‘Sinyal’i takip et!

Günümüzde hacker kültürünün tehlikeye dönüştüğüne dikkat çeken, stilize, bağımsız ruhlu ve sürprizli bir gerilla bilimkurgusu… “Sinyal”, ilk filmiyle türe dair inanışlarını gördüğümüz William Eubank’in meditatif, soyut ve sürükleyici içsel dünyalarından birini daha, sarsıcı ezgilerle ahenk içindeki kurgunun gücüyle anlamlandırıyor. Kısa filme dönüşmesini arzuladığımız anlarla boğuşup yara alsa da referanslarını doğru belirleyen bir yalnızlık senfonisine dönüşüyor.

İlk filmi “Sevgi”de, “Ay” (“Moon”, 2009) ile akrabalık bağı kurup bilimkurguyla ilgili hedeflerini az çok belli etmişti William Eubank. Orada hissedilen “Gizemli Şehir” (“Dark City”, 1998) aşkını ise buraya da taşıyor. Meditatif bir dünya kurarken, hikaye kurgusuyla oynama, başkahramanın bilinçaltında olup biteni görselleştirme onun için bir arayışa dönüşüyor. Hedef ise bizim üçüncü şahıs olarak deneyimlediğimiz, sürprizli bir yalnızlık destanı…

GERİLLA BİLİMKURGUSU, UZAYLI İSTİLASINDAN BESLENİYOR

Sinyal” (“The Signal”, 2014), “İstila” (“Monsters”, 2010) sonrası bir uzaylı (ya da anti-uzaylı) istilası filmi olarak birçok durağa uğruyor. EBE adı konan uzaylı varlıkların sinyaline girme durumu, hacker kavramı gözden geçiriliyor. Öncelikle karşımızda, iki milyon dolarlık bütçesiyle kendi yönünü belirleme şansını yakalamış, indie ruhun keyfini süren, stil yüklü bir gerilla bilimkurgusu var.

Filmin ‘uzay boşluğunda kalan astronot’ kavramına yaklaşımıyla “Yerçekimi”ne (“Gravity”, 2013) fark atan “Sevgi”den ayrılan tarafı da bu. Orada bir uzay gemisinin içindeki, ‘anılar’la oluşan içsel yolculuk, burada ışığın vurmasıyla beyazlaşan renk paletiyle Amerika’nın ya da dünyanın zamansız çöllerine taşınıyor. Bu durum da ister istemez arka plandaki buruk aşk hikayesiyle ‘psikoloji’ yüklemesi yapıyor.

Eubank, Y kuşağının makineleşmesinin katkısıyla yalnızlaştığı, çıkışsız ve soyut bir sürece doğru ilerliyor. Sinemaskop oranında bu gücün sürükleme potansiyeline bel bağlarken, ‘sanal gerçeklik’in sarsabileceği duyguları, ‘duygu/mantık’ ikilemiyle inceliyor. Hacker NOMAD’i bulma adına ‘sinyal’i takip eden Nic bazıları için ‘efsanevi’ buluşmayı gerçekleştiriyor. Ses tonu ve sunduklarıyla belirsizlik yaratan Laurence Fishburne’ün Damon’ı, Neo-Morpheus ilişkisine benzer bir etkileşim doğuruyor. Böylece “Matrix”e (“The Matrix”, 1999) selam göndermek kolaylaşıyor.

HİPNOTİZE OLMAMIZI İSTİYOR


Geçmişinde video klip ve reklam çekmiş, ‘biçimci’ Eubank’ın sıçramalı kurgudan beslenirken, hikaye kurgusunu da lineer tutmayan kurgucusu yerli yerinde duruyor. İlk filmde Angels & Airwaves’in etkili şarkılarına hayran kalan İran kökenli besteci Nima Fakhrara, filmin en büyük ve işlevsel yıldızı. Klasik ezgilerle, marimbayı, piyano tuşlarını iç içe geçiren, ‘elektronik müzik’le de bağ kuran bir ‘deneysel müzik’ soundtrack’i yaratıyor. Yöresel müzik aletleri, yaylı çalgılar ‘alternatiflik’ konusunda becerikli. Besteler, adeta kulağımızın pasını silmeyi değil, bu yolculuğu hipnotize olarak tatmamızı istiyor.

Bu durum meditatif bir evren yaratırken, üslup açısından “Hayat Ağacı”nın (“The Tree of Life”, 2011) canlılığıyla Sofia Coppola’nın soyutluğunu birleştiriyor. Protez bacaktan uzaylı teknolojilerine, humanoid terimine uzanan süreç de bir yalnızlık senfonisini anlamlı kılıyor. Kapılıp takip ederken 97 dakika için ‘sanki kısa film olabilirmiş’ gibi bir düşünceye kapılıyoruz. Ama günümüzün hayata adım atan, bilgisayar teknolojisinin ötesine geçmek isteyen bir yaş grubu üzerinde etki bırakıyor. Fishburne’ün, ‘içine uzaylı mı girdi, karantinaya alalım’ tavrıyla, ilk kontrolde “Quatermass Deneyi” (“The Quatermass Experiment”, 1955) ardından başka referanslar ana karayı ziyaret ediyor. Belki “Frekans” (“Frequency”, 2000) ve “Sessiz Dünya” (“The Quiet Earth”, 1985) da bazı özellikleriyle kullanılıyor.

SİNEMASKOPTA SİNYALİ TAKİP ET!

Fishburne’ün ‘iyileştirici güç’ olarak virüsü kontrol altına alması, tamamen ruhsal ve öznel dünyayı canlandırmak için var. “Sinyal”, yönetmeninin bilimkurgudaki bilinçaltı yolculuklarından, anılarla haşır neşir olan sürprizli bellek yoklamalarından birine götürüyor bizleri. Oradan aldığı virajda ayakta durmak isterken de virüsü anlamlı ve dengeli bir teknolojik sürece, doğru bir yaratım fikrine yöneltiyor.

Belki kısa film olsa daha iyi durabilecek eser, her şeye rağmen Gareth Edwards, Shane Carruth, Mike Cahill gibi becerikli, ‘gerilla’ mantığını kamera sallamanın ötesine taşıyan bağımsız bilimkurgu yönetmenlerinden birinin işine dönüşüyor. Stilize “Upstream Color”ın (2013) özgün ve olgun halini akla getirmiyor. Ama sinyali takip ettiren evren, sinemaskopta “Hayal Şehir”le (“Logan’s Run”, 1976) yedinci sanata giren ‘sistemden kaçan birey’ formülünü, ‘doğallık’la ve ‘müzik-kurgu’ oyunlarıyla saran bir ‘karakteri takip etme’ yolculuğu sunuyor. Philip K. Dick uyarlamalarıyla da akrabalık kuruyor. Filmin tonu, ritmi bize tesir ediyor.

“Sevgi”de olduğu gibi sondaki sürprize fazlaca kapılma ise böylesi ilk, ikinci film zafiyetlerinden biri olmalı. Duygular ile yaratımların kurduğu köprüde canlanan melezlik, filmin ana yapısındaki kırılganlığı, güneş ışınlarının yer yer içeri girdiği ‘diyafram’ kullanımını açığa çıkarıyor. 2.35:1’deki planları, mercek seçimlerini anlamlandırıyor. Hipnozu üzerimize almamızı ve perdedeki yolculuğa kapılıp gitmemizi sağlıyor. Ama bir yere kadar…

FİLMİN NOTU: 5.5



Künye:

Sinyal (The Signal)
Yönetmen: William Eubank
Oyuncular: Brenton Thwaites, Olivia Cooke, Beau Knapp, Laurence Fishburne, Jeffrey Grover
Süre: 97 dk.
Yapım yılı: 2014

FAZLA ‘ANARŞİ’ YARAMAMIŞ

“Arınma Gecesi”yle birlikte bilimkurgu-korkunun ‘Cadılar Bayramı’ olarak anmaya başladığımız ‘21 Mart – Arınma Gecesi’, serüvenini sürdürüyor. 2023 yılında geçen ikinci şubesinde sokak çetelerinin arasına sızarak hikayenin “Savaşçılar”la akraba tarafını gözden geçiriyor. Ama “Arınma Gecesi: Anarşi”, antolojilere geçecek ilk film kadar özenli, detaycı bir çalışma değil. Aksine aceleye getirilmiş, ticari bir devam filmi…



Senede 12 saat boyunca şiddete izin verilen, buna paralel olarak suç ve işsizlik oranının dibe vurduğu bir gelecek portresi… Bu yeni dünyada 21 Mart gecesi 19 ile 22 Mart sabahı 7 arasında düzenin verdiği ‘çatışın, kesme, biçme serbest!’ emri, her şeyden arınarak rahat bir yaşam sürülmesini sağlıyor. “Arınma Gecesi” (“The Purge”, 2013) bu kaynaktan gelenekselleşecek bir bilimkurgu-korku tanımı çıkardı. 2023 yılında ise bu kez meseleye banliyödeki zenginlerin değil, sokaktaki fakirlerin gözünden bakıyor. Gerçek bir 20-30 yaş koşuşturmacası, soluğu ‘çete filmi’nin (gang film) içinde alıyor.

BİRBİRLERİNİ YEDİLER

“Otomatik Portakal”ın (“A Clockwork Orange”, 1972) distopya anlayışı ile “Night Train Murders”ın (“L'Ultimo Treno Della notte”, 1975) tekinsiz, sadist kötülerini bir araya getiren ilk film, Meksika’daki ekonomik uçurumu ele alan sosyal gerçekçi “Yasak Bölge”nin (“La Zona”, 2007) yetkin tür filmi versiyonu olarak da öne çıkmıştı. Bu kez ise özdeki “Ölüm Oyunu” (“Batoru Rowaiaru”, 2000) ve “Savaşçılar” (“The Warriors”, 1979) ile akraba omurgaya geri dönülüyor. Walter Hill imzalı ikincisinin ‘çete ruhuyla birbirlerini yediler’ tanımı açığa çıkıp düzen arka plana itiliyor.

Ethan Hawke, Rhys Wakefield, Lena Headey gibi akılda kalan oyuncuların yerine ise beşinci sınıf performanslar gelmiş. Orijinal eseri örnek alarak tek tipleştirilmiş ‘çift’, arabayla yola çıkıp bu duruma start veriyor. ‘Arınma gecesi’nde sokakta kalanların şiddete kapılıp gittiği düzen, yıkıp yakma gücünü hissettiriyor. Bir anda sahne alan maskeli ve motosikletli çeteler şiddeti bir savunma mekanizmasına değil, bir yaşam tarzına dönüştürüyor.

ACELECİLİK B SINIF MOTİFLER GETİRİYOR

Arınma Gecesi: Anarşi” (“The Purge: Anarchy”, 2014), iyi-kötü çatışmasının net olmasıyla ‘çizgi film’ ayrımını aktif hale sokuyor. İlk filmin bu konudaki özenini umursamıyor. Sadece ‘zengin zevki’ haline gelen ‘bilmem kaç liraya daha alt sınıflardan birini öldürme’ sefası, “Otel 2” (“Hostel Part II”, 2007) misali yaklaşımı açısından akılda kalıcı. 105 dakikaya nasıl zorla çekildiğini anlamadığımız film, son 20 dakikasında bu detay sayesinde bir ivme kazanıyor.

Ama bunun ötesinde “Savaşçılar”ın sokak çatışmalarına plansızlık, biraz daha vahşilik ve gece sahnelerinin bilgisayarda işlendiği çok açık duran kırmızı, mavi, yeşil renk filtreleri ekleniyor. Alev atan arabanın dar alanda insanları sıkıştırma sahnesinden bireysel dövüşlere kadar zıvanadan çıkan dünya hali, elden kaçırılıyor. DeMonaco, birkaç zeki fikri (siyahi başkan gibi) heba etmiş.

“Arınma Gecesi”nin her türlü şeyi ince ince düşünerek şiddetin toplumsal bir hastalığa dönüştüğüne dikkat çekme arzusu, biraz B sınıf motiflerle sınırlı kalıyor burada. Tecrübesiz oyuncular bu ucuz ruhu besleyip ayakta tutuyor. Bir kez daha devam filmi üretirken ‘acelecilik’ hususunun zararlarına dikkat çekiliyor. Zira 2013 yazında 3 milyon dolar bütçeden 64.5 milyon dolar gelir yaptı diye, kısa sürede projelendirilen bir seri üretim ürünü var karşımızda…

FİLMİN NOTU: 3.4

Künye:

Arınma Gecesi: Anarşi (The Purge: Anarchy)
Yönetmen: James DeMonaco
Oyuncular: Frank Grillo, Carmen Ejogo, Zach Gilford, Kiele Sanchez, Zoë Soul  
Süre: 105 dk.
Yapım yılı: 2014

YÜRÜMEK VE VAR OLMAK

Robyn Davidson’ın kendi yazdığı anı kitabından uyarlanan “Çöldeki İzler”, Avustralya’nın batısında develerle ve köpeğiyle yolculuk yapıp 1700 mil yürüyen ‘özgür kadın’ın tanımına bakıyor. Yönünü zamanla kaybeden film, göçebeliği kutsamak, doğayla kucaklaşmak, inadına hayvansever gözükmek isteyince anlamsız bir seyre doğru ilerliyor. Yönetmeni Curran ise kariyerinin en zayıf filmlerinden birini veriyor.

“Praise” (1998), “Aşk Artık Burada Oturmuyor” (“We Don’t Live Here Anymore”, 2004), “Şantaj” (“Stone”, 2010) ile ilişkileri anlatma becerisine tanıklık ettiğimiz bir isim John Curran. “Çöldeki İzler”de (“Tracks”, 2013), “Duvak” (“Painted Veil”, 2006) hesabı bilinen bir kaynağa odaklanıyor. Yetkin, Antonioni ile bağ kuran yönetmenliğini bu işin hizmetine kullanmaya çalışıyor.

70’LERE UYGUN OLMAK YETERLİ Mİ?

1977’de köpeği ve dört deve ile yolculuğa çıkan Alice’in otobiyografisinden yola çıkarken, boşlukları da kendi dolduruyor. Yarı hipnotik dünya tasviri araya giren yavaş çekim parçalar ve şarkılarla birlikte etrafımızı sarıyor. “Şantaj”da Michael Mann’e yakın üslup burada da devreye giriyor. Mandy Walker’ın doğaya hakim anamorfik sinematografisi bu duruma yardımcı olup göz boyuyor.

Ancak yönetmen bir kez daha metni idare etmekte sıkıntı yaşamış.”Duvak”ta bu sıkıntının melodrama kadar uzanması, burada da yaşam mücadelesini, hayvanseverlik ve doğa yürüyüşüyle yüklüyor. Özünde bu isyan yolculuğu 70’lere uygun, kadın kimliği ve ötekileşme adına mesajlar veren bir kişisel keşif sunuyor. National Geographic’ten ‘fotoğrafçı’ şartıyla günlük yazı için bir ücret alması ise bu durumu biraz ‘kapitalizm’le ilişkilendiriyor.

ANILARI ATIP KAÇMAK DEDİKLERİ BU OLMALI

Ama 110 dakikayı bulan süre zarfından efsaneleşmenin sürekli devam etmesi kitapsızlık, senaryosuzlukla bir hayatta kalma arzusu getiriyor. Örneğin “Motosiklet Günlüğü”nde (“Diarios di Motocicleta”, 2004) gördüğümüz Che Guevara yolculuğunun ‘edebi’ metinlerin ötesine geçememesi burada da var.

Ama “127 Saat” (“127 Hours”, 2010), “Özgürlüğe Doğru” (“Into the Wild”, 2007) gibi zeki bir görsel yaklaşım ve doğru bir senaryosal rötuş ortada varken yönetmen “Pi’nin Yaşamı” (“Life of Pi”, 2012) gibi hayvan-insan dostluğunun zirve yaptığı bir Disney tanımı yaratmaya çalışıyor gibi. Bu da develerin her zaman farklı gözüktüğünü varsayan ilginç fikri dahi hissettiremiyor. Egzotikliği sömürürken, hipnotikliği anlamlandıramayan feminist bir yürüyüş süreci getiriyor.

Curran, belli ki var olan kaynaklardan uzak durup, ucu açık kalma ihtimali olan metinleri ele almamalı. Daha ziyade oyuncuları incelediği, ilişkilerin yarattıklarına odaklandığı filmlerle bir kariyer inşa etmeli. Burada Avustralya’nın çöllerine, doğasına kapılmasak, kendisi yüzümüze kum üflemek ve anıları atıp kaçmak dışında fayda sağlamıyor. Dostluk meselesi çok parçalı, zedelenmiş bir bütün olarak canlanıyor. Halüsinasyonlar, seraplar ise bu etkiyi yaratmakta becerikli değil. Bir şeyler eksik…

FİLMİN NOTU: 4

Künye:

Çöldeki İzler (Tracks)
Yönetmen: John Curran
Oyuncular: Mia Wasikowska, Adam Driver, Emma Booth, Jessica Tovey
Süre: 112 dk.
Yapım yılı: 2014

ÖNLEMİNİZİ ALIN!

Yaşayabileceğiniz en tuhaf deneyimlerden biri… “Bir Don Juan Öldürmek”, kendini entelektüel sanan bir yönetmenin, günümüz Türkiye’si, sanat tarihi ve burjuvazi üzerine içinde kalanları herhangi bir süzgeçten geçirmeden üzerimize fırlattığı bir bulamaç... Kağıt üstünde bir polisiye-komedi, ama ne cinayet araştırma süreci, ne de mizah duygusu sinemanın gereklerini karşılıyor.

İçinden Mozart, Don Juan, “Garip Doktor” (“Dr. Strangelove”, 1964) geçen, bir garip dedektiflik komedisi… Homofobik, anti-feminist bir polisiye… Görünürde entelektüel birikim bombardımanına tutan amaçsız bir tuluat tiyatrosu… “Bir Don Juan Öldürmek”, böylesi tanımlarla anılabilir. Ama daha ziyade ‘kült’ sıfatına yakıştırılacaktır.

“AŞK KIRMIZI” İLE AYNI YOLUN YOLCUSU

Sinemamızda daha üst sınıfa mensup karakterler ele alınmıştır. Onların başına buyruklukları, küstahlıkları, rahatlıkları perdede temsil bulmuştur. Misal “Bir Kadının Anatomisi” (1995), “Ara” (2008), “Hayatboyu” (2013), bohem kesimleri karşımıza çıkarır. Kimi zaman tek hedef ilişki ve tabiri caizse yatak sevdasıdır. Bu durum maddi sorunları bir kenara iter.

Ancak burjuvazinin ya da üst-orta sınıfın dertlerini ele almak için, yetenekli oyuncular ve iyi bir görüntü yönetmeni tutmak yeterli midir? Tartışılır. Sözgelimi “Aşk Kırmızı” (2013), kadın ruhunu çözemeyen Osman Sınav sebebiyle prodüksiyon kalitesine ve isimli oyuncularına karşın bir başarısızlık abidesine dönüşmüştü.

AGATHA CHRISTIE ETKİLİ BİR POLİSİYE-KOMEDİ

Sabahattin Çakmak, burada bütün birikimini döküp, bizi kendi yaşantısının bir parçası haline getirmek istiyor. Bir hastasının durumunu araştırmak için ruhsal sorunlu kadınlar beraber olan çapkın bir psikiyatrın izini sürüyor. Onun beklenmedik ölümü ise ‘psikiyatr-hasta ilişkisi gerilimi’ni, ‘polisiye’ye kaydırıyor.

Süleyman Atanısev, büyük oranda bu karaktere can veriyor. Ama çiğ mizah anlayışı, bir Coenesk yaklaşım arıyor. Turturro işlevi bir kenara, onun Agatha Christie romanlarından fırlamış demode, Kemal Sunal’ın ‘Bay Kamber’i benzeri bir hali var. Yan karakterlerin tuhaflığı ve ağızlarına uymayan diyaloglar bunlara ekleniyor.

Pelin Batu kariyerinin en kötü performansını verip tek bir İngilizce replikle ‘gülünç’ olmayı becerirken, Pervin Bağdat biraz ayakta duran tek isim. Ancak zamanla film ve sanat göndermesi bombardımanı, ilkokul birinci sınıf seviyesindeki diyaloglarla bir şeyler söylenmek istendiğini anlatıyor. Bize bakan karakterler, ısınamadığımız bir mizahla tutarlı durmak, ironik olmak istiyorlar. Ama sanki Coen Kardeşler dokunuşu yerine kraliçenin adamları devreye giriyor.

TEPELEME DOLDURULMUŞ SENARYO YORUYOR

İlk bölümün not defterinde elle yazılmış sözcüklerle, planlarla tanıkları kavraması, çok acemi duruyor. Bu görsel malzeme dedektifin zihninden geçmesi gerekirken sanki ham kurgu aşamasında kalınmış gibi. Hikaye kurgusunun baştan gözden geçirilmesi şart. Ama İlyas Uygur ve yapımcı Ela Sakmak’ın derme çatma kurgusu, çekilen sahnelerin bilgisayarda kurgu aşaması görmeden önümüze atıldığı izlenimi bırakıyor.

125 dakikalık, her açıdan sarkan bir polisiye-komedi bu durumu doğuruyor. Karakterlerin görgü tanıklığının üzerine giden adaplı ve şaşırtmacalı bir kurgu yapılsaydı, tamam. Ama manasız, diyalog gücü olmayan ikili sorgulamalar filmi baltalıyor. Dedektiflik ruhunda ne bir parodi, ne bir ciddi taşlama devreye giriyor. Feminizm konusunda söylenen karton şeyler ise tepeleme doldurulmuş senaryoda anlam kazanıyor. “Bir Don Juan Öldürmek”, yorucu, savruk, acemi bir film.

FİLMİN NOTU: 2.2

Künye:

Bir Don Juan Öldürmek
Yönetmen: Sabahattin Sakmak
Oyuncular: Teoman Kumbaracıbaşı, Süleyman Atanısev, Pervin Bağdat, Pelin Batu, Hazal Türesan, Duygu Şen
Süre: 124 dk.
Yapım yılı: 2013

ÇÖP DENİZALTI GERİLİMİ

Soğuk Savaş güzellemesi yapan hantal bir denizaltı gerilimi, David Duchovny gibi bir TV yüzünden medet umarsa ne olur? Video piyasasında değer kazanabilecek, “Hayalet” adlı çöp bir tür filmi… Sovyet kaptanın ve mürettebatının İngilizce konuşmasını ise hiç saymıyoruz.

Savaş filminin alt türü olarak anılan denizaltı filmlerinin temeli sessiz sinema yıllarına kadar uzanır. Zira düşük bütçeyle dar, klostrofobik alanda nefes almak ve set kurmak, renkli olmayan bir süreçte zaafları daha kolay kapatabilir. Tiyatro-sinema ilişkisine benzer bir egzersiz getirir. Ancak Wolfgang Petersen’in “Mukaddes Vazife”si (“Das Boot”, 1982) ile şablon için modern bir dönem başladığını da söyleyenlerin sayısı az değildir.

ED HARRIS’İ SUİSTİMAL EDEN KAPKARANLIK BİR FİLM

“Hayalet” (“Phantom”, 2013), Soğuk Savaş dönemi denizaltı filmlerinden... Bu bağlamda aslında Sovyet nükleer denizaltısının kaptanını ve mürettebatını Amerikalılardan seçmesiyle ilk falsosunu veriyor. Amerikan filmlerinin bu konudaki ‘yanlış’, ‘emperyalist’ ve ‘milliyetçi’ tercihi bir ‘hastalık’ gibi filmin kanına sızıyor.

Kurmaca film deneyimi fazla olmayan Todd Robinson ise TV’ye, video piyasasına alışık görüntü yönetmeni ve tecrübesiz kurgucusu ile kapkaranlık bir yapıta imza atıyor. Sanki siyah ile beyazı ana renkler olarak belirliyor ve yüksek kontrast rekoru kırıyor. Denizaltının içindeki sahnelerden oluşan eser, Ed Harris’in tecrübesini suistimal ediyor. David Duchovny ile William Fichtner’ın verdiği zarar bir yana, denizin dibinden balinaya benzeyen denizaltı tasarımını da seyircisine kabul ettiremiyor.

KENDİNİ KASIYORSAN BELLİ ETME

Yönetmen, alt türden bildiğimiz çeşitli kontrol monitörlerinin önündeki sahneleri bütçe sebebiyle kullanmıyor. Filmin büyük bölümünü Harris ile Duchovny arasında bir bölmede geçen diyaloglara bırakıyor. Tek bir çizgide 180 derece kuralını bozmaktan korkunca, genel-detay plan geçişlerini zorlanarak çıkan hedefsiz açılarla dolduruyor. Ölçek tercihleri ve bilinçaltına girmemizi sağlayan kimi yapay kabuslar da bu kırılganlığa eklenince aslında ‘hayalet’ tanımı garip durmuyor.

En azından David Twohy’nin “Diptekiler”i (“Below”, 2002) misali bir ‘perili denizaltı filmi’ denemesi de görmüyoruz. Aksine kayıplar üzerine, Soğuk Savaş güzellemesi yapan, Hollywood’un Irak Savaşı’ndan çıkıp bu yöne kayarak, eski düşmana selam çakma arzusunu kullanan bir eser canlanıyor.

Son tahlilde “Hayalet”, “Kızıl Ekim” (“The Hunt for Red October”, 1990) gibi bu dönemden doğru hamleler yapan, iyi çekilmiş bir denizaltı filmini mumla aratıyor. Bigelow’un milliyetçi “K-19 – Tehlikeli Saatler”inin (“K-19: The Widowmaker”, 2002) bile altına yerleşiyor. Robinson’ın da bir önceki, ‘retro’ eğilimli perde deneyimi, vasat katil aşıklar filmi “Yalnız Kalpler”in (“Lonely Hearts”, 2006) altına düşmesini sağlıyor.

FİLMİN NOTU: 1.4

Künye:

Hayalet (Phantom)
Yönetmen: Todd Robinson
Oyuncular: Ed Harris, David Duchovny, William Fichtner, Lance Henriksen
Süre: 98 dk.
Yapım yılı: 2013

PEMBE DİZİ KIRILGANLIĞINDA

Almodóvar’ın getirdiği pembe dizi geleneğini sömürüp ticarileştiren yönetmenler de çıkıyor. İşte “Barcelona’da Bir Yaz Gecesi”, bu eğilimi gösteren eserlerden biri. Bir ilişkiler yumağına odaklanırken ‘aşkın şekilleri’ni arayanları memnun edecektir. Ama bu tatmin hissi, ‘TV kitlesi’nin yaşayacağı hazzın ötesine ulaşamıyor.

Senenin en uzun gününde, kuyruklu yıldızın geçmesiyle parıl parıl parlayan Barcelona’da kesişen hayatları ele alan “Barcelona’da Bir Yaz Gecesi” (“Barcelona, Nit d’estiu”, 2013), ilişkilerdeki farklı eğilimleri gözler önüne seriyor. Eşcinseli, lezbiyeni, biseksüeli, heteroseksüeli aynı çatı altında buluşuyor. Sinemaskop oranında ‘sözde’ popüler sinema kıvılcımı yayarken, ‘bir şehri fona alarak farklı hikayeler anlatma’ trendinin peşine takılıyor.

YÖNETMENİN YERİ TELEVİZYON

İtici karakterlerin, eğreti duran yönetmenlik numaralarının, herhangi bir yere yönlendirilmemiş ışığın izinde bizi karton bir romantik-komedi bekliyor. Dani de la Orden, ilk yönetmenlik denemesinde fazlaca hata yapıyor. Tanınmamış oyuncuların yeteneksizliğinden pembe dizi kırılganlığındaki ‘etkileşim’ geleneğine kadar uzanıyor.

Almodóvar etkili, telenovela (Latin pembe dizisi) arzulu eser ‘TV kitlesi’ için konumunu belirliyor. Ekipte sadece kurgucunun profesyonel olması şaşırtıcı değil. Zira esas hedef, ilişkilerde, en azından İspanya’da eşcinselliğin, lezbiyenliğin doğru ve realist tercih olduğunu seyirciye göstermek. Barcelona’nın güzelliği ise bizim sinemada gördüklerimiz kadar ‘olaylı’ veya ‘çekici’ olamıyor. Yönetmen, daha ziyade TV’de iş yapacak, sinemada meseleyi kıvıramayan bir memur gibi gözüküyor.

FİLMİN NOTU: 2.9

Künye:

Barcelona’da Bir Yaz Gecesi (Barcelona, Nit d'estiu / Barcelona Summer Night)
Yönetmen: Dani de la Orden
Oyuncular: Francesc Colomer, Jan Cornet, Joan Dausà, Jan Cornet
Süre: 96 dk.
Yapım yılı: 2013


KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
 
Aşk, Tutku, Dedikodu (Les Gazelles): 2
Aşkta Yanlış Yoktur (Right Kind of Wrong): 2.8
Ayin (The Sacrament): 6.7
Aynı Yıldızın Altında (The Fault in Our Stars): 3.5
Azem Cin Karası: 3.5
Başkanların Hizmetkarı (Lee Daniels’ The Butler): 2
Bela (Borgman): 7.5
Cin (Djinn): 1.6
Düşman (Enemy): 6.8
Geçmişin İzleri (The Railway Man): 3.9
Göz (Oculus): 1.9
Hayatımın En Kötü Gecesi (Walk of Shame): 4.8
İlk Görüşte Aşk (Une Rencontre): 5.4
İnce Buz, Kara Kömür: 4
Kan Bağları (Blood Ties): 5.5
Kardeşim İçin (Out of the Furnace): 6.4
Karışık Aile (Blended): 5.4
Kış Uykusu: 4.5
Locke: 6.5
Malefiz (Maleficent): 4.2
Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti (Dawn of the Planet of the Apes): 5.5
Motel (The Bag Man): 3
Muppets Aranıyor (Muppets Most Wanted): 4
Ocak Ayının İki Yüzü (The Two Faces of January): 3.5
Öteki Kadın (The Other Woman): 4
Öteki (The Double): 9.3
Panzehir: 6.5
Paris’te Bir Hafta Sonu (Le Week-End): 5.4
Pislik (Filth): 4.5
Seninle Yaşıyorum (How I Live Now): 6
Sevgilinin Ardından (Lilting): 2
Son Şans (The Congress): 7.5
Suç Şehri (Zulu): 4
Şeker Portakalı (Meu Pé de Laranja Lima / My Sweet Orange Tree): 6.5
Takip (The Rover): 6.5
Telekinezi (Dark Touch): 3
Tom Çiftlikte (Tom a la Ferme / Tom at the Farm): 3.3
Transformers: Kayıp Çağ (Transformers: Age of Extinction): 5.5
Uçuş 7500 (7500): 5.5
X-Men: Geçmiş Günler Gelecek (X-Men: Days of Future Past): 6.8
Yarının Sınırında (Edge of Tomorrow): 6
Yeni Başlayanlar için Vahşi Batı (A Million Ways to Die in the West): 2.3
Yetenek Avcısı (Million Dollar Arm): 4.5
Yüksek Risk (Starred Up): 4
Zayıflığın Esareti (Abus de Faiblesse / Abuse of Weakness): 1.6

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

KEREM AKÇA

HABERTÜRK

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.