‘’İnsanın bu dünyadaki vazifesi dünyayı güzelleştirmektir’’

Bu hadis bize, insanın dünyaya yönelik, İslam medeniyeti gereğince ne yapması gerektiğini bildiriyor. İslam medeniyetinin temeli işte bu hadisle atılıyor.

Gökalp; Kültürlerin  milletler üzerine , Medeniyetin ise dinler üzerine inşa edilebileceğini söylüyor.

Türk kültürü ve İslam medeniyeti arasındaki ilişki ve inşa süreci ise Nevzat Kösoğlu’nun eşsiz bir şekilde ortaya koyduğu ve anlaşılabilirse belki de Hegel diyalektiğini gölgede bırakacak olan ‘’İMAN’’  meselesiyle vuku buluyor.

‘’İMAN’’ bir milletin medeniyet inşa ederken dayandığı en temel güç. Yalnızca İslam için kullanılmıyor bu kavram, medeniyet ortaya koyabilen her millet belli bir iman alevlenmesi sürecinden geçerek bir medeniyet filizi veriyor.

Hint medeniyeti, Grek medeniyeti, İslam medeniyeti ve Batı medeniyeti aslında "İMAN" denilen bir terakki ve tekamül asabiyesini; yani ilerleme ve gelişme gerilimini kullanarak dünyaya ve insanlığa ortak bir eser sunuyor.

"İMAN" harlanma ve soğuma süreçlerine girebiliyor Kösoğlu’na göre. Bütün medeniyetler,o  millet iman asabiyesini kaybettiği zaman el değiştiriyor ya da o milletten ayrılıyor, İman dediğimiz gerilim süreci harlanan-alevlenen milletlerse bu bakiyeyi devralıyor ve üzerine kendi resmini çizerek yeni bir tabloyla insanlığa bambaşka bir medeniyet sunabiliyor.

Pekala İslam  ve Hıristiyan medeniyetini ayıran temel mesele nedir diye sorduğumuzda karşımıza yazımızın başında sunduğumuz Hadis-i şerif çıkıyor.

‘’İnsanın bu dünyadaki vazifesi dünyayı güzelleştirmektir’’

İslam medeniyetinin temeli ‘’GÜZELLEŞTİRME’’ esasına , Hıristiyan batı medeniyetinin temeliyse ‘’DEĞİŞTİRME ‘’ esasına dayanıyor.

Hegel, Engels ve Marks hatta Modern felsefenin kurucularından Descartes ve Bacon dahi felsefelerini ‘’Dünyayı Değiştirmek‘’ üzerine kuruyor.

Öyleyse nasıl değiştirmek ?

Elbette modern dünya ve aydınlanma dediğimiz çağ bize bu sorunun anahtarının ‘’Bilgi ve Bilginin Bilime dönüşümü’’nde olduğunu gösteriyor.

Bilim’in iki ayrı yüzünden söz edilebilir burada. Birincisi ‘’TRANSDANTAL BİLGİ’’ dediğimiz saf bilme yani yalnız bilgi için bilgi veya  ‘’HAKİKATİ ARAMAK İÇİN BİLGİ’’oluyor. İkincisi ise ‘’ENSTRÜMENTAL BİLGİ ‘’ yani bilimin araçsallaştırılması veya ‘’İKTİDAR İÇİN BİLGİ’’ batının modern felsefesinden kaynağını alan bilgi ve bilim türleri.

Batı bugün tüm gücünü işte bu ‘’ENSTRÜMENTAL BİLGİ’’ den alıyor. Bu güç için bilmek hali yine 17. Yy felsefesinin kurucularından DESCARTES ve BACON kaynaklı olduğu hemen göze çarpıyor. Bu iki filozof bu anlamda Modernite’nin kurucu babaları sayılıyor.

Descartes ‘’GÜÇ İÇİN BİLME ‘’ felsefesini rasyonaliteye yani saf akla , Bacon ise ‘’GÜÇ İÇİN BİLME ‘’ felsefesini empirizme yani tecrübeye dayandırıyor. Her iki filozof  farklı metotlar kullansalar da aynı amaca hizmet ediyor.

‘’BİLGİ BİLİME , BİLİM KUDRETE , KUDRET TAHAKKÜME’’  dönüşüyor. Dönüştükçe dünya değişiyor , değiştikçe dönüşüyor. Burada yine Hocaoğlu’dan edindiğimiz bu kavramların izahı bize iki medeniyetin nasıl ayrıldığını ortaya koyuyor.

‘’TAHAKKÜM’’ ve  ‘’HAKİMİYET’’ işte bu iki kavram meselenin kilit noktası.

‘Tahakküm’ bilgiyi güç için kullanan batı medeniyetinin ürünü; yani enstrümental bilginin sonucu ve ‘’Hikmet’’ dediğimiz hakikati arama kökünden bağımsız bir kavram. Siyasi izdüşümü ise ‘hikmet’ kavramından bağımsız olan bir dünya rejiminin adaletsiz hükmetmesine tekabül ediyor.

 ‘Hakimiyet’ ise hakikat için bilme yolunu benimseyen İslam medeniyetinin ürünü yani transdantal bilginin. Kavram olarak hakimiyet ‘’HİKMET’’ kökünden geliyor ve hikmetle hükmetme yahut adaletle hükmetme dediğimiz sonucu doğuruyor.

Toparlayacak olursak ; ‘’TAHAKKÜM’’ hikmetten bağımsız, güç için bilme yoluyla ‘adaletsiz hükmetme’ olabilecek bir sömürü ya da emperyalist geleneğin yolunu açıyor. İşte batı medeniyetinin ‘’DEĞİŞTİRME’’ medeniyetinin tahakküme yani emperyalizme dayanmasının felsefi izahı burada yatıyor.

İslam medeniyeti ise ‘’GÜZELLEŞTİRME’’ temelinin köklerini, Hakimiyet kavramında buluyor , yani hikmette, yani adaletle hükmetme dediğimiz, yaklaşık 600 yıl cihan hakimi olan Osmanlı’nın sömürüden veya emperyalizmden bağımsız olarak anılması ve adaletli hükmü buna dayanıyor.

Modernite; yani sömürü ,yani tahakküm ya da değiştirme medeniyeti, bir bakıma Durmuş Hocaoğlu’nun tanımıyla  ‘’BİLİM YOLUYLA BİR DÜNYA İNŞA ETMEK’’ olarak karşımıza çıkıyor.

Hıristiyan Batı Kültürü gelip işte bu modernitenin üzerine oturuyor ve Domenler Teorisinde arzolunan ‘’EŞYAYA HAKİM OLAN KÜLTÜRÜ DOMİNE EDER‘’ prensibi gereğince Batı kültürünü tüm dünyaya mecbur kılıyor.

Bu mecburi tahakküm yani zulüm kendisini kapitalizmin bir sonucu olarak Fukuyama’nın tehditkar bir şekilde ifade ettiği ‘’Medeniyetler çatışması ve Tarihin Sonu’’ şeklinde, İslam dünyasının bu güçsüz halinde erken bir çatışmaya zorlanarak bir daha ayağa kalkamayacak şeklide diz çöktürmek olarak Ortadoğu’da kendini gösteriyor.

Zannedilmesin ki Ortadoğu’da yaşananlar ve Müslümanların ahvali;  bütün bu anlattığımız İslam medeniyetinin güzelleştirme gayesinin ürünüdür,  Müslüman dünyası da kapitalizm de küreselleşme de tek bir medeniyetin sonucudur.;Halihazırda var olmakta olan Batı medeniyeti. Ortadoğu ve Müslümanlarsa, batı medeniyetinin dünyayı değiştirme gayesinin irini olarak akmaktan başka bir vazife görmüyor ve görmeyecek iş bu medeniyet(!) el değiştirene kadar !!! 

Nasıl el değiştirecek derseniz …

‘’Dünyaya hakim olmak  ve onu idare etmek için , pek çok fazilet , akıl ve bilgi lazımdır’’    (Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilik, Beyit 28)

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.