İçgüvey kalem erbabı ve Kurye gazeteciliğin utancı!
Mektup Vak’asını, Vakanüvisler bu devrin siyasetinin, medyasının ve iktidarının “utanç dönemi” olarak nakledecektir, gelecek nesillere!
Gülen’in “ıslak imzalı” mektubu, siyasetin hangi odaklardan yapılandırıldığını, ülkenin nasıl yönetildiğini, devlet mekanizmasının nasıl işlediğini ortaya koyuyor.

Tüccar gazeteciler vardı, iş takipçisi gazeteciler vardı, ihaleci gazeteciler vardı, şantajcı gazeteciler vardı, avantacı gazeteciler vardı, muhbir gazeteciler vardı, yandaş ve yalaka gazeteciler vardı…vardı ve vardı, ama bu sonuncusu mesleğin utanç şahikası oldu: Kurye gazeteciler!

\"\"

Devletin Cumhurbaşkanı, Devletin Başbakanı ve devletin paraleli olduğu iddia edilen bir yapının hocaefendisi…
Aralarında bir kavga yürütüyorlar. Bir iktidar savaşı.
Bir taraf, 11 yılını tek başına iktidar olarak geçirmiş, 12’inci yılında “iktidar olmadığının, olamadığının, yönetmediğinin, yönetildiğinin” farkına varıp, kâbusla uyanıyor, “paralel, paralel, paralel”… diye sayıklıyor.

Panik ve korkuyla saldırıyor. 11 yılda onlarca kez değiştirdiği valileri, emniyet müdürlerini, dinlemecileri, sorgucuları, yargıcıları, takipçileri değiştirmeye çalışıyor.

\"\"

Halbuki hepsi yedekli, kendi getirdiklerini, kendi götürüyor yine iktidar olamıyor.
Diğeri, devletin zirvesi. Tepesi. Doruğu! Çankaya’nın mukimi, hakimi!
Bir gazeteciyi çağırıyor, “git aralarını bul, sulh olsunlar” diyor.
Gazeteci devletin cebinden mi, kendi cebinden mi, Hocaefendinin cebinden mi, patronun cebinden mi bilinmez taa Pensilvanya’ya uçak biletini alıp yola revan oluyor.
Hatır, sohbet muhabbetten sonra sadede geliyor; Sulh olsanız, silahları, vaazları, dua ve bedduaları toprağa gömseniz. Muhterem beyefendi istirham ediyor!
Hocaefendi hay hay diyor başlıyor anlatmaya.
Kurye gazeteci diyor ki; bir de bunu ıslak imzalı kâğıda döküp bir nağme yazsanız, ben de vazifemi huzur-u kalb ile tekamül ettirmiş olsam?
Hocaefendi hay hay diyor; Muhterem Efendim, Güzel İnsan, Değerli Cumhurbaşkanım diye başlıyor yazmaya…
Kurye gazeteci, nağmeyi alıp getiriyor, muhterem muhataba “tevdi” ediyor. Nağmenin muhtevası hakkında “paralel, paralel, paralel” diye sayıklayana da bilgi veriyor.
“Paralel, paralel, paralel” diye sayıklayan da kalkıp bunu “içgüvey medyası” olarak topladığı kalem erbabına fâş ediyor; Bana ıslak imzalı nağme gönderdi, aman diledi diye…
İçgüvey medyasının kalem erbabı başlıyorlar ekran ekran gezip nağmeyi muştulamaya. Hocaefendi, aman diledi, sensin dedi, nedamet ya sultanım diye ağlaya ağlaya yazmış vs.
Derken, gün doğmadan, Pensilvanya’da sabah olmadan, Denizlide horozlar ötmeden el cevap:
O mektup sana değil, mağrurlanma, kabarma, kabadayılanma, otur oturduğun yerde!
Yazılsa seyirci rekoru kıracak komedi olur.
Devletin düştüğü halleri mi, medyanın düştüğü halleri mi, koskoca Cumhurbaşkanının, koskoca Başbakanın düştüğü halleri mi, bir kurye gazeteciden umar olmaları mı, medet ve himmet beklemeleri mi? Hangisi, hangisi, hangisi yazılmalı?
Bir gazetecinin işi kuryelik midir? Habercilik midir?
Cumhurbaşkanı, devletin başı, elçisi, memuru, mutemeti mi kalmadı da bir kurye gazeteciden medet umar?
Bu ne muhabbet, bu ne samimiyet, bu ne himmet, hararet?
Başbakan şimdi de “Batsın böyle gazetecilik?” der mi, demez mi?
Dili döner mi, dönmez mi?
Nutku tutuldu mu, tutulmadı mı?
Böyle bir gazetecilik, böyle bir devlet var mı?
Kuryelerle gazetecilik yaşar mı, yoksa ruhuna Fatiha mı?
zülfikar doğan
korhaber
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.