MHP Disiplin Kurulu Yusuf Halaçoğlu'nu Bahçeli'ye Rağmen İhraç Etti!

GAZETE2023- MHP Disiplin kuruluna gönderdiği savunmayı sosyal medya hesabından paylaşan Yusuf halaçoğlu "İhraç edilmek üzere MHP disiplin kurulunca savunmam istendi. Disiplin kuruluna verdiğim savunmamı sizlerle paylaşıyorum. Pek çok kişiye de cevap olacaktır. İhraç sonrası mahkemeye de başvurmadığımı belirteyim." ifadelerini kullandı.

Halaçoğlu'nun savunmasında Devlet Bahçeli'nin MHP Grup toplantıları ve MHP Mitinglerinde yaptığı konuşmaları delil olarak göstererek partisinin politika ve ilkeleriyle ters düşen hiçbir eylemde bulunmadığını belirtmesi dikkat çekti.

Halaçoğlu'nun Bahçeli'nin Başkanlık ve Partili Cumhurbaşkanlığı sistemleri aleyhine söylemlerini hatırlattığı savunması "MHP Disiplin kurulu Halaçoğlu'nu Bahçeli'ye rağmen ihraç etmiş" yorumlarına sebep oldu.

İşte Halaçoğlu'nun tarihi savunması:

MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ
MERKEZ DİSİPLİN KURULU BAŞKANLIĞI’NA,

İlgi : 20.02.2017 tarih ve 2017108-104 Sayılı yazınız.

İlgi yazınız ile parti üyeliğinden kesin çıkarma cezası uygulanması ile ilgili olarak Milliyetçi Hareket Partisi Merkez Disiplin Kuruluna tedbirli olarak sevk edilmiş bulunmaktayım. 
Hakkımda yapılan suçlamalara karşı yazılı savunmam aşağıdadır.
2011 Genel seçimlerinde, ardından 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde Kayseri’den Milliyetçi Hareket Partisi milletvekili olarak TBMM’ne seçildim. Milletvekili olduğum günden beri, gerek partime hizmette ve gerekse partimin savunduğu fikirleri sonuna kadar desteklemekte kimse şüphe duymamıştır. Nitekim 1 Ekim 2013 tarihinde MHP grup başkanvekili oldum ve 12 Temmuz 2015 tarihine kadar Mecliste Genel Başkanımızı ve Partimizi temsile çalıştım. 18 Kasım 2015’te ise Genel Başkanımız tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na aday gösterildim. Ayrıca TBMM’nin çeşitli komisyonlarında yurtiçinde ve yurtdışında partimi başarıyla temsil ettim. Bu zaman zarfında en küçük şekilde partimin siyasi çizgisinden de ayrılmadım.
Ancak, yukarıdaki ilgi yazınızda, parti tüzüğümüzün 11. Maddesini ihlal ettiğim iddia edilmektedir. Parti Tüzüğümüzün 11. Maddesi, a, b, c, d ve e fıkralarından oluşmaktadır ve bunlardan hiçbirine aykırı bir davranışım olmamıştır. Nitekim partimiz içerisinde sevgi, saygı ve ahlak kurallarını zedeleyecek hiçbir davranışım yoktur. Yine aynı fıkrada belirtilen partinin dayandığı fikir ve idealleri paylaşma ve birlik ve beraberliğe zarar verme gibi bir davranışta da bulunmuşluğum yoktur. Şayet Anayasa değişikliği ile ilgili olarak benim hayır demem bu anlamda değerlendiriliyorsa, bilindiği üzere Anayasa oylamalarında grup kararı alınamamakta ve milletvekilleri özgür iradeleriyle ve gizli oyla tercihte bulunmaktadırlar. Dolayısıyla parti kurulları tarafından bu konuda karar alınması mümkün değildir. Kaldı ki Milliyetçi Hareket Partisinin gerek 7 Haziran ve gerekse 1 Kasım 2015 seçimlerinde seçim beyannamesinde yerel yönetimler ve parlamenter sistem savunularak seçime girilmiştir. Nitekim 1 Kasım 2015 seçim beyannamemizin 72. sahifesinde, “Türkiye’nin idari yapısının değiştirilerek yerel yönetimlerin mahalli parlamento olarak çalışacağı özerk bölgeler sisteminin hayata geçirilmesine, zemin hazırlayacak Anayasa değişikliği yahut yeni bir anayasa yapılmasını hiçbir şekilde tartışma konusu yapmayacak ve karşı duracaktır” denilmekte ve yine aynı sahifenin devamında, “”Türkiye Cumhuriyetinin üniter milli devlet yapısını esas alan parlamenter sistemi, demokratik siyasi sistemin sürdürülebilmesi bakımından gerekli görüyor ve Türk Milleti’ne en uygun yönetim şekli olarak değerlendiriyoruz. Sistemin işleyişinden kaynaklanan sorunların yine parlamenter sistem içinde çözülmesini mümkün görüyoruz. Bu sebeple iktidarın kişiselleşmesi suretiyle temel hak ve özgürlükler bakımından tehlikeli bir otoriterleşmenin önünü açabilecek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuruluş esaslarından kopararak devleti ve milleti farklı ve idari yapılanmalara götürebilecek altyapı oluşturmayı hedef alan, başta Başkanlık olmak üzere yarı başkanlık ve benzeri sistemleri uygun bulmuyoruz” denilmektedir.
Yukarıda seçim beyannamesinde yer aldığı gibi, 17 Kasım 2015’teki Grup toplantımızda Sayın Genel Başkanımız : “1 Kasımdan sonra yeni anayasa ve başkanlık sisteminin gündemin zirvesine oturması boşuna değildir. HDP’nin başkanlık sistemi dahil tüm modeller tartışılabilir demesi tesadüfi görülmemelidir. Ve pazarlıklar kızışmaktadır. AKP’nin başkanlık sistemini kapsayan yeni anayasa hazırlığı içinde olduğu, al ver sürecinin devreye alındığı anlaşılmaktadır. Demem odur ki oyun içinde oyun vardır. TÜRK MİLLETİ 1 KASIM’DA SANDIKTAN BAŞKANLIK VEYA YENİ ANAYASA MESAJI VERMEDİĞİ HALDE, böyleymiş gibi propaganda yapan AKP’nin amacı karanlıktır. Seçimin hemen ardından Türk tipi başkanlık modelinin dillendirilmesi, Meksika modelinin hatırlatılması, ne idiğü belirsiz Cumhurbaşkanı sözcüsünün üstüne vazifeymiş gibi referandumdan bahsetmesi milli iradenin saptırılması, Erdoğan’ın parlatılma teşebbüsüdür. ‘Yeni anayasa yapmak zorundayız. Bu araba ile Türkiye yoluna devam edemez’ diyen defolu siyasi yüzler, sarayın gözüne girmek için insanüstü gayret sergilemektedir. Başkanlık sistemiyle Türkiye’nin sağ ve sol cenahtan oluşan iki partili siyasi sisteme kayacağını söyleyen demokrasi ve milliyetçilik düşmanlarının eline de koz geçmiştir. Bunlar iki partiyi çoktan telaffuz etmeye başlamışlardır. Yani MHP’ye idam fermanı yazanlar, MHP’yi tasfiye etme, siyasi kaynağını kurutma amacı güdenler toparlanmış, sarayın etrafında öbek öbek toplanmışlardır” demek suretiyle, Başkanlık veya yarı başkanlık ve diğer yönetim şekilleri konusunda MHP’nin fikri esaslarını ortaya koymuştur.
Yine Genel Başkanımızın 8 Aralık 2015 tarihli Grup toplantısında söylediği, “Demem odur ki, ülkemiz bu kadar ağır sorunlarla boğuşurken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık sevdası fırsatçılık ve ganimet avcılığıdır. Türkiye sıcak savaş sınırında gezinirken Erdoğan’ın makam tutkusu hakikaten de samimiyetsizlik ve sorumsuzluk örneğidir. Türkiye’nin yeni sisteme değil düzgün, kapsayıcı, adil, dürüst, namuslu ve milli yönetime ihtiyacı olduğunu kimse inkâr edemeyecektir. Gördüğümüz kadarıyla Erdoğan’ın başkanlık talebi tedavisi olmayacak kadar kronikleşmiştir... Mesele Türkiye’yi değil, Erdoğan’ın ikbal ve geleceğini güvenceye almaktır. Mesele sistemin reforma tabi tutulması değil, Erdoğan’ın kişisel gayesinin tatmin ve doyurulmasıdır.... Türkiye’nin ana gündemi kesinlikle başkanlık değildir.... Erdoğan Başbakanken de, Cumhurbaşkanıyken de çift başlılıktan muzdariptir. Çünkü tek adam, tek bilen, tek karar veren olmak için yanıp tutuşmaktadır. Sözünün üstüne söz koyulmasına sinirlenmekte, kim olursa olsun şuurunu kaybetmiş halde saldırmaktadır... Geçmişte başkanlık sistemini özenti ve emperyalizmin bir dayatması gören Erdoğan, bugün tüm gücüyle başkanlık demektedir. Bu yaman ve örtülmez çelişkinin Türkiye’de re’sen egemenlik ve fiilen hanedanlık kurması bozuk bir fıtratın, bozguna uğramış demokrasinin eseridir. Bize göre kuvvetler ayrılığı ilkesi demokratik hukuk devletinin hayatiyet kaynağı ve sigortasıdır. Bu nedenle Türkiye’nin yeni bir sisteme değil, eğer varsa eksik, yetersiz ve düzeltilmesi gereken taraflarının ele alınması gerekmektedir. Erdoğan ve AKP’li yöneticilerin partili cumhurbaşkanı önerisi işin bir başka trajik kısmıdır. Türkiye partili cumhurbaşkanı modelini 1960 öncesi yaşamıştır. Ne getirdiği ise milli hafızada kayıtlıdır... Partili cumhurbaşkanı ne demektir, nereden çıkmış, kimlerin memnuniyetini sağlamak için plânlanmıştır? Hadi diyelim ki, Erdoğan başkan veya partili cumhurbaşkanı oldu, peki bundan sonra krallık talep etmeyeceğini kim garanti edecektir? Damat bakan olduktan sonra, evladın da ikinci Erdoğan olarak tahta geçmesi nasıl engellenecektir?... Fırsat bulmuşken, Erdoğan her şeyi isteyecek, her yolu deneyecek, yargı, yürütme ve yasamayı tekeline alarak demokrasiyi havaya uçuracaktır. Putin’i eleştirenler dikkat etsin, Türkiye’nin yeni bir Putin’i yavaş yavaş doğmakta, Türkiye’yi baştan ayağa ele geçirmektedir... Erdoğan başkanlığı bıraksın, partili cumhurbaşkanlığıyla avunmayı terk etsin de Türkiye’nin ne hallere düştüğüne vicdanı varsa yansın... Biz yeni anayasa yoluyla Türkiye’yi yağmalama amacında olanlara, Başkanlık emeliyle bölünmeyi kurumsallaştırmayı plânlayanlara karşı sarsılmadan dimdik duracağız. Milletvekili sayımızı küçümseyenleri de şaşkına çevireceğiz. Tek kişi kalsak da bu davadan dönmeyecek, şehidin şühedanın izinden, sözünden ve hatırasından ayrılmayacağız” şeklindeki beyanıyla başkanlığa da, partili cumhurbaşkanlığına da ne denli karşı olduğumuzu dile getirmiş, doğuracağı sonuçları ortaya koymuştur.
Keza 15 Aralık 2015 tarihli Grup toplantısında da aynı ifadeleri görmek mümkündür. Bu grup toplantısında özetle Genel Başkanımız, Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu gibi istekler karşısında tepkisiz ve sessiz kalmayacağını, alayının karşısında tek başına kalsa da milleti için lazım gelen fedakârlıklardan asla kaçınmayacağını söylemiştir. Özellikle 9 Mayıs 2015’teki İzmir mitinginin başlangıcında hükümet yetkilileri ve bazı zevat için söylediği sözler tarihe geçecek niteliktedir. 
Bütün yukarıda yazdığım ve bizzat Genel Başkanımız Devlet Bahçeli Beyefendi’nin ağzından çıkan sözlerle, benim davranışım arasında hiç bir fark yoktur. Dolayısıyla benim parti çizgisinden sapmam söz konusu olmamıştır. Bildiğim kadarıyla partimizin belirlediği bu çizgi dışında resmi bir kararı yoktur. Gerek Tüzüğümüzdeki parlamenter sistemle ilgili ve gerekse seçim bildirgemizdeki buna bağlı ilkelerimiz değiştirilmemiştir. Kaldı ki Genel Başkanımız, anayasa görüşmelerinin sürdüğü sırada benimle görüşmüş, ayrıca benim talebim üzerine yine ikinci defa görüşmüş ve benim hayır dememe saygı duyduğunu ifade etmiştir ve hayır dememin parti görüşlerine aykırı olduğu gibi bir söz de söylememiştir. Kaldı ki başkanlık veya partili cumhurbaşkanlığı ile parlamenter sistem konularında Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, anayasa taslağı meclise sunulmadan önce Habertürk Gazetesi’nden Kübra Par’a verdiği beyanatta da (23.10.2016) aynı şekilde partimizin başkanlığı reddettiği ve parlamenter sistemi savunduğunu ifade etmiştir.
Bu çerçevede bir anayasal hak olarak, meclisten az bir çoklukla geçerek halk oylamasına sunulan anayasa maddelerine hayır demem suç olmasa gerektir. Öte yandan söz konusu edilen Saadet Partisi, Demokrat Parti ve Büyük Birlik Partisiyle görüşmem ise parti kimliği dışında sadece bir iyi niyet ziyareti olarak gerçekleşmiştir. Zira zaten bu partiler de hayır açıklamasında bulunan partilerdir ve bu sebeple bir teşekkür ziyaretinden başka bir niyet yoktur. Hayır kampanyası için oluşturulduğu gazetelerde yer alan platform ise, ülkemizin içine düşeceği durumun Yüce Türk Milleti’ne izahını yapacak gayr-ı resmi bir komite tarzındadır. Bunu, Genel Başkanımızın her zeminde dile getirdiği, “Önce Ülkem ve Milletim, sonra Partim ve Ben” sloganı çerçevesinde değerlendirmeniz yerinde olacaktır. Kaldı ki, bugüne kadar gerek Genel Başkanımıza ve gerekse Partimize karşı bir saygısızlığım ve karalama tarzında bir hareketim olmamıştır. Yine bu ziyaretlerime engel olacak bir parti kararı tarafıma iletilmemiştir ve bildiğim kadarıyla da bir parti kararı yoktur. Bu olaylardan sonra, yani 16 Şubatta Genel Başkanımız tarafından referandum için 9 maddelik bir genelge yayınlanmıştır. Bu genelgede de bağlayıcı bir hüküm görülmemekte, aksine aynı fikirde olan partilerle işbirliği yapılabileceği ifade edilmektedir.
Yukarıda beyan ettiğim gerek Genel Başkanımızın resmi konuşmaları, gerekse başta Elazığ ve İzmir mitingleri gibi mitinglerdeki konuşmaları göz önüne alındığında, tarafıma isnat edilen (1) ve (2) nolu iddiaların geçersiz olduğu, partimize zarar verdiğim, üyelikten kaynaklanan haklarımı kötüye kullanarak kasten partiye zarar verdiğim, partimizin gelişmesine mani olduğum, parti çalışmalarına aykırı çalışmalar yaptığım, parti disiplini ve hiyerarşisine aykırı davrandığım iddialarını reddediyorum. Aksine partimizin daha önce de belirttiğim gibi, gerek Tüzüğünde ve gerekse Genel Başkanımızın Grup toplantılarında defaatle tekrar ettiği şekilde, ülkemizin aleyhine olacak ve tek adam yönetimini getirerek bölünmeye de yol açacak bir anayasa teklifine karşı, devletimizin bekası, milletimizin geleceği ve partimizin yıllardır hep savunduğu parlamenter demokratik hukuk sistemini savunuyorum. Partimizin gerek Tüzüğünde, gerekse seçim bildirgesinde yer alan bir ilkeyi savunmak, herhalde partiye zarar verecek bir hareket olarak nitelendirilemeyecektir. Zaten bu maddeleri ihtiva eden seçim beyannamemiz sebebiyle halkımız bizlere oy vermemiş midir? Ayrıca teklif edilen bu yeni anayasa maddeleri incelendiğinde, ne Türkiye’nin bekasına, ne Cumhuriyete, ne de demokratik hukuk sistemine bir katkı sağlamasının mümkün olmadığı görülmektedir. Zaten bu anayasanın 2019’da yürürlüğe girecek olması, bir acil beka sorununun olmadığını, yukarıda sözünü ettiğim ihtiyaçların acil olmadığını veya hiç ihtiyaç olmadığını ortaya koymaktadır. Aksi halde anayasa maddelerinin yürürlüğe girmesi neden 2,5 yıl sonraya bırakılsın? Bugüne kadarki hayatımda hep vatan ve milletimiz için çalıştım. Ülkücülüğümüz 1968’e dayanır. 1970’li yıllarda İstanbul’da Ülkü-Bir yönetim kurulunda görev yaptım. Rahmetli Başbuğ dönemini yakından yaşadım. Ülkücülerin fikrini beyan edebileceklerini ve hiçbir şeyin vatandan önce gelmeyeceğini öğrendik. Ancak, yıllardır devam ettirilen parti politikalarından bir anda sarf-ı nazar edilerek bunun camiamıza izah edilmemesi ve bu politika değişikliğinin kongre kararları ile alınmaması sebebiyle büyük bir kaosun çıktığı da malumunuzdur. Bundan dolayı ülkemizin geleceği için tehlikeli gördüğümüz bu sistem değişikliğine karşı duruş sergiledim. Aksi takdirde bu kadar eğitim görmemizin de anlamı olmamalıdır ve ülkücülerin iyi bir eğitim almalarına da gerek olmadığı anlamı çıkmaktadır. Buna bağlı olarak, parti içinde ve dava arkadaşlarımız arasında oluşan hakaretler ve çekişmelerden ben mi sorumluyum? Partinin bu hale gelmesinin temel sebebi nedir? Bir görüş farklılığı, aynı davaya görül vermiş insanları düşman gibi görmeyi mi gerektirmektedir? Gerçekten bu anayasa maddelerinin uygulanması halinde nelerle karşılaşılacağı, hangi ölçüde ciddi şekilde değerlendirilmiştir? Eline bardak alıp bu sürahidir demek ve bunun kabul edilmesini istemek ne kadar doğrudur? Biz milliyetçiler olarak, ülkemizin ve milletimizin geleceği için diğer herkesten daha titiz davranmak zorunda değil miyiz? Benim hayır dediğimi bütün parti yönetimi anayasa teklifi daha meclise sunulduğu andan itibaren bilmektedir. Benim gibi hayır diyen, milletvekili veya milletvekili olmayan önemli sayıda dava arkadaşlarımızın bulunduğu bir gerçektir. Buna rağmen bir parti içi değerlendirme toplantısı yapılmamış ve anayasa teklifiyle ilgili olarak parti kararı muallakta bırakılmıştır. Dolayısıyla sırf parti taassubu ile Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini feda etmemiz mi gerekmektedir? Ben başta Genel Başkanımıza bizzat olmak üzere, birçok medya aracılığıyla da EVET’in yanlış olduğunu gerekçeleriyle aktardım. Buna rağmen Konya’daki istişare toplantısına davet edilmedim. Gönül isterdi ki, o toplantıya davet edilip, neden HAYIR dediğimin gerekçelerini milletvekili arkadaşlarımla ve MYK üyesi arkadaşlarımla tartışabilsek ve ülkemiz için hangisi yararlıysa birlikte orada karar verseydik... Hiç kimse unutmamalıdır ki tarih muhakkak gerçekleri yazacaktır ve bunun geri dönüşü yoktur.
Yukarıda arz ettiğim gibi, partime zarar vermek gibi bir niyetimin olmadığını ve olamayacağını belirtir, tarafıma isnat edilen suçları kabul etmediğimi ve disiplin soruşturmasının kaldırılmasını arz ederim.

Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
KAYSERİ MİLLETVEKİLİ

Anahtar Kelimeler:
Yusuf HalaçoğluMhpIhraç
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.