Ahmet Hâşim ve Nurullah Ataç: Sinemanın Geleceği Üzerine

Bilindiği üzere, sinema, Dücâne Cündioğlu’nun deyişiyle “göz medeniyeti” olan Batı’da doğup büyümüş, modern bir fenomendir. Ve yine bilindiği üzere, tıpkı fotoğraf gibi, sinema da, tam anlamıyla bir sanat dalı olup olmadığı uzunca bir süre tartışılmış bir fenomendir. Elbette ki söz konusu tartışmalar, yalnızca Batılı entelektüellerin sinemaya ilişkin fikirleriyle de sınırlı değildir. Zirâ yine Dücâne Cündioğlu’nun deyişiyle “söz medeniyeti”nin, yâni Doğu’nun entelektüelleri de, sinemayla haşır neşir oldukça, beyaz perdenin bir sanat dalı olup olmadığına ilişkin çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir. Sözgelimi Ahmet Hâşim (1884-1933) ve Nurullah Ataç (1898-1957), sinemayı “sanatsal değer” bakımından yadsıyan ve olumlayan Türk aydınlarına birer örnektir.

Meselâ Hâşim’e göre sinema, tiyatronun soysuzlaşmış bir şekli bile değildir. Sinema başlıklı denemesinde şâir şöyle demiştir:2 “Sinema ta esasta sanatın karşıtı ve rakibidir. Sanat, nedir? Estetikte artık kabul edilmiş bir genel kurala göre “sanat aşırılık ve abartının bir cinsidir; sanat bir yalandır.” Bu görüşü zamanımıza özgü saymamalı, eski Yunanlılarda bile yalanın tanrısı Hermes, aynı zamanda sanatın da tanrısı idi. Hermes, durmadan gözle görülen şeylere şekil değiştirterek düzensizliğe kendi tanrısal ahenginin düzenini verir. Sanat eserleri doğadan kopya edilmiş değildir. Kubbe ve minare, çınar ve selviyi taklit etmez. Ehram, çölün kum helezonlarını örnek tutmamış, gotik tapınak, Fransız ormanlarından şeklini almamıştır. Fotoğraf aletinin zalim gözüyle şekilleri, manzaraları, olay görüp saptayan sinema, bu bakımdan, kökleri ta insanlığın hüzün kaynaklarına kadar uzanan ezelî sanatın niteliğiyle taban tabana zıt bir amaca uymaya mecburdur. Gerçeğe küçülerek boyun eğişi, onu hayalin lütfuna erişmek olanağından uzak bulundurur. Işıklı levha, yüce yalanın belirdiği yer değildir. Onun için sinemanın yankıları estetik anlamda güzel değildir, hatta sonsuz bir gelecekte bile bu yankılar güzel olmayacaktır.” Herhâlde Ahmet Hâşim, sinemanın bugün eriştiği sanatsal düzeyi görebilseydi, okuduğunuz alıntıdaki sözleri de söylemezdi. Hattâ bu sözleri söylemediği gibi, belki sinemanın sanatsal değerini yücelten bir deneme dahi yazabilirdi. Zirâ bugün itibâriyle bizler biliyoruz ki; sinema, hiç de Hâşim’in dediği gibi “gerçeğe küçülerek boyun eğen” ya da “yüce yalanın belirmediği” bir sanat dalı değildir. Dahası tam aksine, bugün itibâriyle “popüler sinema”, “yeraltı sineması” yanlılarınca, gündelik hayatın gerçekliğinden koptuğu için, yâni Hâşim’in deyişiyle “yüce yalan”lar söylemekte aşırıya kaçtığı için eleştirilmektedir. Kısacası; modern Türk şiirinin “kurucu baba”larından Ahmet Hâşim’in şiirdeki yapıcılığı, söz konusu sinema olduğu vakit, têsirsiz bir yıkıcılığa, güdük bir öngörüye dönüşmüştür.

Hâşim, yine Sinema başlığını taşıyan bir başka denemesinde ise,3 “boş vakti oldukça sinemaya gittiğini” belirttikten sonra, alaycı bir dille, “en güzel ve en dinlendirici uykularını sinemanın, ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlığına borçlu olduğunu” söyler. Kısacası şâir, bu denemesinde de sinemanın sanatsal karşılıklarına değinmez.

Belli ki Ahmet Hâşim, fotoğraf ve sinemanın gerçekliği mekanik bir biçimde çoğaltmasından, ya da bir başka deyişle, gerçekliği “olduğu gibi” yeniden üretmesinden yakınıyor; tabiî ki bu yakınma esnasında Hâşim, farkında olmadan “görsel ideoloji” denilen olguyu göz ardı ediyor ve fotoğrafı/sinemayı, kaba bir natüralizme [doğalcılık] indirgiyor. Merak etmemek elde değil: Acaba Bugün yaşayıp da “Yüzüklerin Efendisi” gibi bir üçlemeyi ya da Ara Güler’in fotoğraflarını görseydi, büyük ustanın tepkisi ne olurdu? Bana kalırsa, düşünceleri değişirdi, zirâ dikkat edilirse Hâşim’in sinemaya ilişkin eleştirisi, bir tür “duruk toplum” insanının eleştirisi değil, yâni yobazlıktan ya da Nurullah Ataç’ın deyişiyle “gelenek karşısında el pençe divan durmaktan”4 kaynaklanmıyor: Sanatın tanımından yola çıkılarak yapılmış bir eleştiri! Ki, Hâşim’in –örneğin Örtülü Kadın gibi– diğer denemeleri okunduğunda, şâirin hiç de öyle şedit bir gelenekçi olmadığı kolaylıkla anlaşılıyor. Sözgelimi adı geçen denemesinde Hâşim, kendisine Son Saat Gazetesi yazarı A. Sırrı Bey tarafından gönderilen bir anketteki “Kadınları açık saçık mı, kapalı mı görmeyi tercih edersiniz?” sorusuna “Sırf ahlâkî bir endişeye uyarak” nasıl yanıt verdiğini şöyle anlatıyor: “Sırf ahlâkî bir endişeye uyarak, kadınları mümkün olduğu kadar açık saçık görmeyi tercih ettiğimi itiraf ederim. Çıplak kadın tamamen zararsızdır. Kadın ancak örtünüp saklandığı andan itibarendir ki bir fitne ve fesat öğesi oluyor. […] Hayali kışkırtan her şey gibi “örtülü kadın” da ahlâka aykırıdır.”5

 Ahmet Hâşim’den farklı olarak, Nurullah Ataç ise, sanki sinemanın bugün geldiği noktayı görmüşçesine, Karalama Defteri’nde şöyle demiştir:6 “Sinema elli yaşına girmiş… […] Öyle sık sık gitmem, ama severim sinemayı; sık sık gitmeyişim gözlerim bozuk da onun için. Yoksa şimdi ne güzel, ne iyi filimler yapılıyor! Tiyatroyu göklere çıkarırcasına övüp de sinemayı kötülemeğe kalkanlara kanmayın, ne dediklerini bilmiyorlar. Onlar daha sinemanın tiyatrodan büsbütün başka, apayrı bir sanat olduğunu bile anlıyamadılar. Sinema elli yıl içinde gelişti, fotoğrafla nelerin yaratılabileceğini gösterdi. Doğrusunu isterseniz insanlığı, sinemadan önceki, sinemadan sonraki diye ikiye ayırabiliriz: sinema bizim dünya görüşümüzü, tabiatı, insanları anlayışımızı değiştirdi. Bir yüzün, bir elin neler neler söyliyebileceğini sinemadan önce pek bilmiyorduk. İyi ki doğrudan doğruya sesli sinema çıkmadı da uzun zaman sessiz sinema ile çalışıldı; şimdi ses ne kadar ustalıkla kullanılırsa kullanılsın, sessizliğin de ses kadar, söz kadar zengin olduğu anlaşıldı. Elli yıl nedir ki! sinema bundan sonra kim bilir daha neler başaracak! […] Walt Disney’in bir filimini görmüştüm: Miki Fare orkestra başına geçmiş, Wilhelm Tell’in Ouverture’ünü çaldırıyordu; ben ömrümde o kadar güzel sanat eseriyle az karşılaştım.”  

Söylemesi bile fazla: Bugün itibâriyle sinemanın tarihi, “melâl medeniyeti”nin şâiri Ahmet Hâşim’in öngörülerini defâlarca yanlışlayıp çürütürken, yeniliklere dâimâ açık [Örneğin Ataç’ın; Türk şiirinde, öncülüğünü Orhan Veli, Oktay Rifat ve de Melih Cevdet Anday’ın yaptığı, kuralsızlığı kural edinen Garip akımına verdiği destek de, tam bu noktada hatırlanmaya değerdir!], kelimenin tam anlamıyla devrimci bir aydın olan Nurullah Ataç’ı haklı çıkarmıştır. Hattâ sinema, şiir/resim misâli geleneksel sanat dallarına eklemlenen yeni bir sanat dalı olmanın yanı sıra, postmodern düşünceyle de harmanlanarak, yalnızca gelenekselin değil, modernin de ötesine geçebilmiştir.

Öte yandan, insaflı bir değerlendirme yapabilmek bakımından; iki aydınımız arasındaki “dönem” farkına da dikkat etmek gerek; hatırlatayım: Hâşim’in doğrum tarihi 1884, ölüm tarihi 1933. Ataç’ın ise doğum tarihi 1898, ölüm tarihi 1957. Yâni arada sinemanın birtakım gelişmeler kaydettiği 14 yıllık bir fark var! Ataç’tan yapmış olduğum alıntı, Karalama Defteri’ndeki 17 numaralı nottan. Defter’in –Varlık’ta– ilk yayımlandığı tarih ise 1953. Hâşim’in sinemaya ilişkin iki denemesinden biri Bize Göre [gazete yazıları] adlı kitabında, diğeri ise Gurebâhâne-i Lâklâkan [gazete yazıları] adlı kitabında yayımlanmış. Her iki kitabında ilk basıldığı tarih 1928. Yâni kısacası, yazarlarımızın sinemaya ilişkin saptamaları arasında ciddî bir zaman farkı da var. Peki, Ahmet Hâşim’in sinemaya ilişkin düşünceleri, söz konusu zaman içerisinde mutlaka değişir miydi? Böyle bir soruyu kesin bir dille yanıtlamak kanımca imkânsızdır; zirâ bilindiği üzere, Hâşim, “tuhaf” bir şâirdir: Bu nedenle de düşüncelerinin evrimine ilişkin öngörüler de bulunmak son derece zordur.

Son noktayı koymadan önce, şunu da ekleyeyim: Günümüzde ise sinemaya ilişkin (Ahmet Hâşim’den farklı olarak), tam aksi bir eleştiri ve bu eleştiri güdümündeki bir yaratıcılık gündemde: Sözgelimi Zeki Demirkubuz gibi “yeraltı” sineması sakinleri, sinemanın artık gerçeklikten, özellikle de “gündelik” gerçeklikten koptuğundan dem vurmakta! Ki, zâten “postmodern” kavramı, günümüz sineması için biraz da bu anlama gelmekte: Doğduklarında gerçekliği aynen yansıttıkları için sanat olmaktan men edilen fotoğraf ve sinema, bugün ise giderek gerçeklikten uzaklaştığı, sürrealist [gerçek-üstücü] bir aşırılığa kaçtığı için sanatsal nitelikleri yönünden sorgulanıp tartışılmakta.

 


 

1- Küçük İskender, Galileo’nun Pergeli, s: 62.

2- Ahmet Hâşim, Bize Göre, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, Mart 2005, s: 128-129.

3- Ahmet Hâşim, Bize Göre, s: 47-48.

4- Nurullah Ataç, Diyelim & Söz Arasında, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı: İstanbul / Ocak 2010, s:48.

5- Ahmet Hâşim, Bize Göre, s: 148-149.

6- Nurullah Ataç, Karalama Defteri & Ararken, Yapı Kredi Yayınları, 13. Baskı: İstanbul / Mayıs 2012, s: 33-34.

 

FIRAT KARGIOĞLU

www.turkyorum.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.