Yavuz Baydar: Erdoğan Türkiye Gazeteciliğini Neredeyse Yok Etti
23 Mart 2015, Pazartesi
Gazeteciler arasında evrensel olarak doğru kabul edilen bir gerçek, kötü haberin iyi haberden fazla yer aldığıdır. Türkiye’de daha da üzücü olan gerçeklik ise kötü haberin haber sektörünün kendisiyle ilgili olması.

Dürüstlüğünü korumaya çalışan gazeteciler olarak dürüstlüğe pek önem vermeyen mal sahiplerine ve ifade özgürlüğünü sınırlayarak ve toplumsal tartışmaya çit çekerek iktidarını artırmaya uğraşan bir hükümete karşı sürekli mücadele veriyoruz.

Son başlıklar gazeteci Mehmet Baransu’nun gözaltına alınmasına adanmış durumda. Bir muhbirin kendisine üst düzey komutanların ‘Balyoz’ kod adlı bir darbe girişiminde bulunduklarını ima eden, bir bavul askerî belge vermesine dayanarak 2010’da yazdığı bir haber nedeniyle gözaltına alındı.

Devamında gelen yargılama süreci - hem ölçek hem de yargılama öncesi alıkoymanın oldukça özgürce kullanılması açısından - acı bir biçimde tartışmalı olduğunu ispatladı. Hükümetin müdahale ettiğine kuşku yok ve hükümet adalet üretmek yerine kendi ordusunu evcilleştirmekle ilgileniyordu. Savunma bazı (katiyen hepsi değil) kanıtların doğruluğuna dair kuşku yaratabildi. Yani bazı suçlamaların yanlış olduğuna inanmak için bir sebep var.

Ancak Baransu bu nedenle hapse atılmadı. Mahkemeyi yanıltmakla değil devlet sırlarını vermekle suçlanıyor, sızdırılan belgeleri devlet savcısına teslim etmiş olmasına rağmen. Orduyu elinin altına alan hükümetin şimdi ordunun işbirliğine ihtiyacı var ve bunun için de daha önce hükümete destek sağlayan gazetecilere yöneldi.

Daha da kötüsü çoğu hükümet medyasının savcıları kışkırtıyor olması. Glenn Greenwald’ın tutuklandığını ve basının geri kalanının da yetkililere anahtarı atmaları için baskı yaptıklarını hayal edin. Gazeteciliğin şu anki durumu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bölünme yaratan yönetimi altında Türkiye toplumunun ne kadar kutuplaştığının bir yansıması sadece.   

Kural, otosansür. Türkiye’deki pek çok haber merkezi yaratıcı bir kovandan ziyade açık cezaevine benziyor ve korku anaakım diye tabir edilen medya kuruluşlarına yapışmış durumda. Bu kendini mahkeme salonunda ya da hapishane bulma korkusu değil: Bu, işten atılma korkusu. Su katılmamış bir mesleki savunmasızlık var. Türkiye Gazeteciler Sendikası’na göre gazetecilerimizin sadece yüzde 1,5’i sendika üyesi.

Yakın bir zaman önce Kadri Gürsel köşesinde asıl amacın bir bütün olarak gazeteciliği bitirmek olduğunu yazdı ve bu çok kişi tarafından paylaşılan bir görüş. Bağımsızlığı anayasa tarafından korunması gereken bir mesleğin dağılmasına tanıklık ediyoruz. Türkiye basınının DNA’sıyla ciddi bir şekilde oynandı. Hükümetin amacı medyayı, mümkünse bir bütün olarak, siyasi yürütmeye tabi kılmak.

Geçen sonbahar Harvard Kennedy School’da Shorenstein Fellow olarak hazırladığım “Bir Açıkhava Hapishanesi Olarak Haber Merkezi: Türkiye Gazeteciliğinde Yozlaşma ve Otosansür” başlıklı makalede öne sürdüğüm üzere bu, dünyanın en önemli kısımlarından birindeki bir mesleğin çöküşünün trajik öyküsüdür.

Bu yıkıcı örüntü Aralık 2013’ün son günlerinde yaşanan iki polis operasyonuyla ivme kazandı, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin dört bakanına ilişkin devasa soruşturmalarla. Yolsuzluk soruşturmasının dokunduğu kişiler arasında hükümetle yakın bağlantıları olan iş adamları, bürokratlar, banka müdürleri ve hatta başbakanın oğlu Bilal Erdoğan da vardı.

Daha endişe verici olanı ise bu soruşturmaların üst düzey hükümet yetkililerinin İran’a yönelik yaptırımları bozma ve El Kaide’ye gönderilen paraları aklayan sermayedarlarla bağlantılarına işaret ediyor olmasıydı.

Emniyet ve savcılar tarafından toplanan dosyalar ateşlenmiş fitil gibiydi: Rüşvet, yetkinin kötüye kullanılması ve iktidarın en yüksek kademelerine yayılmış geniş çaplı yolsuzluk kanıtlarıyla devasa bir organize suç ağını ortaya çıkaracağını iddia ediyordu. Bu iddiaların ortasında ulusal medyadaki çürüme yer alıyordu. Soruşturmanın yasal dinlemelerle desteklenen önemli bir bölümü şirketlerin medyayı finansal olarak tamamıyla AKP lehine ortak bir şekilde desteklemeleriyle ilgiliydi. İş adamlarının ortak bir rüşvet fonuna ödenen hükümet ihalelerinden çıkar sağladığı bu müşterek çaba, “havuz medyası” teriminin doğmasına neden oldu.

Medyanın bağımsızlığını hedef alan dönüm noktalarından birine 2011 sonlarında Türk savaş uçaklarının Irak sınırındaki Uludere/Roboski köyündeki 34 Kürt’ü öldürmesi üzerine medyanın kendine uyguladığı karartma ile ulaşıldı. O sessizlik, medyanın kendi rolünü kamu yararının bekçiliğine teslim etmesinin kostümlü provasıydı. 

Ancak, Türkiye basınının bağımsızlığı için zaten alarm çalıyor olsa da bu endişeler İstanbul Gezi Parkı’nı korumak için 2013 yazında düzenlene protestoların patlak vermesinden kısa bir süre sonra iyice arttı.  Protestolar Türkiye’deki 81 ilden 78’ine yayıldı. Otosansür o kadar yoğundu ki anaakım Türkiye medyasının kendisi gösteri ve alay konusu haline geldi. Bütün bunlara rağmen Erdoğan eleştirel medyanın- ulusal ve uluslararası- kendisini ve hükümetini devirmeye uğraşan komplonun bir parçası olduğunu açıkladı. Bundan sonra bağımsız gazeteciliğin şeytanlaştırılması hız kazandı. Bağımsızlıklarını ve dürüstlüklerini savunmaya çalışan gazeteciler kendilerini işten çıkarılmış veya mesleki arafa sevk edilmiş halde buldular.

Haber yönetimleri üst düzey (siyaset kurumunun en yüksek noktalarına uzanan- dünyanın herhangi bir yerindeki düzgün bir gazetecinin rüyası olan) yolsuzluğa dair gelişen bu hikâyenin dikenli tellerle çevrili olduğunu söyledi. Dolayısıyla 2014 otosansürün daha da kurumsallaşması ve hiç olmadığı kadar içselleştirilmesiyle başladı. Türkiye’nin siyasi ve kurumsal baskıyla önleri tıkanan adanmış ve muhalif gazetecileri mesleklerini internete taşıdılar. Sosyal medya ve bağımsız haber siteleri boşluğu doldurdu. Hükümetin cevabı ise YouTube ve Twitter’ı kapatmaya çalışmak oldu ancak bunun teknik açıdan zor olduğu ortaya çıktı ve yasal olarak başarısız oldu.   

Erdoğan hala azimliydi, internet bir hedef ve hükümetin müdahalesine açık olmaya devam etti. 2013’le 2014’ün sonu arasında hükümet ulusal güvenlik dâhil olmak üzere çeşitli gerekçelerle önemli hikâyeler üzerine 20’den fazla basın yasağı getirdi. Bu sansürün normalleşmesiydi.

Gözdağı verme de normal hale geldi. Bağımsız İletişim Ağı’nın  (BiA) son 2014 raporuna göre şu anda 22 gazeteci hapiste. Son üç yılda 61’den fazla gazeteci Erdoğan’a hakaretten suçlu bulundu. 14 Aralık 2014’te, geriye kalan eleştirel medya örgütlerinden ikisine –Zaman ve STV- baskın düzenlendi, yöneticileri tutuklandı, Samanyolu Medya grubu genel müdürü Hidayet Karaca 80 günden fazladır tutuklu. Kendisine yönelik suçlamalar bir TV senaryosundan kaynaklanıyor.

Devam eden bu sürece temizlik operasyonundan başka bir şey denilemez. Türkiye medya endüstrisi sistematik bir şekilde kaliteli işgücünü kaybediyor, gazeteciliğin geriye kalan ahlakı da kayboluyor.

İşadamı gruplarını da yanına alan Erdoğan bağımlı olmanın çıkarını yükseltti: Türkiye’deki bütün medya imparatorlukları kazançlı kamu ihaleleri karşılığında medya kuruluşlarını iktidarın hizmetine sunmak zorunda. Bu, yozlaşmaya dayanan ve aynı zamanda tam bir suç ortaklığı gerektiren bir sistem. Eğer Erdoğan ve yardımcıları propaganda yayınlamak veya istenmeyen içeriği sansürlemek için en üstte yer alan yöneticileri veya editörleri aramazsa bunu medya sahiplerinin kendileri yapıyor.  

Gazeteciliğin gücün sorumsuz, yozlaşmış veya pervasız kullanılmasını engellemek için bir fren olduğu mevhumu buharlaşıyor. Araştırmacı gazetecilik hiç olmadığı kadar yok olmanın eşiğinde. Demokrasimiz şu anda, Türkiye medyasının bir adamın hırslarının soktuğu bataklıktan kurtulup kurtulamayacağına bağlı.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.