Can Dündar yazdı: Yazı Halden Anlamalıdır

Yılbaşı gazetelerini okuyunca bir kez daha fark ettim ki medyadan geniş kitlelere seslenmenin önemli bir zorluğu var:
Bir ölü evine taziyeye gitseniz, acıyı paylaşan bir hicranla selamlarsınız evdekileri...
Yılbaşı eğlencesine sere serpe coşkuyla gidersiniz.
Hasta ziyaretinin haleti ruhiyesi başka; maç hezimetininki başkadır.

***

Lakin tek başınıza bir odada oturmuş yorum yazıyorsanız, stüdyoda TV ekranında ya da radyo mikrofonunda sohbet ediyorsanız, hangi eve, hangi koşullarda girdiğinizi bilemezsiniz.
“Okur” ,“dinleyici” ya da “seyirci” denilen kitle, tanımadan yazıştığınız bir mektup arkadaşı gibidir.
Ne halde olduğunu, sizi hangi koşullarda okuduğunu, dinlerken zihninde neler uçuştuğunu bilemezsiniz.
Ve böyleyken boşluğa bıraktığınız sözcükler, kimi zaman tam onun ruh haline denk düşer, yüreğinden fetheder; çoğu zaman ise nece olduğunu bile kestiremediği yabancı bir lisanmış gibi yabancı düşer, hatta gücüne gider.

***

Bir hastane odasının refakatçi sandalyesinde, iniltilerle sabahlamışsınızdır. Uykusuzluktan mor halkalarla harelenmiş gözlerle nihayet güneşe kavuşmuşken radyodaki pür neşe ses, sahte bir işveyle, “Hadi, tembellik etme, kalk artık” diye dürtükler.
Gece sel basmış bir evi süpürenlerin ekranında cömert dekolteli sunucu, bu yılın herkese huzur getireceğine dair kehanetler döktürür.
31 Aralık gecesini kuytudaki bankamatik kulübesinde geçiren berduş, zemine serdiği gazetede, yılbaşı partisinden sonraki sabah ayılmak için önerilen reçeteleri okur.
Okurlarınıza, sevdikleriyle upuzun bir ömür dileyen satırlarınız gider, önceki gece babasını yitirmiş birini vurur.
Sevdalısından yeni ayrılmış kadın, spikerin “Hadi saat 12... şimdi sokulun birbirinize” diyen sesiyle kahrolur.

***

Ekranda, mikrofonda konuşan, yorum karalayan insan, aslında yankı tepesine çıkmış, uçsuz bucaksız bir ovaya sesini bırakmıştır.
Anlattığı kendisidir.
Sabahları tembellikten kalkamayan da odur; yılbaşı ertesi midesinde kramplarla uyanan da...
…sevdikleriyle upuzun bir ömür arzulayan da...
…az sonra sevdalısının koynuna sokulacak olan da...
Lakin bir refakatçi sandalyesinde sabahlamamışsa hiç; evini bir gece yarısı sular içinde bulmamışsa; modern bankamatik kulübelerinin geceleri ne işe yaradığına kafa yormamışsa; çok yakın birini yitirmemiş ya da ölesiye sevdiğinden bir anda kopup alabora olmamışsa, sadece kendi bildiği dilden çalıp söyler kalemi...

***

Oysa bu anlamda “çok dil”bilmelidir kalem erbabı...
Daha demin morgda evladının cesedini teşhis etmiş bir babanın dilinden anlamalıdır.
Tecritte bir müebbedin terk edilmişliğini kelimeye dökebilmelidir.
Reklamlar hep bir ağızdan alışveriş seferberliği ilan etmişken o, haciz yemiş bir biçarenin yardımına koşabilmeli, onu çıktığı tabureden indirebilmelidir.
Gazetede yazanın, televizyonda, radyoda konuşanın, geniş bir ovaya bıraktığı sesinin, morga, zindana, hasta yatağına, taziye evine, yetimhaneye, intihar taburesine de uzandığını bilme yükümlülüğü, sorumluluğu vardır.
Yazı, ancak o zaman zalimler için iddianame, mazlumlar için barınak, yaralılar için merhem olabilir.
Eski itibarına kavuşabilir.
Not: Eski yılı hasta yatağında yılbaşı şenliklerini izleyerek uğurladığım için, bu ruh halime uygun eski bir yazımı paylaştım.
Affınıza sığınarak ve yeni yılın her şeyden önce sağlık getirmesini umarak…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.