Ali Kırca: Ben değil, televizyon beni bıraktı

Anchorman Ali Kırca, yeni piyasaya çıkan "Öteki Bahçe" kitabında Türkiye'nin yakın tarihini anlattı. "40 yıl boyunca sadece televizyon haberciliği yaptım. Kendimi hiçbir zaman gazeteci olarak tanımlamadım" diyen Kırca, televizyonlara veda etmesi hakkında, "Ben bırakmadım televizyonu. O beni bıraktı!" diye konuştu.

"Medyada köklü bir değişim yaşanıyor" diye konuşan Kırca "Bizim başladığımız dönemde bir önceki dönemi sürdürebilmek nasıl mümkün değilse, şimdi de bizim dönemin habercilik modelini sürdürebilmek mümkün değil. Birand, Uğur ve benim dönemimden söz ediyorum. O anchorman'lik modeli artık istenmiyor. Seyirci istiyor ama siyasi iktidar karşı" ifadelerini kullandı.

Hürriyet gazetesinden Ayşe Arman'a konuşan Ali Kırca 20 yıllık anchormanlik hayatını, yaşadıklarını ve yeni kitabını anlattı. Arman'ın "Ali Kırca: Hayır, kadınlar değil! En büyük hayranım 0-2 yaş arası bebeklerdi" başlığıyla yayımlanan (26 Ekim 2014) söyleşisi şöyle:

Ali Kırca: Hayır, kadınlar değil!
En büyük hayranım 0-2 yaş arası bebeklerdi

"Ali Kırca roman yazdı!" dediklerinde merak ettim.

400 sayfalık bir roman.

Adı 'Öteki Bahçe'.

Kolay okunuyor.

Kasmadan, germeden, sıkmadan 'cırt' diye ilerliyor.

Hepinize tavsiye ederim.

Özellikle 6-7 Eylül olaylarını, Kanlı Pazar'ı, 1 Mayıs 77'yi gözünüzde canlandırabileceğiniz kadar ayrıntılı anlatıyor.

Yakın tarihi, gayet güzel ve canlı anlatıyor.

Ve bize empati yapmanın, kendini başkalarının yerine koymanın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor.

Sonu sürprizle biten bir kitap.

Gerçekten şaşırtıcı.

Benim için, 40 yıllık usta bir televizyoncunun bir romancıya dönüşmesi de şaşırtıcı.

Gerçi o kendini bildi bileli edebiyatla ilgiliymiş.

Hayatını anlamlandırmak istediği için bu romanı yazmış.

Konuşurken fark ettim ki, artık nesli tükenen harika bir kuşaktan o. Artık öyle insanlar çok yok. Bu kadar donanımlı, bu kadar birikimli. Kimse boşuna Ali Kırca da olmuyor, sohbetine doyum olmuyor.

Siz Ali Kırca'sınız. Bu ülkenin televizyon tarihine ismini altın harflerle yazdırmış insanlardan birisiniz. Televizyon star'ımızsınız. Anchorman'siniz. 'Siyaset Meydanı', Türk televizyon tarihine dövme gibi kazındı, bir döneme damgasını vurdu. Ama siz, "Elveda televizyon" dediniz ve şimdi roman yazıyorsunuz. Bu nasıl olur?

Öncelikle saydığın sıfatlarla kendimi çok fazla bağdaştırmak istemediğimi söyleyeyim!

Neden?

O sıfatlar insana ağır ve çok gelir de ondan.

İyi de siz sadece Ali değildiniz ki hiçbir zaman...

Olabilir ama bu benim tercihim değildi. Ekmek parası için televizyoncu oldum. Başka şansım yoktu!

Nasıl yani?

40 yıl boyunca sadece televizyon haberciliği yaptım. Kendimi hiçbir zaman gazeteci olarak tanımlamadım. Ama istediğim bu muydu, tartışılır. Benim para kazanmam lazımdı, çeşitli işlere başvurdum, sadece TRT'de iş bulabildim.

Başka nerelere başvurmuştunuz?

12 Mart darbesinden sonra Bahriye'den ayrılınca parasız kaldım. Ailemin ekonomik durumu bozulmuştu. Cep harçlığım bile yoktu. Bir taraftan Tıp Fakültesi'ne devam ederken, bir taraftan da ilaç reprezantı olmak için bir ilaç şirketine başvurdum. Prezentabl bulmadıklarını söylediler, olmadı, tipimi beğenmemişler! Sonra büyük reklam ajanslarından birine, hadi söyleyeyim adını, Manajans'a gittim...

Onlar da mı almadı?

Hayır! Metin yazarı olabilecek kabiliyette görmediler. O da olmadı.

Televizyoncu nasıl olabildiniz?

Tamamen şans eseri! O zamanlar televizyon haftada üç gün, üç saat yayın yapabiliyordu. O yayınlardan birinde, tesadüfen eleman arandığını duydum. Ertesi gün Harbiye'deki Radyoevi'nin kapısını çaldım. O duyuru hayatımın akışını değiştirdi. Sonra da tam 40 yıl bu işi yaptım.

Deli olmak şarttır!

Peki bunca yıldan sonra birbirinizden nasıl koptunuz?

Ben bırakmadım televizyonu. O beni bıraktı! Ama herhangi bir olumsuzluk aramıyorum arkasında. Kanal sahip değiştirdi, yeni sahipler de benimle çalışmak istemedi.

İstediğiniz şartlarda bir teklif gelirse devam eder misiniz?

Ha bak, onu düşünürüm! Ben 20 yıl anchorman'lik yaptım. Bu ne demek biliyor musun? 20 yıl boyunca, her gün aynı saatte, tam 19.00'da ekranın önünde ve kameranın karşısında olmak zorundasın demek. Bunu yaptım.

Bir tür 'tutsak' hayatı yani...

Evet, zor bir şey. Temel fıkrasındaki gibi "Deli olmak şart mıdır?" Evet, 20 yıl anchorman'lik yapmak için, biraz deli olmak şarttır! Şimdi geriye dönüp baktığımda, nasıl yapabilmişim ben de şaşırıyorum. Bu ülkede bunu, hiç aksatmadan 20 yıl boyunca yapan başka kimse yok.

En zor kısmı neydi?

Kendi hayatından vazgeçmek! Her akşam, kendi hayatını bir tarafa bırakıp, sanki sen haberden başka hayatı olmayan biriymişsin gibi, insanların karşısına çıkmak... "Alıp başımı gideyim!" diyemezsin. O saatte bir konserde, bir tiyatroda, bir sinemada olamazsın. O an, o dakika hep orada olmalısın, kameraların karşısında. Ama öyle bir iş yapıyorsun ki, bunları düşünemiyorsun bile, o akışa kapılıp sadece yapıyorsun.

Televizyondan ayrılmak zorunda kalmanızı siyasi sebeplere mi bağlıyorsunuz?

Siyasi açıdan da bakılabilir ama başka bir sürü faktör de söz konusu. Medyada köklü bir değişim yaşanıyor. Bizim başladığımız dönemde bir önceki dönemi sürdürebilmek nasıl mümkün değilse, şimdi de bizim dönemin habercilik modelini sürdürebilmek mümkün değil. Birand, Uğur ve benim dönemimden söz ediyorum. O anchorman'lik modeli artık istenmiyor. Seyirci istiyor ama siyasi iktidar karşı. Fakat bu, yalnız bize özgü bir şey de değil.

Nasıl yani? Tüm dünyada da böyle bir değişim mi söz konusu?

Amerika'da da anchorman'ler dönemi vardı, ağır abiler, özellikle de üç ağır abi: Peter Jennings, Tom Brokaw ve Dan Rather...

Şimdi yaklaşım farklı

Birand, Uğur Dündar ve siz gibi...

Evet. Bak, çok hazin bir benzerlikten söz edeyim. Peter Jennings son derece karizmatik bir anchorman'di. Kanser oldu. Bu hikâye sana birini hatırlatıyor mu? Televizyona çıktı mücadelesini anlattı, devam edeceğini ve ekranlara döneceğini söyledi. Ama dönemedi. Onun ölümü sanki bir dönemin artık bitmekte olduğunun işareti oldu. Jennings'in ardından Tom Brokaw ve Dan Rather da sırasıyla anchorman'liği bıraktı.

Sizin üçünüz için de benzer şeyler söz konusu mu? Mehmet Ali Birand'ın ölümü, bir dönemin kapanmasının başlangıcı mı oldu?

Uğur adına konuşamam tabii. Ama şöyle bir şey var: Bizim yaptığımız anchorman'lik modelini taşımak televizyonlar için zor. Arkada koca bir ekip var. Kanallar aynı zamanda o ekibi de taşımak zorunda. Özellikle ATV döneminde öyle bir haber merkezi kurmuştuk ki, Avrupa'nın büyük başkentlerinde, hatta Amerika'daki şehirlerde bile temsilciliklerimiz vardı. Artık böyle ekipler yok. Her şey daha ucuza mal edilmeye çalışılıyor. Başka bir yaklaşım var şimdi.

Ağaçlar ayakta yorulur!

Siz üçlü bir sacayağıydınız. Nasıl bir ilişkiydi o?

Ben hem Birand'a hem Uğur'a yakındım. Onların adına bir şey söylemeyeyim ama ben ikisiyle de dosttum. Uğur'la TRT'nin ilk yıllarından arkadaşız. Birand'la sonradan tanıştık. 1985'te de 32.Gün'ü başlattık. Sadece üç kişiyle. Ben ayın 15 günü Brüksel'deydim. Yıllar içinde farklı kanallarda, rekabete dayalı farklı işler yapmamıza rağmen, birbirimize hep destek olduk. Her başarılı işten sonra birbirimizi aradık. Çünkü biz bu yolculuğa beraber çıkmıştık. En son Sky Türk'e bir programa geldi Mehmet Ali. Haber verdiler yanına gittim. Ölümünden 15 gün önce. Yine takıldık birbirimize. Kucaklaştık. Meğer son kucaklaşmamızmış. Koluma girdi ve dedi ki, "Ulan sıkı dur! Sen gidersen ben de giderim!" Aslında birimizden biri giderse, diğeri de gider demeye getirdi. Haklı da çıktı, onunla birlikte bir dönem de bitti!

Şu anda televizyon izliyor musunuz?

Çok fazla bakmıyorum. Doğrusu içimden gelmiyor. Ama yanlış anlaşılmasın, televizyon haberciliğinde başarılı arkadaşlar var. Bizden daha değişik ve farklı biçimde yapmaya başladılar işi. Özellikle de kadın haberci arkadaşlarımızın başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Kendinizi yaşlanmış ve yorgun hissediyor musunuz?

Yaşlanmış değil ama yorgun hissediyorum. Yorulmamak mümkün değil. 20 yıl aralıksız yapılan bir işin yorgunluğu bu. Ağaçlar ayakta yorulur! Ben de ayakta yoruldum. Hem metafor olarak söylüyorum hem de gerçek anlamda. 10 saate yakın Siyaset Meydanı sunuyordum ayakta...

Medya, sandığımız kadar etkili değil

Her şeyin belirleyicisi değil. Ne sevaplarımızın ne de günahlarımızın başlı başına müsebbibi medya. Toplumların kendi dinamikleri var. Tarih, kendi akışı içerisinde akar. Medya onu görür, görmez, yönlendirmeye çalışır, çalışmaz ama tarihin akışını değiştirmeye gücü yoktur.

Şunu diyor musunuz: "Bu dönemde zaten televizyon haberciliğini istediğim gibi yapamayacaktım. İyi ki yapmıyorum!"

Televizyon haberciliğine yaklaşımın farklılaştığı bir dönemdeyiz. Başka türlüsünü yapmak beni kesmez! Birtakım talepler, davetler oldu ama kabul etmedim.

Hep yazdım, çizdim

Boşluğa düştünüz mü?

Asla! Ben hep kendime yeni alanlar yaratmayı bildim. Mesela geçici bir dönem Galatasaray İletişim Bölümü'nde çalıştım. İlginç bir deneyimdi ama futbolun dinamikleri farklı olduğu için ayrıldım. Romana o dönemde başladım. İnsanın hayatında, hayatını anlamlı kılacak şeylerin olması gerekiyor. Gerçekleri, haberlerle anlatamadığınız zaman, onu anlatmanın başka bir yolunu bulmak zorundasınız.

Edebiyat da bu yollardan biri, öyle mi?

Evet ama ben edebiyatçı olmaya karar vermedim. Zaten 20 yaşından beri edebiyatın içindeyim. Hep yazdım, çizdim. Asıl işim yazıp çizmekti. Televizyon bir şekilde önüne geçti. 20 yıl televizyon haberciliğindeki hatıralar yerine, üst üste yığılmış 20 romanım olsaydı daha mı iyi olurdu diye düşünmüyor değilim. Neyse ki, hiçbir şey için geç değil! Bunun çok iddialı bir alan olduğunu biliyorum. Türkiye'de bu işin çok büyük ustaları var. Dostluklarını kazandığım için büyük gurur duyduğum insanlar. Mesela dün Yaşar Abi (Yaşar Kemal) aradı. Çok güzel şeyler söyledi romanımla ilgili. Bundan daha büyük mutluluk yok.

Yazarken iki yerde ağladım

'Öteki Bahçe'yi yazmaya ne zaman, nasıl karar verdiniz?

Heybeliada'dan yola çıkan ve oradaki birkaç kahramanı esas alan bir roman yazma fikrim hep vardı. Fonda da o dönemi, 68 kuşağını, Ada'nın ve okulun gerisinde kalanları, içinde yaşananları anlatmak istedim.

Nasıl yazdınız?

İki roman yazma tarzı var. Birincisi, romanı baştan sona kurgulayarak, kahramanları tek tek, ev mimarisi çizer gibi planlamak, finali bile yazmaya başlamadan biliyor olmak... İkinci tarz, hikâyenin seni alıp sürüklemesi. Planlamadan yazdığın için içinden çıkanlara şaşırıyorsun. Benimki, ikinci şık. Bu romana üç kahramanla başladım ve "Aslında Ada'nın en güzel zamanı sonbahardır!" diye bir cümle yazdım ve gerisi çorap söküğü gibi geldi.

Bu romanla anlatmak istediğiniz şey neydi?

Romanın ana kahramanı, sırların peşine düşerken, o sırları çözmek kadar, kendi hayatını da anlamlandırmaya çalışıyor. Ben de hayatımı, bu kitapla anlamlandırmaya çalıştım. Başka alanlarda yol, yöntem ve mecra bulamazsanız, edebiyatla bunu yapmaya çalışırsınız. Eskiden hakikatleri haberlerle anlatırken, şimdi hayallerle anlatmaya çalışıyorum. Ve o hayallerin, haberlerde anlattığım hakikatlerden daha gerçek olduğunu fark ediyorum. Hayal, sonunda gerçeğin kendisinden daha fazla hakikate dönüşüyor!

Kolay mıydı, zor muydu yazmak?

Eğer aynı anda başka işler yapmasaydım, bir ayda biterdi. Çok hızlı yazıyorum ben. Şimdi altı ayda bitti. Ama 10-15 gün hiç bakmadığım zamanlar oldu. Döndüğümde de garip duygular içerisinde oluyordum. O kahramanları orada yapayalnız öksüz bırakmışım gibi. Evde kimsesiz kalmış çocuklar gibi çığlık çığlığa bağırıyorlardı sanki. Yazarken, etkilendiğim yerler de oldu. İki kere ağladım. Başlarda yer alan o intihar mektubunda, bir de Leyla'nın mektubunda. Yazmak tuhaf bir serüven, kendini bırakıyorsun ve birtakım şeyler yazıyorsun. Aslında onları sana neyin yazdırdığını tam olarak bilmiyorsun. Mesela gece ikide yazıp, bilgisayarı kapatıp, sonra sabah tekrar açtığımda, "Bunu ben mi yazdım?" diye şaşırdığım zamanlar oldu...

Öteki Bahçe

'Öteki Bahçe' aslında bir arka kapak hikâyesi. Sırrı, arka kapağa doğru çözülen bir kurgu. "İlk gördüğünü gerçek sanma, hiçbir şey göründüğü gibi değildir!" diyen bir roman...

Siyaset Meydanı'na 50 bin kişi konuk oldu

Sizin hakkınızda hiç abuk sabuk şeyler yazılmadı. Bu nasıl bir şey? Sizin dokunulmazlığınız mı var? Saygı duydukları için mi? Siz, 'magazin' de olmadınız hiç? Nasıl başardınız?

Onu bilemem...

Size ilişmedi kimse...

Ben hep haberci kimliğimle var oldum. Ya da köşe yazarı. Zaman zaman bunlara türkücü kimliğim de eklenmiş olabilir belki. Şimdi de romancı kimliğimle varım. İnsanlar beni hep yaptığım işle değerlendirdiler. Bu dokunulmazlık meselesi benimle ilgili değil bence, 'Siyaset Meydanı' öyleydi. 90'larda başladığında Türkiye'de pek çok şey tabuydu. Konuşulması yasaktı. Kürt meselesini konuşmak yasaktı. Darbeleri eleştirmek yasaktı. Askeri eleştirmek yasaktı. Bunların hepsi yapıldı. Sabah 6'larda biterdi program. Siyaset Meydanı'nda, Türkiye'nin çok önemli kanaat önderleri olurdu, taraflar olurdu. Tarafların temsilcileri ya da onlar adına fikir üretenler değil. Gerçekten sorunların içinde olanlarla birlikte bir tartışma yürütürdük. Bir program sonrası Ahmet Altan dedi ki, "Bunları dışarıda söylüyor olsak şu anda kolumuza kelepçeyi takıp bizi içeri atarlardı! Oysa burada bize koruma çemberi oluştu!" Gerçekten de öyleydi! Ben o çemberin sadece Siyaset Meydanı'yla kalmadığını, doğru yapılan bir işi bozmamak adına Türkiye'nin her kesiminin, her bireyinin yapılan o işe saygı duyduğunu düşünüyorum. 20 yıl böyle bir şey yapabilmek hakikaten dünya rekoru. Bugün arkadaşlar çok iyi işler yapıyorlar ama hep aynı insanları görüyoruz tartışma programlarında. Oysa Siyaset Meydanı'na 20 yılda tam 50 bin konuşmacı katıldı.

Gerçek ile kurgu iç içe

Roman, sizin hayatınızdan gerçek kesitlerle, hayal gücünüzün karışımı bir kurgu... Siz, romanın kahramanı Metin misiniz?

Hem evet hem hayır! Olayların bir kısmı gerçek, bir kısmı değil. Tamam, ben de o Bahriye mektebindeki insanlardan biriydim. 12 Mart'ta dava açıldı hakkımızda. Beraat ettik ama Bahriye'den ayrılmak zorunda kaldık. Tesadüfen bu romanı yazarken, Sahaflar'da, o yılların gazetelerinden birinde, bizim Selimiye'de görülen davamızın karar haberini buldum. "84 sanıktan 69'u beraat etti" yazıyordu. Söylemek istediğim şu: Gerçek olayları, büyük ölçüde değiştirerek başka bir kurgu içine oturttum.

6-7 Eylül, Kanlı Pazar, 1 Mayıs 77

Kitapta, 6-7 Eylül'ü, Kanlı Pazar'ı, 1 Mayıs'ı çok ayrıntılı anlatıyorum. Anlatmamın sebebi var. Bugünün kuşaklarına, gençlerine, "Buralarda, bunlar da oldu. Bakın Gezi'nin bir başka tarihi de var!" diyebilmek.

Üçlü aşk sarmalı

Romanda bir de üçlü aşk sarmalı var...

Evet. Romanı okuyup, "Üç adamın aynı kıza âşık olması mümkün mü?" diyenler oldu. Sizin gazetede güzel bir haber yayımlandı. Üç edebiyatçının aşkı. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar hepsi aynı kadına, Tomris Uyar'a âşık olmuş. Demek olabiliyormuş! Bu benim için müthiş bir doğrulama oldu.

3 erkeğin de Leyla'ya âşık olma sebepleri farklı...

Doğru. Biri, çocukluğundan beri onunla birlikte. Arkadaşlık ve hissettiği yakınlığı aşk zannediyor. Birininki 'zannetmek.' Birininki 'yasak.' Yasak olduğunu biliyor. Diğeri de o yasağı kendine koyuyor. Kendine koymasa ne olurdu bilemeyiz. Öteki, o yasağı aşabilir miydi onu da bilmiyoruz. Birincisi gerçekten arkadaşı mıydı, onu da bilmiyoruz. Üç erkek de bunu çözümleyemeden ya bitiriyorlar ya da sonsuz bir nehrin akışına kendilerini bırakıp, savrulup gidiyorlar.

Sizinle süt içiriyoruz

Kadınlar sizi hep çok beğendi ve farklı yaştan kadınlar...

Katılmıyorum.

Nasıl katılmıyorsunuz?

Kadınlarla ilgisi yok olayın. Gerçekten yok. Benim en büyük hayran grubum 0-2 yaş bebekler. İnanılmaz ama öyle...

Hadi canım...

Valla öyle. Anneler babalar yazdılar. Tonlarca öyle mektup, e-mail var. Ben ekrandayım, bebekleri karşıma koyuyorlar, onlar da ellerinde sütleri beni izliyorlar. Anne babaları yazıyor. "Sizinle yemek yediriyoruz. Sizinle süt içiriyoruz. Uykuya da sizinle yatırıyoruz. Çok teşekkür ederiz" diye.

Siz nasıl açıklıyorsunuz bu durumu?

Açıklayamıyorum. Açıklamam da gerekmiyor. Ama hoşuma gidiyor!

Metin Oktay'a hayrandım

Siz, romandaki Metin'siniz. Ya da ona benzeyen taraflarınız var diyelim. O ismi nasıl seçtiniz kendinize?

Metin Oktay'a hayrandım, bana Metin derlerdi, lakabım olmuştu. Romandakine benzer bir maç yapıldı. Gerçekten de Fenerbahçe geldi. Okuldan mezun birinin jübilesi için. 11'ler kuruldu, bir de sanatçı çağrıldı. Ben de Metin'im ya, takıma koydular. Metin Oktay'a hayranım, futbolu çok seviyorum ama çok beceriksizim! Jübile maçı olduğu için 6-5 maç devam ediyor. Dediler ki, "Dostluk maçı, berabere bitsin. Sen bir penaltı at, 6-6 bitsin!" Topu alacağım, ceza sahasına girdiğimde düşürecekler, hakem penaltı verecek. Aksi gibi ben ceza sahasına daha giremeden düşürülme gerçekleşti. O kadar beceriksizim. Tekrar tazelendi, maç uzuyor, son anlar. Sonra penaltı noktasına top kondu, herkes bana endişeyle bakıyor, "Bu atamaz!" diye. Kaleciye gitti birisi dedi ki, "Sen sağa yat!" Birisi de bana dedi ki "Sen sola at!" Ancak öyle gol oldu. Metin adı oradan geliyor yani!

Deniz Gezmiş yaşıyor olabilirdi

Romanda pek çok insana selam gönderdim. Biri de bizim mahkemenin tonton, gözlüklü hâkimi Remzi Baba'ydı. Bizi beraat ettiren hâkim. O, darbe günlerinde, darbeye karşı hukuk direnişini yapmış bir babayiğittir. Biz de 146-1'den idam talebiyle yargılanıyorduk. Ankara'da Deniz Gezmiş'ler de aynı maddeyle yargılanıyordu. Remzi Baba dediğimiz hâkim Ankara'da olsaydı, Deniz Gezmiş bugün yaşıyor olabilirdi. Belki Meclis'te politikacıydı filan...

Hep aynı film

Söylemek istediğiniz, "Bu ülkede belli aralıklarla hep aynı film oynatılıyor, dejavu oluyoruz, provokasyon senaryoları yaşıyoruz!" öyle mi? Peki nasıl oluyor da hep aynı hataya düşüyoruz?

Ece Temelkuran, 'Siyaset Meydanı'na katıldığında şöyle bir şey demişti, çok hoşuma gitmişti. "Tahrik ettiler diye saldırdık!" diyen birine, "Siz de o kadar çok kolay tahrik olmayın kardeşim!" demişti. Adam susmak zorunda kaldı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.