Akif’in evine bir gün hırsız girer, eşinin bazı hususi eşyalarını çalar, Akif eve döndüğünde haneyi kaplayan hüznün sebebini sorar, hırsızın bir kadın hizmetçi olduğunu öğrenir, Akif hanımına; bu kadına nasıl güvendiniz diye sorunca hanımı ‘’üç aylar orucunu bile tuttuğunu söyledi’’ der.

Akif’in cevabı düşündürücüdür; ‘’Bunu söylemesine rağmen mi işe aldınız ?’’

Yazımızın başlığı Akif’in kim olduğuna dair şahsiyet ve fikir dünyası analizine acizane katkı niteliğinde olduğu için bu veciz örnekle başlamayı uygun gördük.

Akif’in karakteriyle başlayalım. Oldukça sert mizaclı, olabildiğince doğrucu,akıl ve iradesiyle ham demire su katarak çelikleşmiş bir karakter. Dündar Taşer’in ifadesiyle ‘’kadife eldiven içinde çelik yumruk’’ bir ruhu münzevi mevcudiyetiyle şekillenen mütevazı ve gösterişten uzak bir hayat…

Dostluk ve Hak kavramına ayrıca önem veren, bunu bulamadığı dünyevi ve menfi iklimde yalnızlığı bir onur gibi bünyesinde taşıyan, hakkı tutup kaldırmak namına çiğnenen; ancak ve yalnız Allah’ın hakiki dost edinileceğini yaşayarak tecrübe eden, siyasete ve yalana oldukça aykırı bir karakter taşımakla beraber, Müslüman ahlakı nasıl olmalı sorusuna son yüzyılların verebildiği en müşahhas örnektir.

Yazının başındaki örneğin karakteri; bugünün klasik İslamcı anlayışının yalnızca ibadet ve gösterişle şahsiyet bulmaya çalışıldığı bir dönemde, Akif İslam’ın ve dindarlığın özünü güzel ahlaka tevil ettiğini apaçık bu örnekte ispat eder. O’na göre dindarlık namına ibadetini söyleyen kişi, aslında gösteriş budalalığı ve ahlaktan yoksunluk adına verilecek örneklerden biridir.

Müslümanlar’ın bugün içine düştüğü buhranı ve ortaçağ karanlığının yaklaşık yüz yıl önce görmüş ve bilmiş, bu anlamda tüm eleştirilerini Müslümanlara yapmış,dinin içerisinden ahlakın eriyip gittiğini görmüş buna sert ihtarlarla karşı çıkmıştır.

Fikri hayatında, ona bugün ithaf edilen ‘’islamcı’’ yakıştırmasının ancak ve ancak cühelaca bir iftira niteliğinde olduğunu belirtmek isterim. Bu tarz yaklaşımlar siyasal İslamcılığın kökenlerini bilmemekle beraber, samimi bir Müslüman olan Akif’in de karakterini tanımamak anlamına gelir.

Akif 1908 yılında İttihat ve Terakki cemiyetine resmen üye olmuş, yurdun işgali altında en büyük derdinin devleti kurtarmak olduğunu apaçık ortaya koymuş, bu anlamda yer yer fikir ayrılıkları da olsa ittihatçıların ona verdiği görevlere itaat etmiş, halkı uyandırmak adına yurdu bu görevler eşliğinde cephe cephe gezmiştir.

İttihatçılarla ilgili bir parantez açmak gerekirse; dağılmakta olan imparatorluk karşısında önce ‘’ittihadı anasır’’ gayesini yani Osmanlıcılık fikrini savunan ittihatçı cephe; balkan harbinde ve sonrasında gayrı Müslim ayrılıkçı hareketinden ve İslami unsurların da milliyetçiliğe meyletmesinden mütevellit, siyasi fikrini Türkçülük olarak programlamış, Osmanlı’nın son ve asli unsuru olan Türkler’i daha fazla zelil duruma düşürmemek adına ‘’Türkçü’’ bir milliyetin ve devletin kurtuluş reçetesi olduğuna inanmış bir harekettir.

Akif de benzeri şekilde fikri bir evrim yaşamış, önce Osmanlıcılık ardından İslamcılık fikirlerine meyletse de son kertede devlet ve milletin kurtuluş anahtarını ittihatçı cepheyle paralel olarak Türk hakimiyetinde bulmuş organik ‘’milli ve yerli’’ bir aydındır.

‘’Türk’e horoz olan hiçbir kavmi hareketi kabul etmem’’ diyerek Arnavut ve arap ayaklanmalarını durdurmaya çalışmış, kendisi de Arnavut asıllı olmasına rağmen ‘Türk’ kavramını İslam’ın sancaktarı olarak kabul etmiş ve Türk milletine mensup olmayı bir şeref ve şan saymıştır.

Türk Müslümanlığını merkeze alan şair, ‘’İslam’ı asrın idrakine söyletmek’’ fikri çerçevesinde benimsediği dinin medeniyet içerisinde muasır biçimde ifade edilebileceğini açıkça belirtmiş bu minvalde bunu ‘’milliyet’’ mefhumunda bulmuştur. İslam artık modern medeniyet içersinde kendini Türk Milleti olarak ifade edebilecektir, Akif tam da buna inanmıştır.


Durkheim, bu yaklaşımı eserlerinde belirterek, din sosyolojisi ile ele aldığı bu durumu, modern toplumlarda dinin şekil ve içerik değiştirerek vatanseverlik ve milliyet olarak ikame edilen ‘’milliyetçilik’’ içerisinde ifade edildiğini ortaya koymuştur.



Rousseau ve Durkheim gibi aydınların ileri sürdükleri ‘’sivil din’’ anlayışı modern toplumlarda din ve devlet uyuşmazlığına çözüm niteliğinde olmuştur. Ülkede sistemleşen sivil vatandaşlık dini, kanunlara ve milli kültüre dayandığı ölçüde milleti ve devleti bütünleştiren bir öneme sahiptir.

Ayrıca ilahi anlamda Tanrı fikrinin beşeri ve siyasi olarak ‘’devlet’’ kavramına denk düştüğünü ifade eden machiavelli yaklaşımının, doğu dünyasındaki karşılığı da yeryüzünde ilahi olanın halifesi olacak bir otorite ve siyasi güç ya da hakanlıktır.

Türk tarihi ve İslam potasında değerlendirmek gerekirse ilahi olanın yeryüzünde halifesi olan ve ‘’kut’’ anlayışının İslam’la birlikte ‘’nizam-ı alem’’ gayesine dönüştüğünü hatırda tutacak olursak; Akif bu adil nizamın gerçekleşmesinin ve İslam dünyasının ayakta durabilmesinin yegane şartını, ilahi olanın yeryüzünde tecessümü olarak gördüğü Türk milletine atfetmiştir.

Akif kısaca ifade edilecek olursa dinin artık kültür içerisinde gizlendiği modern milli devlet gerçeğini ve anlayışını kabul etmiş, bunu istiklal marşında ifade ettiği üzere sırat-ı müstakim’e ithafen ‘’kahraman ırk’’ söylemiyle Türk milliyetini ve devletin kurtuluşunun anahtarını resmetmiştir.

Akif’e İslamcı diyenlerin gözden kaçırdığı ya da gafletten bilmediği husus; siyasal İslam ideolojisisnin ancak sömürge altında kalmış İslam devletlerinde vuku bulduğudur.

Seyyid kutup, Muhammed abduh, Hasan el Benna gibi siyasi ve fikri isimler unutulmamalıdır ki sömürge coğrafyalarının ızdırabıyla kurtuluş aradıkları İslam fikrini kısmi sosyalist tesirlerle ideolojileştirmişlerdir. Siyasal İslamcılık kökenleri itibarıyle tepkisel bir hareket olarak mevcudiyet bulmuş üstelik dinde reformculuk ile sığ ve yavan bir kuru İslam yaratmış, irfani ve şifahi olan soft unsurları devre dışı bırakarak şekilci, katı kurallarla ibadet ve amel eksenli sert bir ideoloji yaratmışlardır. Bu şekilde yaşanan sürecin sıkıntılı yanlarından birisi ibadet ve amelden ahlakın soyutlanmasıdır. Ahlak ve irfan hakim unsur olmadan yaşanan bir din bugünün ortaçağ Ortadoğu’sunu yeterince izah etmektedir.

Akif ise ahlak ve irfan kültürünün hakim olduğu Anadolu coğrafyasında yetişmiş, üstelik Anadolu bir sömürge kültürüyle tarih boyunca şekillenmemiş olarak tasavvufi şifahi gelenekle islamın bir kurallar manzumesi olarak normatif biçimde algılanmasını derece derece yumuşatmış ve Türk İslam anlayışını sekülerliğe ve rasyonaliteye en yakın kol olan maturidi Hanefi ekolünden benimsemiştir.

İslamcılığın en temel önermelerinden biri olan ‘’ilahi bir anayasa ilahi bir ekonomi ilahi bir hukuk ilahi bir rejim’’ yaratmak arzusunun Akif nazarında hiçbir zaman bir karşılığı olmamıştır. Öyle olsa asrın idrakinin beşeri bir idrak olduğunu bilen akif dini neden beşere söyletmek istesin, hem cumhuriyet hususunda ve demokrasi mücadelesinde önder olan ittihat cephesinin ‘’millet hakimiyeti’’ eksenli mücadelesine neden katılsın?

Akif siyaseten zayıf bir muhakemeye sahiptir, Atatürk'le başlıca çatışma sebepleri bu minvalde gelişen akif, Mustafa kemalin o ‘’sarı kurdun’’ siyasi kurnazlıkta geleceği nasıl bir ağ gibi ördüğünün farkında olmamakla beraber, siyasetin pratik ve akılcı geleneğinin fıtren uzağında bulunan şair daha hissi ve duygusal hareket etme haliyle kurucu kadroyla bazı hususlarda ayrı düşmüştür.

Sefahat adlı başyapıtıyla bugün elimizde bütün istiklal mücadele kaynakları tükenmiş olsa bile o günü hakkıyla idrak eder ve bugünün modern emperyalizmi olan küreselleşme mücadelesinde, Türk milletini silme arzusu ağzından köpük köpük fışkıran batı oryantalizmine karşı bir rehber işlevini sürdürecektir.

Akif için sanırım son tahlilde muazzam bir şahsiyet ve ahlak sahibi samimi bir Müslüman, aynı zamanda devlet ve millet gayesini içinde barındıran bir Türk şairi olduğunu söylemek yeterli olacaktır. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.