İnsan şüphesiz maddi ve mânevi olarak canlı bir varlık, ruh ve beden dualitesinden oluşan bir çatışmalar bütünüdür. Maddi yanı onun hayvan türleri ile arasındaki ilişkiyi de ortaya koyar. Mânevi yanı ise içerisinde ihtiraslara dair kötülükler ve insan olma erdemine dair iyilikleri birlikte barındırır.

İnsan maddi olarak, Von Uexküll tarafından ‘’fonksiyon çemberleriyle’’ ifade edilen ‘’üç çember’’ ile tanımlanır. Üreme çemberi insandaki soyun devamına yönelik şehvetin doğmasına, beslenme çemberi hayatiyetini sağlayan ticaret ve iktisâdiyâtın oluşmasına, korunma çemberi ise onun beşeri münasebetlerini düzenleyen siyasetin kaynağına sebep olmaktadır. İşte insan maddi olarak bu üç çemberin toplamıdır.

İnsan’ın en önemli özelliklerinden birisi şüphesiz onun toplumsallığıdır. Cemiyetle birlikte varlık kazanan insan aynı zamanda yalnız başına ‘’birey’’ olmak durumundadır. Cemiyetle birlikte ama bir o kadar yalnızlıkla malûldür. Bu iki çatışkın durum onu sürekli dinamik tutmasına yarar. Birey olarak yalnız kendisinin menfaatine, nefsâniyetine aşırı düşkünlüğü ile çatışan toplumsal sorumluluğu ve cemiyete muhtaçlığı ile sınırlanan egemenliği hayatın ve ilerlemenin de motoru olmaktadır.

Kant’ın ifadesiyle ‘topluma muhtaç ancak bir o kadar toplum dışı olmaya yatkın’ ihtiraslar sahibi olarak insan özetle bir ‘’Toplum Dışı Toplumsallık’’ doğurmaktadır. İşte Siyaset ve Devlet’in doğuşu da tam olarak bu noktada yatar. İnsan bu ‘toplum dışı toplumsallığı’ sınırlanmak zorunda olan yasalarla belirlenen aşkın bir otoriteye muhtaçtır. Çünkü içerisinde menfaat ve kibrini dizginleyemeyecek kadar ferdi ihtiraslar barındırır, yani kötü olma potansiyeli taşır. Devlet, bu kötülük potansiyelinin cemiyet nizamını bozmaması ve diğer insanlarla toplumsal yaşamın ahengini devam ettirmekle mükellef olur.

Siyaset kelime anlamıyla yine hayvansal bir fonksiyona delâlet eder. ‘siyas’ ya da ‘seys’ olarak Arapça ‘at terbiyesi’ anlamından gelir. ‘Hayvansal olanı ehlileştirmek’ olarak tercüme edebileceğimiz siyaset, bu özelliği ile insan’ın biraz evvel bahsettiğimiz hayvansal fonksiyon çemberlerini ehlileştirmek, bir anlamda düzenlemektedir. Bilhassa korunma çemberinden doğan siyaset kurumu; kendi varlığını, ailesini, hürriyetini, topraklarını, servet ve zenginliklerini korumak isteyen insan ihtiraslarına karşılık gelir.

Siyasetin tabiâtıyla içerisinde kötülük potansiyeli ve ihtirasları taşıyan ‘İnsan’ temelli olması ve ‘İnsanlarca’ oluşturulması kötülüğü yine kurumsal düzeyde içerisine alır. İnsan yine kendi sınır tanımazlığını kendi eliyle kurduğu düzenle sınırlamaya çalışacak, dolayısıyla kötülüğü bir anlamda kurumsallaştıracaktır. Bu yönüyle siyaset de kir ve kötülük barındırmaya müsaittir. Kant yine burada şu veciz ifadesiyle karşımıza çıkar; ‘’insanın yapılmış olduğu eğri odundan dümdüz çıkacak hiçbir şey yontulamaz’’. Burada ‘eğri odun’ teşbihi, onun yaradılışının kirliliğini değil aksine kötülük potansiyeli taşıyan temizliğine vurgu yapar. Netice itibariyle siyasette kötülük kaçınılmaz olarak insan varlığındaki habis özelliklerden kaynaklanır. Onu sınırlamak için kurulan düzeni dahi kendi menfaatine dönüştürebilir.

Mutlak manada temiz bir siyasetten bu anlamda söz edilemez. Bu durum eşyanın tabiâtına aykırıdır. Temiz siyaset ancak ve ancak kirliliği azaltılmış siyaset anlamında kullanılabilir.

‘’Siyasi iyi’’ kavramı da buradan doğar. Olan değil de olması gereken siyaseti anlatan, olabildiğince az kirli, mümkün olduğunca adil bir sistemin kurulmasını arzu ve ifade eder.

Siyasi ‘’iyi’’ olması gerekeni işaret ederken, iki yol, iki metotla bu gerçekleşebilir. Birincisi ‘siyasi yöneticiler’ yoluyla yukarıdan aşağı bir temizlik ve iyilik hali; ikincisi ‘siyasi toplum’ aracılığıyla aşağıdan yukarı doğru iyiliğe doğru değişim ve dönüşüm.

Siyasi yöneticiler aracılığıyla ‘’iyilik’’ tarihte ünlü filozof Platon tarafından ifade edilmiş, ‘’Bilge Yönetici’’ fenomeniyle yönetici bir elit zümreden bahsetmiştir. Siyasi elitizim olarak da ifade edilen bu durum, tepeden bir dönüşümü zaruri kılar ve tüm sorumluluğu filozof vasıfta erdemli yöneticileri sırtına yükler. İnsanları idare etmek sanatı olan siyaset, Platon’a göre ‘halkı sürü, yöneticiyi ise bilge bir çoban’ olarak özetlenebilir.

Kutadgu Bilik’te ifade edilen yöneticinin erdemli, dürüst, ahlâklı, faziletli, akıllı, uyanık, asil, bilgili, adil, merhametli, vefalı, ihtiyatlı, cesur, kuvvetli, merhametli gibi özelliklerle de ifade bulan yöneticilik, ‘’bilge hükümdar’’ yine Yusuf Has Hacip tarafından tarif edilmiştir. Bu şüphesiz yukarıdan aşağı ‘’siyasi iyi’’ yaratmanın özelliklerini ve sorumluluğunu muktedire yükler. Siyasi kolaycılıktan başka bir şey anlamına gelmeyen bu dönüşüm, toplumun niteliği göz ardı edilerek ortaya konmuş, hatta toplumun bu erdemi absorbe edebilecek kötülükte olduğu konusu pas geçilmiştir.

‘’Siyasi iyi’’ aramanın ikinci ve en zor yolu, iyi toplum inşa etmekten geçen, aşağıdan yukarı olan dönüşümdür. Demokrasi zaten tam olarak budur. Siyasi iyi’nin sağlanabilmesi için toplumun taşın altına elini sokmasını emreder. Burada topyekûn bir sorumluluk vardır ve bu insanın geneline yayılmış, ortalama bir iyilik hâlidir. İnsan olmak zaten sorumluluk ve sâlâhiyet sahibi olmaktan geçer. Üstelik dönüşümün ve iyinin sağlığı açısından bu yol daha emniyetli ve kalıcılık taşır. Demokrasi kavramının eğitimli toplumlarda karşılığı nasıl yüksek refah seviyesine tekabül ediyorsa, eğitimsiz toplumlarda nasıl bir faciaya dönüştüğü de gün gibi ortadadır. İşte siyasi iyi’nin toplumsal iyilikten geçmesinin sebebi işbu eğitimdir, eğitimin niteliğidir. Çünkü eğitim demokrasiye adeta çağ atlatmakta, siyasi iyi yaratmanın başat aktörü olmaktadır.

Bu kadar teorik ve felsefi temellendirme yaptığımız bu ‘’ütopik siyaset ve siyasi iyi’’ kavramları reel politikte nasıl karşılık buluyor, isterseniz bunu bir sonraki yazımızda detaylarıyla ele alalım. ‘’İYİ Parti’’ konusunu da bu ‘’reel politik iyi’’ kavramıyla değerlendirelim. Ancak bu yazının sonu, gelecek yazımızın da başlangıcı itibariyle Makyavel’den ‘’Hükümdar’’ eserinden bir cümleyle bitirelim.

‘’çünkü insanların yaşadıkları tarzla yaşaması lazım gelen tarz arasında büyük bir mesafe vardır ki, yapılan şeyleri bırakıp da yapılması gereken şeyleri takip etmek tahaffuzdan (muhafaza) ziyade inkiraza (çöküş) yaklaşmak demek olur.’’

Kaynak: Durmuş Hocaoğlu., ‘’Siyaset ve Kirlilik: 1-6’’., Gelecek yazıları sıra no :006.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.