‘’Ve tarih birgün acz içinde kıvrana kıvrana şehadete suamış bir ülkücüden daha müthiş bir silahın keşfedilemediğini yazmak zorunda kalacaktır.’’ diyor  S. Ahmed Arvasi hoca belki bugünlere kalacak bir mirasla, Fıratlara, Cengizlere , İbrahimlere…
İbrahim Küçük  ; bir vefa adamı, bir gönül insanı, ahde vefa neymiş bizlere hatırlatan bir diğergamlık öyküsü. 
Türkmen Dağı’nda herkesin öksüz bıraktığı kardeşlerini bir ölümlünün gücü yettiğince sırtlamaya giden, sırtladıkça bizlere iki öksüz kız çocuğu emanet bırakan bir  adanmış ruh.

Neydi onu ailesinden ayırmak için çağıran kutlu ses ? Neydi iki yavrusundan kıymetli olan mefkure ? Neydi onu rahat bir yaşamdan alıkoyan ? Neydi efkarı , kimeydi sitemi , gönül koyduğu davası neydi ?
Ne kireç badanalı evlerde doğmuş olmak, ne ellerin hırsla saban tutuşu , ne fabrikalarda biteviye üretilmekte olan kahır, dev iştihasıyla onda kabaran aşkı , yetmez karşılamaya…

İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır, o ferah ve delişmen gözüken birçok alınlarda , betondan müşahhas tanrılara kulluğun zırhı vardır. Peki ya İbrahim’in mücerred Tanrı’sı ?

Uzak nedir ? Kendinin bile ücrasında yaşayan bir adam için gidecek yer ne kadar uzak olabilir ? Başı açık , alnı açık, kimin ülkesinden geçse şakakları onu ele verecek, cesur ve onurlu diyecekler  , halbuki suskun ve kederli…

Uzun yola çıkmaya hüküm giymiş bir adam , zorbaların arasında tehlikeli bir nifak, uyruklar içinde uygunsuz biri o, içindeki ateş onu baygın meyvaların lezzetinden kopardı, kendine dünyada bir acı kök tadı seçmişti, yakın bir yerde soluklanacak gölge yoktu , uzun yola çıkmaya hüküm giymişti, matarasındaki suya tuz ekledi, azığı yoktu , uzun yola çıkmaya hüküm giymişti…

Bir hayatı,  ısmarlama bir hayatı bırakıyordu , görenler üstünde iyi duruyor derdi hep bu ısmarlama hayat için. Bu hayattan ne bir tat ne bir koku ne yankı ne de boya taşımasını yasaklayan bir belge imzalamıştı. Burada bitmişti artık işi , kalmamıştı bir ocak, uzun yola çıkmaya hüküm giymişti Fırat gibi…

Sen topuğunu gösterirdin ve dövüş başlardı, ejderlerle çarpışırdı bey çocukları, müminler müşriklerle savaşırdı, toprak ve yağmur savaşırlardı. Fırat’ı da Cengiz’i de vuran kurşun, aynı fabrikadan gelip seni de vurmadı mı ?
 
Bozkırda yaz akşamları seni seyrederdi, seni seyrederdi ormanda gürbüz sabahlar. Sen diriyken sepetlerine çiçekler doldurup insanlar peşinden gelirlerdi. Gövdene imrenirdi ok atmayı bilenler, bir de Fırat gibi tebessümüne  , gövden aklın gibi engebeli ve dakikti.
Yerini yadırgamadın, yerin olmadı zaten kendi mezarından başka. Çılgının biri sanılmaktan, sakınmaya vaktin de olmadı biliyorum. Durmadan taşardın bir beyaz hilalle bir yıldızla derin göllerden, bir gebe kısrakla kaçardın derin ormanlara…

Biraz üzgündün, Ömer öfkesinde biraz. İçimizdeki kurumları temizleyendin sen. Başkalarını sevmekle kalmaz , başkalarınca sevilirdin aynı zamanda. Çünkü herkesi düşünecek kadar umutlu, hiç kimse tarafından düşünülmeyecek kadar huzurluydun…

İşte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla güç bela kurduğumuz cümle bu;  can yüklü hilali taşımaktan, canının olanca ağırlığıyla rahmana kavuştun…

Keşke gücün yetseydi de konuşsaydın, anlatsaydın bu umusamaz kalabalığa ; kardeşlerim deseydin, bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan, bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan, bakın yaklaşıyor, diyebilseydin…

Sonra öldün , sonra ıslıklayanlar oldu seni , gösterişsiz tabutuna omuz vermeye gelmedi devletlüler,  semiz , gençler  seni tepeden tırnağa fermuarladı,  akşam gezmesine çıkan emekliler bile duygusuzca silkeledi üzerlerinden, senin gözlerini…

İşte öldün , işte son kadife çiçekleri. Son defneler , baldıranlarla kefenlediler seni, bütün kaçaklar için ince bir melhem oldu senin ölümün. Bütün korkaklar yanlarında saklayacak , senin ölümünden yayılan kırıntıları…

Dudaklarında çürükler vardı, dağ çiçeklerinden ötürü. Varsın zindanların uğultusu vursun kulaklarına, yaşamak senin için dokunaklı bir şarkı değil ki zaten.
Dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşların ki ; pusmuş bir şahanız şimdilik, ama budandıkça fışkıran da bizleriz. Ölüyoruz demek ki yaşanılacak…

Çünkü biliyoruz ki bir hareket uğrunda ölecek imanı yaşatabiliyorsa , o iman varsa her bir neferde;  bir gün burada bu kalktığımız yerde, kendini yaşamakla taşıran bir güneş kabarcığı, zonklayan bir atardamar olduğu anlaşılır, el tutuşmuş çocuklar ki o zaman, senin gözyaşlarını heyecanla kapışır…

Siteminizi anlıyor muyuz bilmiyorum, henüz sizlerin öldüğü cenk diyarlarına yardım götürecek bir yardım kuruluşumuz bile yok; uğrunda ölecek imanımız olsa da, sivil toplumculuğa fırsat bulamadık galiba ölmekten , yardımları üç beş kişi bir araya gelerek gönderiyoruz, Ülkü ocakları, Türk ocakları yardım için elini kolunu sıvıyor ancak nereye kadar gücü yetecek ?

Sermayemiz , burjuvamız yani zengin ülküdaşlarımızın el vermesiyle kurulacak çağlar üstü bir yardım kuruluşu kurmak bu kadar mı zor ? 
Şimdi kim üstlenecek o iki kız çocuğunun mahzun hayat yükünü üzerine , yine üç beş kişi bir araya gelerek mi çözeceğiz bu meseleleri , bu devletçilik milletçiliğe yani sivil topluma da aksetmeli başka çözüm yok kardeşlerim ,bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan başka çare yok.
Yapamazsak yani biz sermayemizle , medyamızla, vakıf ve derneklerimizle, yardım kuruluşlarımızla saramazsak bu yarayı ,sivilleşmeyi beceremezsek şehit olanlar zaten diri amma bizler yaşayan bir ölü oluyoruz bilin…
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.