Şerif Mardin, Türk sosyolojisine damga vurmuş önemli bir sosyal bilimci. Din sosyolojisi üzerine önemli çalışmalar yapmış, buhranlı geçiş dönemlerinde dinin toplumsal hayattaki yerini ortaya koymaya çalışmıştı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde din olgusunun ideolojik kırılmalarda nasıl bir rol oynadığını bizlere kült eserlerle anlattı. Başlıca eserleri arasında ‘’Din ve İdeoloji’’ kitabı gelir. Bu kitapta özellikle üzerinde durduğu ‘’tarikatlar ve cemaatler’’in hangi fonksiyonlarla varlığını koruduğundan bahseder. Özellikle cemaatler hususunda ortaya koyduğu tespitler bugün geldiğimiz noktada önemli bir yere sahiptir.

Din ve ideoloji’ adlı kült eserde, Batı’da ortaya çıkan ancak Doğu dünyasında oluşmamış ikincil kurumlardan bahseder. Batı dünyasının devlet ile birey arasında feodal özerk yapılar oluşturduğunu görürüz. Devlet ile birey arasında ise Roma kültüründe var olan şehir yönetimleri aracı kurumlar olarak ortaya çıkar. Doğu İslam dünyasında ise devlet ile birey arasında büyük bir boşlukla karşılaşıldığını öğreniyoruz.

Bunun elbette sebepleri var…

İslam toplumlarında merkezi ve otoriter devlet yapısından söz edebiliriz. Özellikle devlet otoritesinin ilahi bir vasfı olduğuna inanan bir toplum olarak, devlet kavramı burada kutsal bir yapıya bürünüyor. Devlet anlayışının bu denli kutsandığı bir toplumda birey kendini devlete karşı tebaa ya da reaya olarak kabullenmek durumunda kalıyor. Bireyin vatandaş olma yolculuğu devlet otoritesi ve kutsanmışlığı altında kaybolup gidiyor.

Osmanlı Devleti yine tarihsel süreçte bu aracı kurumsal yapılardan mahrum bir devlet olarak görülebilir. Batı’da şehir (city, police) dediğimiz feodal kanunları olan bu ikincil aracı yapılar, müstakil kanunlarla kendi özerkliğine sahip bir siyasi güç olarak burada karşımıza çıkmıyor. Dahası tüzel kişilik ve kurumsal yapılar da gelişmiyor. Adi ortaklıklar tüzel paylaşımlara dönüşmeden kalıyor. Sermaye, burjuva hareketleri ya da çevreden merkeze bürokratik bir halk hareketi görülmüyor. Dolayısıyla tebaadan vatandaş şuuruna yükselemeyen birey ne bir aydınlanma talebi meydana getirebiliyor ne de devletten bağımsız bir sivil toplum ya da örgütlenme modeli.

Batı aydınlanma sürecinde birtakım kavramlardan bahsedilebilir elbette; dünyevileşme, rasyonelleşme, naturalizasyon, laiklik, sanayileşme gibi. Ancak hemen hepsi birey ile devlet arasındaki çatışmada ‘’devlete ya da kiliseye karşı bireyin hak arayışı’’ temelinde gelişiyor. Bizde ise hak aranmaz hak zaten meşru olarak devletindir şuuru beliriyor.

Devlet ile fert arasında ikincil yapılar bu coğrafyada tampon olamayınca, ferdin devlete karşı bir sığınak araması gerekiyor. Bu sığınak gerek tarikat gerekse cemaatler oluyor. Din burada cemaatlere sığınan insan için ‘koruyucu zırh’ oluyor. Tüzel kurumlar işlevini cemaatler aracılığıyla doldurmaya çalışıyor. Din, cemaat kimliği ile birleşince sosyal kimlik vazifesi ile beraber cemiyetten ayrı bir sosyal statü de oluşturuyor.

İşte Cumhuriyet ideolojisi dediğimiz, Tanzimat’la başlayan ittihatçı subay kadrolarla devam eden uluslaşma süreci tüm bu kimlikleri ‘’Türk vatandaşlığı’’ anayasal kimliği ile bütünleştirmeye çalışıyor. Sivil toplumun ikincil yapılarına anayasal bir sınır çiziyor.

Tarihsel süreci özetlemeye çalıştık ancak bu noktadan sonra kısa bir Ziya Gökalp-Şerif Mardin kıyaslaması yapalım ve bağlayalım…

Şerif Mardin muhafazakâr modernist anlayış doğrultusunda yorumladığı Cumhuriyet ideolojisinin yarattığı katı laik anlayışın sorunlarının çözümünde ikincil yapılar olarak cemaatlerin önemli bir sivil toplum görevinden söz ediyor. Cumhuriyet Türkiye’sinde demokrasi geleneğinin oturması için ‘Nur cemaat’lerinin ‘Halk İslam’ı içerisinde elit bir yeri olduğundan söz ediyor. Yani ikincil aracı yapı olarak cemaatleri demokrasiye sunacağı katkı dolayısıyla fazlasıyla önemsiyor. Sivil toplumun olmazsa olmazı olarak görüyor…

Oysa bugün yaşadığımız süreç, sivil toplumun, demokrasinin ve devletin ikincil yapılar olarak cemaatlere güvenemeyeceğini ortaya koymuş bulunuyor. Devlet birey uzlaşmasında aracı yapılar olarak örnek gösterilen cemaatler ne yazık ki bu uzlaşmayı derinden yaralayacak bir işgalci kuvvete dönüşmüş durumdadır. Devlet ve demokrasi geleneğimiz ortak kabul etmemiştir ve etmiyor. Hele ki cemiyetleri bölen, devlete düşman cemaat yapılarının devletle birey arasında tampon olamayacağı ayrıca kendini gösteriyor.

Sivil toplum ve demokrasi şuurunun en belirgin vasfı uygarlaşma sürecidir. Uygarlaşmanın en önemli şartı devlet ve anayasal vatandaşlık şuurudur. Bunun üzerinde bir örgütlenme modeli ister tarikat ister cemaat olsun demokrasiyi yaralar ve devleti imha eder. Bunu tarihi tecrübeyle biliyoruz.

Ziya Gökalp’le bitirelim…

‘’Şimdiye kadar Türkiye’de şehirlerin birer komün haline girememesi sebepsiz değildir. Her şehirde, Fransızların (komünüte) adını verdikleri mezhebi cemaatler vardı. Her cemaat, hususi vazifeleriyle dini bir komün hayatı yaşıyordu. Zaten, cemaat demek dini bir komün 
demektir. İşte bu dini komünlerin birbirinden müstakil bütçelere, mekteplere, hastanelere, imaretlere malik olması, hepsinin birden müşterek bir şehir hayatı yaşamasına mani oluyordu. Filvaki, her şehirde kanunun vücuda getirdiği bir belediye teşkilatı mevcuttu. Fakat cemaatlerin hususi hayatları, şehrin hakiki bir belde (site) olmasına mani oluyordu.’’
(Ziya Gökalp, Küçük Mecmua, Çeviri yazı: Şahin Filiz, Antalya, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk yayınları, 2009, cilt3, s. 393) 

İşte tüm mesele burada; cemaatler cemiyeti ve şehirli hayatı bölen komünler olarak devlete, servete ve marifete birlikte talip olacak alternatif aracı kurumlar olamaz ve olmamalıdır…

Şerif Mardin Hoca’ya rahmet olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.