yaklaşık 220 milyar doları çevirmemiz gerekiyor. Türkiye’nin maliyetlerini aşağı çekebilmek için çok daha dikkatli olması gerekirken bu noktada sürekli birileri suçlanıyor. İçeriyi rahatlatmak için ne yapılıyor? Çeşitli teşvik paketleri açıklanıyor çünkü işsizlik çok önemli bir sorun. Memur Sen açıkladı, 1603 lira asgari ücret, 1800 lira açlık sınırı. İstihdam yaratmak gerekiyor. İstihdam teşviki, girişim sermayesi teşviki, KOSGEB teşviki açıklanıyor; geçen senenin büyümeye en büyük katkısı olan KGF (Kredi Garanti Fonu) teşvikleri açıklanıyor; teşvik paketi üstüne teşvik paketi açıklanıyor. En büyük sorunumuz, bunlar nasıl bir katma değer yarattı diye sormuyoruz.

Biz 135 milyar dolarlık bu yatırım paketinin kamuya maliyetini biliyor muyuz? Kim için, ne kadardan vazgeçeceğiz? Kime arazi desteği vereceğiz? Bu arazinin değerlemesiyle oluşacak miktar nedir? Ayrıca bu insanlar bu teşvikleri devredebilecekler, o imkân da var, ortak alabilecekler.

‘HÜKÜMETİN 2007’YE KADARKİ EKONOMİ POLİTİKASI KEMAL DERVİŞ’İN POLİTİKASIDIR’

Bizim kaynaklarımız kıt. Kıt kaynakların rasyonel kullanımı için, verdiğiniz teşviklerin tümüyle ne katma değer yarattınız ona bakacaksınız. Katma değer olmayınca 100 liralık malı ihraç edebilmek için neredeyse çoğu sektörde yüzde 85 birimlik ithalat yapıyoruz, o 15 birim benim borçlarımı, içeriye dönük rezervlerimi oluşturmaya yetmiyor. Benim Merkez Bankası rezervlerim borç, büyük ölçüde. Onları reele çevirmek için bir Çin, Singapur gibi düşünüyorsanız o zaman benim ihraç ettiğim ürünün katma değeri yüksek olmalı.

İktidarın 2007’ye kadar uyguladığı ekonomi politikasının aslında kendi politikası olmadığını, Kemal Derviş politikası olduğunu görüyoruz. Bugün ise para ve maliye politikaları uyumsuz. Hükümetin para politikalarıyla sıkışıyoruz. Faiz her kötülüğün anasıdır şeklinde bir anlayışla devam ediyoruz. Maliye politikasında ise vergi affı, vergi indirimi, teşvikler, harcamalar, ihaleler, “Geçtin öde, geçmedin yine öde, olmadı, müteahhidin borucunu öde” formülüyle gidilen vatandaşa hiçbir faydası olmayacak mega projeler var. Bütçe birliği bozuldu. Bütçenin içinde Varlık Fonu’nu düşünün diğer yandan bu verdiğiniz garantilerden ne kadarının döneceğini bilmediğiniz bir bütçelendirme şeffaf görebilme imkânını ortadan kaldırdı.


 
‘EKONOMİ, ÖNGÖRÜLEBİLİR, SÜRDÜRÜLEBİLİR OLMALIDIR’

Sadece köprülerin değil ulaşamadığımız hastanelerin de Hazine garantisiyle bedelini öder olduk. Dünya çapında yapılan gelir ve servet dağılımı eşitsizliği araştırmasına göre 2002 yılında Türkiye  nüfusunun yüzde 1’i Türkiye’deki bütün servetin yüzde 39’una sahip. 2014 yılında ise yine nüfusun yüzde 1’i toplam servetin yüzde 54’üne sahip olmuş. Kalan nüfusun elindeki imkânın daha da daraltıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Eğitimde fırsat eşitliği ortadan kalkmış, bu sene yerleştirme nasıl olacak kimse bilmiyor.

Sayıştay denetimlerinin kalktığı bir yerde ekonomiyi doğru okumanız mümkün değil. Bu bir siyasi politika olarak görülebilir ama iktidarda olan kişiyi doğru tedbirleri almaktan da uzaklaştırır. Bugün için TÜİK verilerine güvenen kalmadı. Zaten yatırım yapılabilir seviyenin altındayken reyting kuruluşu bizim seviyemizi bir kez daha indirdi ve ilk kez geri ödeme sorunu olabilir diye bir manşet attı. Diyebilirsiniz ki bunlar siyasi. Evet vardır siyasi bakış açıları. Biz dış finansmana ihtiyaç duyan, borçla büyüyen bir ülkeyiz. Hal böyle olunca kısa vade ve yüksek faizle ve sıcak parayla finanse etmeye çalışıyor Türkiye.

Hedefe kilitlenen, anlaşılır politikalara ihtiyacımız var. Sanayi 4.0’a uygun bir sanayi dönüşümü ve buna uygun ekonomi politikalarının destekleniyor olması lazım. Ekonomideki en önemli şey öngörülebilir olmaktır, politikaların sürdürülebilir olmasıdır ve katma değer yaratmaktır. Bunlar yapılmadan sermayedarlarımıza “bunların bilet paralarını verip göndermek lazım” demek, söylenmemesi gereken bir sözdür.


.

‘TEK PARTİ İKTİDARI AMA BAKANLIKLAR KOALİSYONU’

Bütün bu teşvik paketleri, vergi indirimleri aynı zamanda seçim yatırımı değil mi?

Bir de ekonomi politikalarının olmadığının göstergesi. Şu anda bir ekonomi politikası var mı? Bir tek Merkez Bankası’na bağlamış, faiz düşmezse ekonomi düzelmez deniyor. Faiz sonuçtur. Şu anda geldiğimiz noktada kur artıyor, faiz artıyor, cari açık artıyor, iç tüketimle büyüyoruz. Yatırım ise daha çok inşaat kaynaklı. Sanıyorum tek parti iktidarı ama bakanlıklar koalisyonu. Her bakanlık kendi işini kendi teşvikini çıkarıyor. Günün sonunda inşallah buluşup biz ne yapıyoruz diye soruyorlardır Maliye Bakanı’na.

Düşünebiliyor musunuz, elektrik faturası nedeniyle sulama suyunu almakta bile zorlanan köylüye ‘hayır, suyu özel şirkete vereceğiz’ diyorsunuz. Biz su fakiri bir ülkeyiz ve suyu özel kişilere devrediyoruz. Şeker fabrikaları 5 yıl sonra ne olacak? Şeker fabrikalarının ardından kömür madenleri de özelleştirilecek. Nükleer santral deniyor ve bu kadar yüksek maliyetli bir enerjinin sanayiye katkısı ne olacak? Sürdürülebilir, kaliteli enerjiye ihtiyacımız var. Büyükşehir Yasası ile artık köy kalmadı. Köylerde emlak vergisi ödeme yükümlülüğü getiren taşınmaz sahiplerinin ödemeleri 2021 yılına kadar ertelendi. Peki sonra ne olacak? Meralar ne olacak? Hepsi ötelenmiş sorunlar ve geldiğimiz noktada bir karmaşa yaşıyoruz.

Teşvik paketiyle ilgili açıklamanızda teşvik desteğinden yararlanacak 23 proje hangi kriterlere göre belirlenmiştir diye sordunuz. Şeker fabrikalarını alanlar, HES sahipleri, bu teşvikleri alacaklar hep aynı firmalar.

Hangi objektif kriterlere göre bu işi bir tek bu firmalar yapabiliyor? Hadi onlar yapabiliyor diyelim, bu insanlara başlangıçta vermeyi taahhüt ettiğiniz desteklerle ilgili bütçede bir kaynak tahsisi öngörülmüş müdür? En önemlisi fayda ve maliyet analizine ilişkin bir rapor yok. Hangi sektörlerde, hangi koşullarda, firmalar yeniden, nasıl seçilecek? Bunların hiçbiri belli değil. Kamuoyunun vicdanında soru işareti yaratacak bir boşluğun olmaması gerekir. Bu teşvikle istihdam şu kadar arttırılacak diye yazıyorlar. E 135 milyar dolar…34 bin kişi doğrudan istihdam edilecek, 134 bin de dolaylı, deniyor. Yaklaşık 3.8 milyon TL’lik yatırımda bir kişiyi finanse ediyorsunuz.

Anlattığınız bir ekonomik enkaz. Peki iktidar hedefi olan bir partinin yöneticisi olarak böyle bir enkazı devralmaya korkmuyor musunuz?

Artık politika üretme kabiliyetinin yitirilmiş olması sebebiyle ülkenin yeni bir iktidara ihtiyacı var. Çok daha zor dönemlerden çıktık ama dünyayla bu kadar kavgalı olduğumuz, rejimi tartıştığımız bir dönem olmamıştı. İYİ Parti olarak Türkiye’yi bu durumdan çıkarmak ama en başta tekrar anayasal sistemi millete teslim etmek ve yargısıyla, kuvvetler ayrılığıyla, fırsat eşitliğiyle vatandaşı kucaklamak için çıktık yola. Sıkışmış bir toplumumuz var. Batı’da CHP-AKP; Orta Anadolu’da CHP-AKP-MHP; Doğu’da, Güneydoğu’da HDP ile AKP arasına sıkışmış umutsuzlaşmış kesimin tümünü kucakladığını söyleyen bir merkez parti İYİ Parti.


 
‘İTTİFAK TARTIŞMALARI GÜNDEMİ ORTADAN KALDIRDI’

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Saadet Partisi (SP) ve Demokrat Parti (DP) ile ittifak yapmak istediğini söyledi. Peki CHP, HDP? İYİ Parti kimlerle ittifak yapacak?

Bu soru belki de yanlış soruluyor. İttifak yaptık dediler, akşamında hep birlikte kim kiminle ittifak yapmalıyı tartışmaya başladık. Şu soruyu sormalıyız: neden ittifak yaptılar? İki partinin de ilan ettikleri tarihte bir seçim mi vardı, erken seçim mi düşünüyorlardı? Yoksa nihai hedef olarak iki partili kutuplaşmış bir sistemde iktidar partisinin 50+1’i tutturamaması ve artık var olma gerekçesini yitirmiş küçük ortağının iktidar partisinin çıkarlarında barajı geçerek parlamentoda yer almak ve elinde kalan birkaç oyu tutma mücadelesi miydi bu? Aslında toplamı buydu.

İttifak tartışmaları aynı zamanda gündemi de ortadan kaldırdı. Sıkışan ve ısınan bir ekonomi var, dış politikada Afrin’de bir noktaya gelinmiş ama artık onun bir malzeme olması ortadan kalkmış.

“Cumhur İttifakı” bir toplum mühendisliğinin ürünü mü?

Aynen öyle. Birinin 50+1 alamama, diğerinin de barajı aşamama sıkıntısını birleştiriyoruz ama aynı zamanda gündem yaratıyoruz. İYİ Parti açısından bakıldığı zaman biz zaten kendi adayımızla yola çıktık. Biz diyoruz ki, Türkiye’ye has denilen bu cumhurbaşkanlığı sistemi aslında otokratik bir rejim. Amaç totaliter bir rejime gitmek, tek insan rejimine gitmek. Evet bir parlamento olacak ama işlevsiz bir parlamento olacak. Bütün yetkileri saraya taşıyacağız. Demokrasinin temeli olan kuvvetler ayrılığı dediğimiz sistem ortadan kalkacak. Fakat halkımız bu noktada şöyle bir duygu içinde, görüyor ama konuşamıyor; konuştuğu zaman hapse atılıp unutulabiliyor. En ufak eleştiride cumhurbaşkanına hakaretten hakkında büyük davalar açılıyor. Eleştirme, konuşma hakkı elinden alınmış bir toplumdan bahsediyoruz şu anda.

‘YENİ BİR EKMELEDDİN İHSANOĞLU VAKASI İSTENMİYOR’

İYİ Parti olarak bizim bir çıkışımız var, hedefimiz zaten cumhurbaşkanlığını alıp bu sistemi ilk önce anayasadan başlayarak değiştirmek, Saraydan millete dönmek ve kuvvetler ayrılığını yeniden tesis etmek. Biz milletle, milletin değerleriyle ittifak yapabiliriz. Sayın Kılıçdaroğlu da geldi bizimle konuştu. Seçim güvenliği, sandıkların korunması konusunda hep birlikte çalışacağız. Ancak demokratik ortamın en güzel yanı, her partinin, seçmenine hitap edecek kendi cumhurbaşkanı adayını göstermesidir. Demokratik ortamda daha fazla katılımı sağlayabileceğimiz bir sistem oluşturmamız lazım. Tabana baktığınız zaman sanıyorum bütün araştırma şirketleri de farkında, yeni bir Ekmeleddin İhsanoğlu vakası istenmiyor. Bizim de zaten öyle bir hedefimiz yok. İYİ Parti, farklı değerleri temsil eden, sağdan sola çözüm için bütün renkleri toplayan bir merkez partidir. CHP’nin kendi ilkeleri var. SP’nin, DP’nin öyle. Bu toplumda herkesin karşılığını bulduğu bir grup var ve insanların fikirlerine değer verilmeli.

‘ERDOĞAN, ‘BEN VE KARŞITIM’ KATEGORİSİ YARATIYOR’

Saadet Partisi de bizim gibi 100 bin imza arayarak çıkacaktır. Önemli olan, ilk turda halkın karşısına, siyasi partilerin kendi tabanının kendi içinde bulabileceği bir adayla çıkması. Bu seçmene saygıdır ama ikinci turda zaten iki aday kalacak. Orada kendiliğinden bir ittifak oluşacaktır zaten. O noktada bir sıkıntı olacağını sanmıyorum. Genel Başkanımız Sayın Akşener hiçbir siyasetçinin yapmayacağı bir açıklamayı da yaptı, eğer ikinci tura CHP’nin adayı kalırsa biz İYİ Parti olarak onları destekleyeceğiz dedi. Bugünden son derece şeffaf bir duruşun tanımlamasıdır bu. Ülkenin yüzde 50’sinden fazlası bu rejimin değişmesini istemiyor. Biz neler gördük ama o darbelerin hiçbirinde sistem, rejim tartışmasına girmedik. Türkiye’de ilk kez rejim değişiyor ve söylemlerinde de “Eski Türkiye-Yeni Türkiye” diyerek bu ayrımı rejim üzerinden kuruyorlar. Sayın Erdoğan, kutuplaştırarak kategorize ediyor. “Ben” ve “karşıtım”. Bu kolay bir politika.

Partinizin yaptırdığı anketlerden yola çıkarak bugüne kadar AK Parti’ye oy vermiş ama gelinen noktada siyasi iktidara tepkili muhafazakâr, Kürt seçmenden oy bekliyorsunuz, değil mi?

Güneydoğu, Doğu illerimizde insanların bir ilgisi var ve çıkış yolu arıyorlar. Kendilerine dokunulmasından, hatırlarının sorulmasından memnunlar. Belki de biz 16 yıl öncesini unuttuk. 2002’de merkez sağ partiler vardı ve Güneydoğu’dan, Doğu’dan da milletvekilleri vardı. Bu insanlar kaybolmadılar. Biz kucaklayan, yeni bir partiyiz. Her kesimden İYİ Parti’ye geliş olacaktı ve aslında gelen seçmen merkez sağ seçmen. Bununla ilgili HDP’nin de bir sorunu olacağını zannetmiyorum çünkü gördüğümüz kadarıyla araştırmalardan HDP’nin bir baraj sorunu görünmüyor zaten. Merkez partiyi, Türkiye’nin tümünü ayrıştırmadan kucaklayan, herkesin kendi yerini bulabileceği ve ifade edebileceği bir parti olarak tanımlamak lazım. Biz rekabetle değil hizmette ve Türkiye’ye bakış açısında koyduğumuz programlarla umut olmak istiyoruz.

’18 YAŞ ALTI ÇOCUKTUR’

Yeni Türkiye kadınlara ne vaat ediyor? Cinsel istismar yasa tasarısı bu hafta komisyonda görüşülecek.

Nüfusun yüzde 49.8’iyiz. 1926 yılından beri ilkokulun mecbur olduğu bu ülkede ne yazık ki 2 milyondan fazla kadın yani nüfusun yüzde 5.5’i okuma yazma bilmiyor. İstihdam ve eğitim politikalarında giderek geriye düştüğümüz, 4+4+4 sistemiyle okullaşma oranının özellikle kız çocukları için düşürüldüğü bu ortamda, eline verilenle yetinmeye çalışması istenen, evinde oturup hasta baktığı için para ödenen, bu şekilde çalıştığı varsayılan kadına destek politikasından bahsediliyor.

Özellikle son 10 yılda artık kadının isyan sesi duyulmaya başladı. Toplumda silah edinme artıyor, kadına şiddet artıyor, kadınlar sokakta cinayete kurban gidiyor. Çocuklara tacizin, tecavüzün, ensestin binde birini biliyoruz belki de. En büyük sorunumuz buyken çocuklarımızın, kadınlarımızın geleceğini düşünürken bu yasa tasarıyla karşı karşıya geldik.

Bir kanunun tüm maddeleri, hepsi birden yanlış olamaz. Verilecek cezaların arttırılması için böyle bir kanunun getirilmesi olumludur. Ancak anlaşılır gibi değil. Yargılamada bir zihniyet değişikliği yapılmasını, belki ihtisas mahkemeleri kurulmasını, çocukların aileyle birlikte eğitilmesi gibi önleyici tedbirler dikkate alması gereken bir yasa tasarısı olması gerekirken karşımıza bir 12 yaş ve medya yasağı çıktı. Medeni Kanunumuza göre, Birleşmiş Milletler sözleşmelerine göre 18 yaş altı çocuktur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.