MHP'li Kaya:Cumhurbaşkanı kendisini Türk tarihine ait hisseden biri olmalı

MHP Genel Başkan Yardımcısı Atilla Kaya yaptığı yazılı basın açıklamasında;

 

Aday ve seçmen açısından, cumhurbaşkanlığı seçimindeki manevi sorumluluğun sınırları nelerdir ve “Tarih Önünde Olmak” ne demektir?

Ülkemizin kaderini doğrudan etkiyecek olan cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin son on gününe girildiği şu anda, dile getireceğim konulara dikkat çekmenin -bir milletvekili ve bir parti yöneticisi olmanın ötesinde- ‘Türk Devleti’nin bir vatandaşı ve ‘Türk Milleti’nin bir ferdi olmanın sorumluluğu gereği olduğuna inanıyorum:

Anayasamızın 81. Maddesinin düzenlediği milletvekili andı ile 103. Maddede düzenlenmiş olan cumhurbaşkanlığı andı metinlerine bakıldığında; aralarında iki temel fark olduğu görülür. Bunlardan ilki, milletvekili yemininde bulunmayan “Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma” ifadelerinin Cumhurbaşkanlığı andında yer alması, diğeri ise milletvekili andı “büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim” sözleriyle biterken, Cumhurbaşkanı andının “Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim” sözleriyle son bulmasıdır.

Demek ki, Anayasamızın Cumhurbaşkanı olacak kişide aradığı temel nitelikler –ve Cumhurbaşkanı açısından bakıldığında da temel görevleri;

Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak ve yüceltmek,

Üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getirmek,

Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda olduğunun şuuruyla davranmaktır.

Anayasa’nın Cumhurbaşkanı olacak kişide bu özellikleri aramaya hakkı vardır. Zira Anayasamızın 104. Maddesi’ne göre: “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder”.

Şimdi sırasıyla istenen şartların anlamları üzerinde durmak gerek:

1. Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak ve yüceltmek, ifadesi; hem bidayetten hale değin “Türk Devleti”nin kavramsal ve tarihsel bütünlüğüne hem de cumhuriyet yönetim tarzıyla yaşamakta oluşuna, haliyle cumhuriyetin kazanımlarına, işaret etmektedir. Açıktır ki; bu durumda, “Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak ve yüceltmek” ifadesini Anayasamızın ilk üç maddesi ile birlikte düşünmek gerekir. “Devletin şan ve şerefini korumak ve yüceltmek” ölçütünü bize en iyi verecek olan şey ise –AKP zihniyetinin en uzak olduğu- “Türk Devlet Geleneği”dir. ‘Türk Devlet Geleneği’ni yapan da yaşatan da ‘Türk Tarihi’dir.

2. Üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getirmek, ifadesi de aslında ‘Devlet Geleneği’ ile ilgilidir ve doğrudan ‘Adalet’ kavramına işaret etmektedir. Zamanındaki diğer kültürlerden farklı olarak, ‘Adalet’, Türk hükümdarının halkına bir lütfu değil, ona karşı yerine getirmesi zorunlu görevidir. Türk Devlet Felsefesi içerisinde, devletin amacı da hükümdarın erdemi ve görevi de adalettir. Bunu yerine getiremeyen kudretli kağanların “kuta sahip olamadıkları” gerekçesiyle yönetimden uzaklaştırıldıklarının örnekleri Tarihimizde çoktur. Hırsızlıkla, yolsuzlukla, yargıya müdahale ve adaletsizlikle, kendinden olmayana reva gördüğü zulümlerle anılan AKP zihniyetinin bu kavrama uzaklığı da açıktır.

Bilinmelidir ki; insan topluluklarının bir devletin tabiiyetinde yaşamayı seçmelerindeki etkili amillerden birisi de böylelikle haklarını güvenceye aldıklarına inanmalarıdır. ‘Adalet’ devletin zemini ve amacı olduğu gibi, devlet işlerini yürütmekle görevli olanların millete karşı en öncelikli sorumluluğudur da. Adalet temeline sahip olmayan bir devletin halkı nezdindeki meşruiyetini devam ettirebilmesi mümkün değildir. Adalet sadece Türk kültüründe ya da İslam’da değil, tüm din ve kültürlerde insanlığın en yüce değeri olarak görülmüştür. Nitekim; Selçuklu’nun Nizamülmülk’ü ile Osmanlı’nın Koçi Bey’i “Devlet küfr ile çökmez ama zulm ile çöker” derken de, Avgustinus, “Adalet ortadan kaldırılırsa; ‘krallık’lar, ‘büyük haydutluk’lardan başka nedir ki?” sorusunu sorarken de aynı evrensel gerçeğe işaret etmek istemişlerdir.

Adında ‘Adalet’ olan partinin devr-i iktidarında adalete olan güven o derece azalmıştır ki, bu konuda artık örnek vermeye bile gerek yoktur. Bu durumun baş sorumlusunu cumhurbaşkanlığı makamına taşıyacak her katkı açıkça adaletsizliğe –yani zulme- rıza göstermek olur. Zulme rıza ise zulümdür.

3. Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda olduğunun şuuruyla davranmak: İlk iki maddedeki ‘Tarih’ vurgusu aslında “Tarih huzurunda” olmanın önemine işaret etmekteydi.

Kültür içinde yaşayabilen ‘insan’ tarih verisi bir canlıdır. Tek insanın ‘Tarih’i olmaz; ‘Geçmiş’i olur. İnsan için tarihe katılmanın yegâne yolu bir millete mensubiyettir. ‘Millet’ de Tarih verisidir. Tarihten bağımsız olmak şartıyla ‘Millet’ kavramının içeriğini doldurmak mümkün değildir. Tarihsel oluşumları ‘Tarih Bilinci’ olmadan kavramak da mümkün değildir. Dolayısıyla, ‘Millet Bilinci’ne de ‘Devlet Bilinci’ne de sahip olabilmenin ön koşulu ‘Tarih Bilinci’ne sahip olabilmektir.

Biz Türkler, din ve kültür çevresi değiştirme gibi –kimliğimizi de belirleyen- bütün önemli değişimleri devlet eliyle yaşamış bir milletiz. Bizim için ‘Tarih’, ‘Devlet’ ve ‘Millet’ iç içe girmiştir. “Tarih huzurunda olmak”, bir ‘Tarih’e, bir ‘Devlet’e ve bir ‘Millet’e mensubiyetin şuurunda olmak demektir. En güzel örneğini Orkun Bengitaşlarında gördüğümüz bu anlayışa –geldikleri gelenek ve sonradan aldıkları etkiler itibariyle- en uzak olanlar AKP zihniyetini temsil edenlerdir. Cumhurbaşkanı olacak kişiden “Tarih huzurunda” olduğunu bilmesini isteyen Cumhurbaşkanlığı andındaki ifade, cumhurbaşkanlığı makamını ‘Tarih’siz, ‘Devlet’siz ve ‘Millet’sizlere kapatan bir ifadedir. Kendilerini “Türk Tarihi”ne ait hissetmeyenler nasıl Türk Tarihi’nin huzurunda bulunabileceklerdir?!

Seçmen açısından da cumhurbaşkanlığı seçimindeki manevi sorumluluğun sınırı şu olmalıdır: Cumhurbaşkanı “tarih önünde bulunmanın” şuuruyla hareketle mükellefse, onu seçecek olan seçmen de böylesi bir göreve getireceği kişiyi aynı şuurla seçmelidir.

Türk devletinin cumhurbaşkanlığı makamı; milleti etnik köken ve mezhep bakımlarından onlarca parçaya ayırıp kendine uzak gördüklerini aşağılayan, “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” diyebilen, mahkemeyi kendi mülkü bilen, özetle, kendisini “Türk Tarihi”ne ait hissetmeyen birisine emanet edilmemelidir.

Cumhurbaşkanı adayı Tayyip Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığı için ölçüt kabul ettiğimiz kavram ve değerlere yabancılığı; bunlardan farklı bir niyet taşıması kadar, bunları kavrayacak entelektüel kapasiteden mahrum oluşu ile de ilgilidir.

Cumhurbaşkanı seçmek için aradığımız şartlar olan ‘Tarih’, ‘Devlet’, ve ‘Millet’ bilinçlerine sahip bulunmak, ‘Adalet’ ilkesini hayata geçirmek azim ve kapasitesine sahip olmak gibi entelektüel yeteneklerinin gelişmişliği de adaylar içerisinde sadece Ekmelettin İhsanoğlu’yu öne çıkartmaktadır.

Bu itibarla; anayasa hükmü gereği- eylemlerinde “Türk tarihi huzurunda” olduğunun şuurunu gösterecek bir cumhurbaşkanı seçilecekse, bu kişi kendisini “Türk Tarihi”ne ait hisseden tek aday olan Ekmeleddin İhsanoğlu olmalıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.