Osmanlı Sultanlarının Unvanları ve Egemenlik Kavramı

Şeyma Kübra ÇAKIL

Kırıkkale Üniversitesi, Tarih Bölümü

Önem verilen unvanlar Han (hakan, kağan) ,sultan, (padişah) unvanlarıdır. Bu unsurlar sırasıyla Orta Asya Türk devleti ve İrani devlet geleneğini yansıtmaktadır. Tabi, hükümdarın ülkesi ve gücü geliştikçe bu unvanlara yenileri eklenmiş yahut onların daha şatafatlı öz-deyimleri kullanılmaya başlanmıştır. İstanbul fethinden sonra Mekke ve Medine ile Arap memleketlerinin ilhakıyla I. Selim Hâdimu Haremeyni’ş-şerifeyn, Kanuni Süleyman Halife-i Ruy-i Zemin unvanlarını yeğledi.

İlk Osmanlı beyliğini kurmuş olan Osman, Gazi ve Bey veya emir, emirü’l-mu’azzam unvanlarıyla yetinmiş görünmektedir. Sonraki rivayetlerde Osman için Han unvanı da yakıştırılmıştır. Gazi unvanı, Türkçe asil savaşçı anlamında Avrasya’da kullanılan alp unvanının karşılığı olarak kullanılmıştır. Osman’ın kardeşi Gündüz ve silah arkadaşları hep alp unvanı takınmışlardır. Aynı zamanda Moğolca aynı anlamda bagatur unvanını bahadır şekliyle alp karşılığı kullanmışlardır. Orhan, ilk kez adına gümüş sikke basılan ve sultan unvanı alan Osmanlı hükümdarıdır. Daha önceki tarihlerde kitabelerde Orhan için kullanılan sultanü’l-guzat, yani gaziler sultanı unvanı, gerçek sultanü’l-a’zam unvanını alamadığı için kaçamaklı kullanılmıştır. Moğol İlhanlı hükümdarları sultan unvanı almaya kalkışan Anadolu emirlerini şiddetle cezalandırmışlardır. Zira bağımsız hükümdar olarak sultan unvanını kullanmak için mutlaka adına hutbe okunmak ve gümüş akça basılmak gerekir. Rumeli’de imparatorluğu kuran I. Murad ilk defa yüce hükümdar, imparator anlamında Hüdavendigar (Hünkâr) unvanını aldı. O, kaynaklarda gazi Hüdavendigar diye anılır. Aynı zamanda, Orhan, I. Murad ve sonra gelen tüm Osmanlı hükümdarları Gazi unvanını bırakmadılar. Bu olgu, Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişmesinde İslami gaza ideolojisinin daima temel önemde temel önemde olarak devam ettiğini gösterir. II. Bayezid’e kadar Beg (Bey) unvanı da terk edilmedi. Fatih Sultan Mehmed bazen Mehmed Beg unvanıyla anılıyordu. Kutadgu Bilig’den beri Türk geleneğinde Bik, Beg, Bey daima, siyasi hüküm sahibi kişi anlamında kullanılmıştır. Osmanlı literatüründe kumanda yetkisine sahip subaşılar ve sancak beyi gibi daha yukarı rütbedekiler beg (bey) unvanı kullanırlardı.

Yıldırım Bayezid tüm Anadolu’da öbür sultanlar üzerinde Selçuklu sultanlarının varisi olma iddiasıyla, Mısır’daki Abbasi halifesinden Sultânu’r-Rum (Anadolu Sultanı) unvanının bir menşur (berat) ile kendisine tanımasını istedi. Bayezid’le çağdaş Avrupa resmi dilinde Bayezid imparator Turcorum diye anılmaktadır. Fetret döneminde; birbiriyle savaşan Bayezid’in beş oğlu Çelebi unvanıyla kaldılar, çünkü Türk devletlerinde bir saltanat veraset kanunu yoktu; saltanatı yalnız olağanüstü bir olayla Tanrı belli eder inancı yerleşmiş idi. Dolayısıyla bütün ülkenin meşru hükümdarının hangisi olduğu belli değildi; ta ki Çelebi Mehmed tüm kardeşlerini savaşla saf dışı bıraktı, o zaman sultan unvanını alabildi. İslami bir unvan olan Sultan unvanı gerçek meşru hükümdarlığı ifade ettiği için daima kullanılmıştır. Bir Müslüman devletin meşru hükümdarı olarak sultan unvanından vazgeçilemezdi.

 

II. Murad döneminde genellikle Padişah-i Âlem-penah (cihan halkının himayesine sığındığı ulu hükümdar, imparator) unvanı yaygınlaştı. Pehlevicede pâd, ulu, büyük anlamında terimlerin başında gelir. Pâd-şâh unvanıyla eş anlamda şâhlar şâhı demek olan Şehinşâh unvanını Osmanlı hükümdarları pek az kullanmışlardır. I. Selim ve I. Süleyman Şehinşâh ve adlarını tercih etmişlerdir.

İstanbul Fatihi, Doğu Roma imparatorlarının varisi olma iddiasıyla unvanlarına Kayser-i Rum unvanını ekledi. Aynı zamanda Sultanu’ul Berreyn ve Hakanu’l Bahreyn (iki karanın sultanı ve iki denizin hakanı) unvanıyla Anadolu ve Rumeli ve Karadeniz ve Akdeniz’in hükümdarı unvanını benimsedi. Bu unvanı Sultanu’ul berr ve Hakanu’ul-bahr şeklinde Anadolu Selçuklularında da buluyoruz. Ataları gibi Fatih’in yeğlediği bir başka unvan da Sultanu’l guzât va’l-Mucâhıdın unvanıdır. Veli ve şah unvanlarıyla bu dünyada ve öbür dünyada üstün olma iddiasıyla ortaya çıkan Şeyh Safiyüddin Erdebili soyundan Şah İsmail, “iki cihanda sultandır kalender” diyordu.

Osmanlı sultanları sâhib-i velâyet unvanına önem verir olmuşlardır. Kanuni Süleyman’a Şair Yahya sâhib-i Velayet diye hitâb etmiştir. Bu dönemde tasavvufi akımların güç kazanmasıyla beraber velaye ve kutbiyya teorileri padişahın dini ve cismani otoriteyi nefislerinde temsil ettikleri inancını kuvvetlendirdi. Arap ülkelerini, özellikle Hicaz’ı ülkesine katmış olan Yavuz Selim, Memlük sultanlarının Hadimu’l-Haramayni’ş-Şarifayn unvanını Hadimu’l-Haramayni’ş-Şarifayn (Mekke ve Medine’nin hadimi) biçiminde benimsenmiş, fakat Abbasi halifelerine özgü olan Hilafet-i Kübra’ya yani dünyadaki bütün Müslümanların meşru dini ve siyasi hâkimi olmak iddiasında bulunmamıştır. Halife’nin bu unvanına saygı gösteren Anadolu Selçuklu sultanları saltanat tahtına oturduklarında Bağdat Abbasi halifelerinden bir tayin menşuru istemişler ve kitabelerde kendilerini Halife’nin “zahiri”, “mu’ini” yardımcısı olarak anmışlardır. Onlar böylece, sultasını yani İslam’da siyasi otoritenin icrasına Halife tarafından izin verilmiş hükümdar teorisine daima sadık kalmışlardır. Böylece halife teorik olarak Umma’nın (ümmet), yani bütün Müslümanların üzerinde sayılmıştır. Birinci Selim’in evrensel hilafet yetki ve sembollerini Mısır’da oturan Abbasi Halifesi III. Al-Mutavakkil’den bir merasimle devraldığına dair rivayet, galiba 18. yüzyılda ortaya atılmış ve Osmanlı sultanlarınca benimsenmiş asılsız bir rivayettir. Al-Mutavakkil, Selim tarafından İstanbul’a gönderilmiş, yolsuzlukları yüzünden Yedikule’de hapsolunmuştur, Kanuni tahta çıktığında Kahire’ye dönmesine izin verilmiştir.

Kanuni Süleyman, Halife-i Müslimin ve Halife-i Ruy-i Zemin unvanlarını kullanmıştır. Bu, bütün Müslümanların halifeliği iddiasında bulunduğuna dair bir kanıt olarak ele alınabilir; fakat bunun o zaman bir tartışma konusu olduğu anlaşılmaktadır. Öbür yandan Müslüman hükümdarlar da şeri ‘atın baş uygulayıcısı olarak imamet ve saltanatı kendi nefislerinde birleştirdiler ve bu sıfatla, halife unvanını kullanmaya başladılar. I. Murad’dan beri Osmanlı hükümdarları da İslam dünyasının başka taraflarında olduğu gibi halife unvanını kullanmışlardır.

Osmanlılar’da Hilafet-i Kübra iddiası, zayıflayan siyasi gücü desteklemek amacıyla gittikçe kuvvetlendi ve 18.yüzyıldan bu yana İslam dünyasının meşru halifesi biçiminde gelişme gösterdi. I. Dünya Savaşı bitiminde Hint Müslümanlarının Osmanlı hilafetini İngiliz hâkimiyetine karşı kullanmaları, Hilafet Harekâtı, Osmanlı Sultanı’nın halifelik iddiasının İslam dünyası tarafından benimsenmiş olduğunu göstermekte idi.

Kaynakça: 

Halil Ethem, Düvel-i İslamiye, İstanbul, 1928.

Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Ekonomik ve Sosyal Tarih, Eren Yayıncılık, İstanbul.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.