Türkiye'de iki tür medya var; biri reisin önünde secdede
28 Şubat ile günümüz medyasını karşılaştıran Çandar, “En azından kaçış yapacağımız medya vardı o dönemde. Şu anda o medya; iktidar medyası. Olmayanı da patronları itibariyle rükû halinde olan bir medya. İki türlü medya var Türkiye'de şimdi; biri reisin önünde secdede, Allah önünde demiyorum, öbürü de rükûda.” dedi. 
 
17 - 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları ve Ortadoğu’daki son gelişmeler üzerine de değerlendirmelerde bulunan Çandar’ın Aksiyon’a verdiği röportajdan bazı bölümler şöyle: 
 
-İktidara yakın medyada siz, Murat Belge ve Hasan Cemal'i hedefe oturtan yazılar çıktı. Özellikle çözüm sürecinin başlangıcında. Bu konunun bilenleri olarak engel mi görülüyordunuz? Daha önceden askerî vesayet cephesinden gelirdi bunlar çünkü.
 
Tek maddelik cevabı olan soru değil bu. Birkaç şeyi bir arada düşünmek lazım. Önem sırasına göre söylemiyorum; bir kere Tayyip Erdoğan biattan hoşlanıyor. Bu çözüm sürecini başlatacağı zaman konuyu en iyi bilen kişilerin başında ben ve Hasan geliyorduk. Ama ikimizin de ona veya herhangi bir kişiye biat etmeme özelliğini gayet iyi biliyor Erdoğan. Hâlbuki onun kafasında bir oyun planı var ve oyun planı için Türk entelijansiyasını belli bir biat kadrajı içinde kullanmak var. Bu akil adamlar onun bir örneğiydi mesela. Gayet başarılı bir şekilde uyguladı onu. Başarılıydı çünkü onların hepsi AKP'li değildi; kimisi AKP'ye muhalif, bazıları PKK'ya yakın, hatta bizatihi PKK'nın verdiği isimler ama sonuç olarak işlevleri itibariyle AKP propaganda timleri gibi çalıştılar. Erdoğan'ın bir PR başarısıdır o. Biz o tipolojiye uymuyorduk bir kere kafasında. İkincisi Kürt kamuoyu nezdinde sempati var, konuyu da iyi biliyoruz ikide bir itiraz edebiliriz; ‘hayır bu adım öyle atılmaz, şu adımı attıktan sonra şunu yapmak lazım' gibi. Tayyip Erdoğan'ın gerçek anlamda bir çözüm niyetlisi olduğundan emin değilim. Öyle olmadığı için bizim gibi çıkıntılık yapacak adamları –konuyu da iyi bildiğimizden ve Kürt tarafında da bir karşılığımız bulunduğundan– dışarıda tuttu. Ve çok da çirkin bir propaganda kampanyasıyla yaptılar bunu. “Çözüm sürecine karşıdır, bunlar silahlı mücadeleden yana, çünkü bunlar ekmeğini bu ihtilaftan kazanıyorlar, hâlbuki iş şimdi çözüm yoluna girdi, silahlar konuşursa bunlar tekrar işlevsel olabilirler” gibilerden en alçakça etiketi yapıştırarak etkisizleştirme yoluna gittiler. Bütün trolleriyle birlikte, sosyal medyada, kendi medyalarında her Allah'ın günü, bir itibarsızlaştırma ve alçakça kişilik katli operasyonlarıyla, bütün ömrü çözümü aramakla, barışçıl çözüm girişimleriyle geçmiş olan bizlere en olmayacak şekilde saldırdılar. Üçüncüsü, bu devlet bizi tanıyor, biz de bu devleti tanıyoruz. 60'lı yıllardan beri Türk siyasi hayatının bir yerlerindeyiz hep. Ben, Murat Belge, Hasan Cemal… Tanışıyoruz karşılıklı devletle. AK Parti devlet olduğu ölçüde bizim üzerimizde çarpı işareti olduğu için onu tevarüs ettiler.

-Bir nevi andıçlandınız yani bu dönemde de?
 
Tabii. 28 Şubat andıcı bunun yanında hiçbir şey değil. AKP nereden baksanız koca bir parti, iktidar ve kitlesi var. 
 
-Büyük medya desteğiyle de bunu yapıyor…
 
En azından kaçış yapacağımız medya vardı o dönemde. Şu anda o medya iktidar medyası. Olmayanı da patronları itibariyle rükû halinde olan bir medya. İki türlü medya var Türkiye'de şimdi. Biri reisin önünde secdede, Allah önünde demiyorum, öbürü de rükûda.
 
-Her an secdeye gidebilir yani.
 
Evet. Ben rükûdaki medyada çalışıyorum şimdi. Kendi grubumunkiler de dâhil 2013 yılının ilk aylarından itibaren merkez medyanın televizyonlarında ambargoluyum. Telefonla, en azından iyi bildiğim konularda bile öyle. Son bir sene içinde dünya çapında çok itibarlı kişilerle bir sürü konferansta beraber olduk, konuşmacı olarak. O kadar olay oldu, olmaya devam ediyor bu bölgede yaklaşık iki yıldır; iç siyaset analizinden vazgeçtim Ortadoğu gibi birebir ilgilendiğimiz konular yani, telefonla bile yayına alınmıyoruz, ambargo var. Çalıştığım grubun yayın organları da televizyonları da var. Rükû'da mı? Evet. Başka izahı var mı? Bayıldığım falan da yok illa çıkayım konuşayım diye, hatta konuşmamakta yarar var. 3 ay önce Musul'u alana kadar IŞİD'in Türkiye'de adını bilen kimse yoktu neredeyse, bir baktık ki meğer yüzlerce uzman varmış. Hangi televizyonu açsam 5 kişi konuşuyor. Onun için şu anda belki gözükmemekte yarar da var. 
 
 
17 ARALIK'TA ASIL DARBEYİ ERDOĞAN YAPTI
 
 
-AK Parti Gezi'den itibaren hatta daha öncesinde cemaati; paralel devlet diyerek yüz binlerce kişiyi hedefe koydu. Bir kesim üzerinden ‘zorba devlet' yeniden dolaşıma sokuldu?
 
Radikal'de yazmıştım kesinlikle patent hakkı bende; 17 ve 25 Aralık darbeydi deniyor ya ben de diyorum ki darbe ama darbeyi Tayyip Erdoğan ve AKP yaptı. 17 ve 25 Aralık'ı bahane ederek oldurmak istediği şeyi hızlandırarak bir darbe yaptı. Lui Napolyon Bonapart seçilmiş cumhurbaşkanıydı, Fransa'nın 3. Cumhuriyet'inde yanılmıyorsam; darbe yapıp imparatorluğunu ilan etti. Ve Fransız devrim takvimine göre Brumer ayının 18. günü yaptığı için bunun üzerine Karl Marks “Louis Bonaparte'ın 18. Brumaire'i diye kitap yazar. Seçilmiş bir cumhurbaşkanı olarak darbe ile imparatorluğa geçiş yapıyor. Ben de Tayyip Erdoğan'ın 17 Aralık'ı diye yazdım. Lui Bonapart'ın 18 brümeri neyse, Tayyip Erdoğan'ın 17 Aralık'ı o. Hem de seçilmiş başbakan ve sonra seçilmiş cumhurbaşkanı olarak ‘tek adam rejimini' kuracak; bunun için de devletin içinde tasfiye için bir günah keçisi bulması lazım. İşte, paralel yapı.
 
-Niyet var zaten!
 
Vardı tabii. 17 ve 25 Aralık soruşturmaları ve cemaat olgusu işe yaradı. Güvenlik bürokrasisi içindeki ve yargıda da olduğu iddia edilenlere karşı -ama yargıda ne kadar olduğunu çok iyi bilmiyoruz, çünkü cemaat deniyor başka bir şey çıkıyor, yargıdaki güvenlik bürokrasisi kadar net değil- McCarthyci bir kampanya başlatarak oradaki cemaat olgusundan operasyonel yarar üreterek darbe yaptılar. Ve bunlar darbe yapıyordu diyerek kendisinin tasarladığı rotaya Türkiye'yi, bir darbeyle hızlandırarak sokmuş oldu.
 
 
ORTADOĞU'DA TARİH YENİDEN İNŞA EDİLİYOR
 
 
-Meseleler değişse bile yine Ortadoğu'yu konuşuyoruz…
 
Ortadoğu'nun oturmamışlık hâlinin temelleri I. Dünya Savaşı sonrasına kadar gider. Yani Ortadoğu bugünkü haritadaki sınırlarıyla savaş sonrasında Osmanlı devletinin topraklarının bir bölümü üzerinde yeni bir yapılanmayla ortaya çıktı. Eş zamanlı olarak Türkiye de öyle. II. Dünya Savaşı'ndan sonra haritaya İsrail eklendi. Arap-İsrail çatışmasının Ortadoğu'daki çalkantıda kökleri vardı ama 1948'de, İsrail'in kurulmasıyla, Filistin'in ‘merkez mesele' olarak yerini almasıyla yeni bir veçheye büründü. Ortadoğu Çıkmazı, o sürecin bir halkasındaki parametrelerle yazıldı. O günden bugüne Ortadoğu çalkantılı özelliğini her zamanki gibi koruyor ama yeni bir durum var. 1. ve 2. Körfez savaşları, İran Devrimi, İran-Irak savaşı hepsini alabilirsiniz anlatmak istediğiniz teze bağlı olarak. Ortadoğu'nun şu anına ilişkin kırılma noktası ve kilometre taşı, Amerika'nın Irak'ı işgal ettiği 2003.
 
-Peki, buradan nereye gidiyoruz?
 
Onu bilmiyoruz; yalnız Ortadoğu'nun 2003'e kadar getirdiği fotoğraftan çok farklı, hatta sınır değişikliklerini içeren yeni bir fotoğraf çıkarma ihtimali yüksek. Sınırlar kalsa bile o sınırların içinden yeni sınırlar çıkacak ortaya. İlla uluslararası tanınmış, BM'de yeni ülke olarak koltuğunu almış yeni sınırlar şart değil. Irak ve Suriye'nin aldığı şekil, hakeza Libya,
Yemen, İsrail-Filistin'in durumu, parçalanma hâli, iç bölünme hâli, savaşlar, savaşlar içinde savaşlar… Bölgenin uzunca bir süre boyunca bu hâlde olabileceğini, savaşlarla sarsılacağını, yerkabuğunun yerine oturmayacağı, jeoloji tabiriyle tektonik sarsıntılar, artçı depremlerle yol alabileceğini görebiliyoruz. Nasıl bir fotoğraf çıkacağını bilen ve bilebilecek olan var mı? Sanmıyorum. Şu anda inşa hâlinde bir tarih atölyesi Ortadoğu. Nasıl bir mimari, nasıl bir yapı çıkacak kestirmek mümkün değil. I. Dünya Savaşı sonrasında oturtulmuş, II. Dünya Savaşı sonrası İsrail'le pekiştirilmiş olan Osmanlı yüzyılları sonrasının düzeni kalktı. Ama başka bir düzen henüz ikame edilmedi.
 
 
-Ne zaman itibariyle kalktı? 
 
 
2003 itibariyle. Irak'ta olan çok önemliydi. Aşağı yukarı Abbasi döneminden itibaren yaklaşık bin küsur senedir hükmetmiş olan Sünni iktidar merkezli yapı ortadan kalktı. Arkasından Arap Baharı denen hadise… Sünni Arap dünyasındaki büyük spazmların içinden gelen ve ortaya çıkan şey, bölge çapında mezhep çatışmasıdır. Mezhep çatışması, tarihin hiçbir döneminde olmadığı çapta ve keskinlikte cereyan ediyor. Mart ayında Süleymaniye'de açılış konuşmasını Ahmet Davutoğlu'nun yaptığı uluslararası konferansta benim konuşma başlığım, ‘Mezhep çatışması ve bölgenin geleceği' idi. Bağdat'ın ve Erbil'in Sünni, Şii, Kürt bütün ileri gelenleri, Amerikalı, İngiliz uzmanların, büyükelçilerin olduğu bir toplantıydı. O dediğimi Amerikan dış politikasının önde gelenlerinden Richart Hass bu ay söyledi. Ortadoğu'da özellikle Suriye Irak ekseninde bugünlerde cereyan eden ve bölge çapında yeni bir paradigma ortaya çıkartan mezhep çatışması, Avrupa tarihinin 17. yy'da yaşadığı 30 yıl savaşlarının 21. yüzyılda bölgemizdeki yansımasıdır. 30 yıl savaşları Vesfalya barış antlaşmaları dizisiyle noktalandı. O düzen, iyi kötü bugüne kadar belli rötuşlarla hükmünü icra ediyor. 30 yıl savaşları, Protestan-Katolik savaşıydı. Ve 30 yıl sonra onu durduran gelişme, dünyanın çehresini belirleyen bir düzen olarak belirledi. Müslüman ülkeler ve toplumlar olarak Ortadoğu'da ve yaklaşık 400 yıl gecikmeyle, yeni şartlar altında tabii, yeniden yaşıyoruz.
 
 
-İddialı bir tez ama değil mi?
 

Bir analoji. Benzerlik anlamında söylüyorum. Elbette farkları olacaktır. 
 
-Korkunç bir şeyi hatırlatıyor çünkü. IŞİD mesela bunun örneği mi?
 
Tezahürlerinden. Sünni-Şii mezhep çatışması zemini üzerinde ve daha önemlisi yaklaşık 100 yıl hüküm süren bir Ortadoğu düzeninin çökmesi döneminde ortaya çıkmış bir vakıa. İki şeyin izdivacı var burada. Bir; yüzyıla dayanan Sykes-Picot'dan önce 1916'da kurulan, Osmanlı'nın son dönemlerinden neredeyse yüz yıl hüküm süren bir düzen bölgede çöküyor ve mezhep çatışması baş gösteriyor. İkisinin kesiştiği noktada birtakım yan ürünleri var. Bir tanesi IŞİD.
 
 
-Başka neler var?
 
 
Irak ve Suriye'deki durum. Yemen, Arabistan Yarımadası… Yemen kuytu bir yerde sayıldığı için Irak ve Suriye gibi dikkat çekmiyor. Eski Yunan ve Roma tarihinden bu yana İran-Akdeniz ya da Körfez-Akdeniz arası, Asya, Avrupa ve Afrika'yı birbirine bağlayan bir kavşak, aynı zamanda üç semavi dinin çıkış ve buluşma yeri. Uluslararası ticaret yolları, bir taraftan enerji hatları var. Emlakçı bakışıyla gayrimenkul değeri yüksek bir yer tabii. Çin ve Hindistan gibi yeni emlakçılar için de öyle. Yemen'deki durum niye bu kadar dikkat çekmiyor diye söylüyorum. Yemen'deki gelişme biraz daha yukarı Arabistan'ın merkezi olan Suudi Arabistan'a kayarsa o potansiyel var. Bahreyn o sivilcelerden biriydi. Şu anda bizim Suriye'de, Irak'ta tanık olduğumuz durum, Suudi Arabistan'a indiği an, oraya yayılmasının sadece Suudi Arabistan'ın çöl havzasının doğu vilayeti olması, yaşayanlarının çoğu Şii olmasından kaynaklanmıyor; veliaht prensin kral kadar neredeyse yaşlı olduğu, 80'li 90'lı yaşlara dayanmış. Bu hâl, Suudi Arabistan'ı mezhep çatışması ikliminin yol açabileceği gelişmeler ve sarsıntılarla çok büyük çalkantı içine sokar. Çünkü orası bir yönüyle petrol ve doğalgaz rezervleri bakımından önemli. Üretim açısından demiyorum. Çünkü Amerika'nın başlattığı kaya petrolü ve gazı bölgenin önemini azaltıyor. Türkiye'de pek çok kişi farkında değil ama bir de öyle gelişmeler var." 
 
Kaynak: Cihan



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.