Ülkü Ocakları Genel Başkanı Cemaati Böyle Uyarmıştı!
İşte Harun Öztürk'ün 2010 yılında "Ekrem Dumanlı'ya Açık Mektup" başlığıyla yazdığı o yazı...

Sözünü bilen kişinin 
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz

Böyle diyor Türkmen kocası Yunus Emre ve ekliyor:

Kişi bile söz demini
Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini
Sekiz cennet ede bir söz

Bu toprağı “vatan aşkı” ile ilmek ilmek, nakış nakış dokuyanların; çektiği acıları, yaşadığı hüzünleri, gönlüne yük eylediği çileleri bir şeref nişanesi gibi görüp yeri geldiğinde mazluma “Yunus gibi sevdalı”, yeri geldiğinde zulme karşı “Yavuz gibi hiddetli” bir duruş sergileyenlerin kervanında yürümek; böyle bir terkibi, çağın yeni nesil gazi dervişleri hükmünce hayata geçirmeye çalışmak şuurlu tercihimiz oldu.

Ülkücü Hareket, “muktedir” olanların reva gördüğü zulmü yaşarken de, her dönemde karalama kampanyalarına maruz kalırken de, can dostlarımızın ödediği bedeller karşısında ciğerlerimiz dağlanırken de, “arabeskçe tutumlara”, dik duruşumuzu kaybedip mızmızlanmalara, küskünlüğe, yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmadı. Ülkücü Hareketin şanlı mazisi şahidimizdir.

Millî ve manevî değerlerimize sahip çıkan, millî kimliğimizi ve inancımızı temel kabul eden, Türk - İslâm Medeniyetinin yeniden yükselişi için gayret gösteren herkesi kucakladık; onlarla gurur duyduk; gönlümüzü onlara açtık. İyi niyetimizi her fırsatta ispatladık. Bize yönelen adımları karşılıksız bırakmadık. Güvendik, kendimizden bildik; her türlü ayrımcılığa ve bölücülüğe karşı olan tavrımızı, her türlü fitneyi darmadağın edecek kudretimizi, el emeğimizi, alın terimizi, çilemizi, direncimizi paylaştık.

Bize dair hayatın içinde böyle binlerce misal varken hâlâ bu misalleri görmemek ise, göz ve gönül aydınlığından uzaklaşmak değilse veyahut göz ve gönül körlüğü değilse, nedir? Öyleyse tanınmamışız demektir. Daha da ötesi; tanınsak da, anlaşılsak da, anlamazlıktan gelinmişiz demektir. İşte vahim olan da budur. Çünkü her dönemde, bize dost kadar yakın olduğunu söyleyip ilk fırsatta düşmanca bakışlarını bize doğru yöneltenler olmuştur.

Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Bey’in, “Ah Devlet Bey Ah!” başlıklı yazısını okurken, öncelikli olarak aklıma bunlar geldi. “Dost acı söyler” kabîlinden kaleme alındığı iddia edilen bu yazıyı okurken maalesef, yine acı tecrübeleri akla getirerek anladım ki “Böyle dost varken, düşmana gerek yok!”

Ekrem Bey, yazısının yayınlandığı sayfanın orta yerine Başbuğumuz ile Fethullah Bey’in yan yana fotoğrafını koymuş; “dostluktan” bahsederek girmiş yazısına ve devam etmiş. Sanki uzunca bir süredir, o gazetenin sayfalarında ve bazı köşe yazılarında Ülkücü Hareket sinsice maniple edilmeye çalışılmamış gibi; sanki Ülkücü Hareket’i hedef alan tertipleri ardını arkasını sormadan, araştırmadan, “gerçekmiş gibi” yansıtanlar onlar değilmiş gibi; sanki Referandum sürecinde MHP’nin takındığı tavrı anlamadan, dinlemeden, önyargılı ve sabit fikirli bir şekilde yorumlayanlar, bu duruşa acımasızca saldıranlar yine onlar değilmiş gibi…

Yine bu yazıda Ekrem Bey, rahmetli Başbuğumuz ile Fethullah Bey’in iletişimini örnek göstererek, Ülkücülerin bakışını, duruşunu, beklentilerini ve kaygılarını etkilemeye soyunmuş. Oysa Fethullah Bey de; Ekrem Bey de; onların şahsında bu fikirlerden iyi niyetle etkilenen, bu sözlerin ardından “bizden” gelecek sözlere kulak kabartan insanlarımız da gayet iyi bilmektedir ki; rahmetli Başbuğumuz yaşıyor olsaydı, Türkiye’ye yönelik tehdit, tehlike ve tuzaklara karşı tavrı net olurdu ve bugün, bilhassa tarafınızın sergilediği ve gözler önünde duran gayri-millî tavırlar, o gün, O’nun sağlığında sergilenmiş olsaydı en sert ve ağır tutum yine Ülkücü Hareket tarafından ortaya konulurdu.

Bundan 15 sene önce rahmetli Başbuğumuzun bir soruşturmada Fethullah Bey’in adının geçmesine yönelik verdiği tepki ve sahip çıkan duruşu; bundan 5 sene önce yazınızda belirttiğiniz Sayın Genel Başkanımızın “iletişim eksikliğini” işaret eden söylemi hangi sebep ve gerekçelerle ifade edilmişse bugün ortaya konulan tavır da aynı sebep ve gerekçelere dayanmaktadır.

Bizim herhangi bir şahsa, kuruma, cemiyete, cemaate ve camiaya yönelik ön yargılı biçimde davranmamız inandığımız ve savunduğumuz değerler gereği zaten mümkün değildir. Bu sebeple ortaya koyduğumuz tavır yine inandığımız değerler çerçevesinde şekillenir. Bu tavır bir çeşit keyfiyete değil, tutarlı ve ilkeli bir fikre dayanmaktadır. Dolayısıyla gelinen bu aşamayı mazideki irtibatlarımızla ilişkilendirmek ve bugünü suçlamak yerine; dün ile bugün arasında çelişen halinizi anlamanız, millet ve ülke menfaatlerindeki duyarsız ve tutarsız yaklaşımlarınızı fark edebilmeniz daha gerçekçi sonuçlar doğuracaktır.

Yoksa eğer mevzu mazi üzerinden konuşmaksa biz biliriz ki; rahmetli Başbuğumuzun göstermiş olduğu iyi niyete ve sahip çıkan tavra rağmen “onun yüzüne gülüp ardından vuran”; şahsına iftira eden ve hatta bu iftiraları derinleştirmek için, merhum Adnan Menderes’in idamını rahmetli Başbuğumuzun üzerine yıkan; gerçeklerden, nezaketten ve samimiyetten uzak söylemler geliştirilmiştir.

Kaldı ki rahmetli Başbuğumuzun sağlığında, şimdiki “seküler” iddiaların ve gücün altını bu derece çizmiyordunuz. “İktidarlardan” destek görseniz de “muktedir” değildiniz; tabii şimdiki kadar “para sahibi” de değildiniz. Ülkücüler de o dönem içerisinde, -her dönemde olduğu gibi- “inanç kardeşliği” adına, maruz kalınan mağduriyetler adına ve mazlum insanlarımız adına sizleri desteklemiş ve her vesileyle yanınızda olmuştur. O dönemde güzel işlere imza atılmasına vesile olmak için elden gelen gayretler gösterilmiş ve takdir cümleleri alenen söylenmiştir.

Ancak o dönem ve bu dönem arasındaki farkları sorguluyorsanız eğer, insan faktörünün imtihanlarla kemale eriştiğini aklınıza getirmeniz gerekir; dolayısıyla makamın, mevkinin, gücün, iktidarın ve paranın “insanı” nasıl dönüştürebileceği unutulmamalıdır ki, bu anlamda tarafınızdan beklenen “özeleştiri” bu zamana kadar hiç duyulmamıştır. Savunduğunuzu söylediğiniz değerlere, bilhassa “iktidar” ile içli dışlı olunan bu dönemde yabancılaştınız. O değerleri örselediniz; insanların güvenini tahrip ettiniz. Tabiri caizse artık “Dişinize kan değdi.”. Dolayısıyla sizi “var eden değerler”, sadece birer araç oldular. Siz de bu hâlin “yılmaz savunucusu”, bu statükonun “prensi” oldunuz. Bu sebeple artık bir zahmet, Ülkücülerin zekâsını ve hafızasını küçümseyen bu ekâbir, bilgiç tavrı bir kenara bırakın…

İşte bu anlamda Ekrem Bey;

İktidar nimetlerinden yararlanmak ve “muktedir sınıf” olmak adına yıkılan değerlerinizi gözden geçirin. Bayrağını taşıdığınız “yandaş zihniyetin” yozlaşan ve yabancılaşan idraklerine dikkatle bakın; başkasının mahremini gözler önüne sermeyi “zafere giden yolda her şey mubahtır” zihniyetiyle yorumlayanları, bu şekilde size ve sizden olana “yandaş” tavır sergileyerek yaranmaya çalışanları göreceksiniz. “Başkasının ayıbını örtmede gece gibi” olma edebinin “yandaş tavır”da anlamını yitirdiğini göreceksiniz. İnsanların telefon görüşmelerinin hem yasa dışı hem de gayri ahlâkî bir şekilde dinlenmesini, bu dinlemeler üzerinden sürdürülen kampanyaları ve komploları bir de sizin tarafınızdan dinlemenin “zamanı” gelmiştir. Çeşitli tezgâh ve mizansenlerle sürekli sergilenen ve sizin de “yandaşı” olduğunuz zihniyetin organize ettiği teşhirci, ifşacı, ispiyoncu, şantajcı ve müfteri hâlleri göreceksiniz.

Böylece özelde Ülkücülerin bu iktidar döneminde nelere maruz kaldığını, sizin hangi tarafta yer aldığınızı ve bu yazıdan âdeta fışkıran tutarsızlığınızı da bir “vicdan muhasebesi” ile sizden dinlemek isteriz Ekrem Bey… Çünkü gerek Fethullah Bey ve gerekse sizin gibi “yandaşlar”, geçmişten bugüne kendinize samimice “Ne oldu da böyle oldu?” diye sormaktansa suçu başkasına yıkmanın peşine düşmüşseniz, bu en hafif tabirle idrak körlüğünden ve sınır tanımayan müfterilikten kaynaklanır.

Ekrem Bey, yazı içerisinde tarafınızın kullanmış olduğu üslup, “dostça” olduğunu söyleseniz de kusurlu bir üsluptur. Kusurludur, çünkü MHP ve Ülkücü Hareket arasında bir ayrım olduğunu dile getirirken, tespitten çok tarafınıza ait olan bir temenniyi dile getirmeye çalışmışsınız. Sanki “muradınız” olan bir “fitneyi”, maalesef yine o bildiğimiz “istismar dilini” kullanarak, kendinizce bir uyanıklık yapmışsınız. Demişsiniz ki;  “MHP'ye sonradan gelen ve mukaddes çileden bîhaber seçkinler güruhu, ülkücü hareketi aslî çizgisinden alıp başka bir çerçeveye sıkıştırdı.” Bu kusurlu üslubun, bilerek “es” geçtiği, “hinlik” yapmaya kalkıştığı ve Milliyetçi Harekete gönül verip hizmet edenleri tahrik edecek ithamlarla “güruh” diyen, basitleşmiş bir hali vardır.

Unutulmamalıdır ki;   

Milliyetçi-Ülkücü Hareket, Türk tefekkür ve siyaset hayatına nice mütefekkirler ve münevverler kazandırmış, kazandırmaya devam eden bir camiadır. Türklük gurur ve şuuruna, İslâm ahlâk ve faziletlerine sahip olarak, yalnız ve ancak Türk Milleti’nin ebedî bekasını kendimize şiar edinip bu yolla İslâm Âlemi’nin ihtiyaç duyduğu kudrete, medeniyet tasavvuruna, mücadele azim ve kararlılığına sahip olmasına vesile olabileceğimize inanıyoruz. Derdimiz, kaygımız, sancımız ve çilemiz bu yol üzerinedir ve Türk Milleti’nin bu yolla mazlum milletlere ve cihana önderlik edeceğine inanıyoruz. Bu fikrimizi, “dava şuuru” haline getirip, böylece benimseyerek çalışmalarımızı sürdürürken; camiamıza yönelik fitne, fesat, tezgâh, tuzak ve tasfiye girişimlerinin karşısında dimdik ayakta duruyoruz. Geçmişten bugüne Ülkücü Hareketin, siyaset arenasındaki yegâne temsilcisinin MHP olduğunu, Ülkücü Hareketin bu ilkeli duruşundan taviz vermeyeceğini her vesileyle olduğu gibi bu vesileyle de hatırlatmış oluyoruz. Bizim duruşumuzda, birlik ve beraberliğimizde, hassasiyetlerimizde bir değişme yoktur Ekrem Bey; biz “gömleğini değiştirenlerden” değiliz. Bu sebepten dolayı, “tavan-taban polemiği” yaratma çabalarınız boşunadır. Meseleyi, hedef saptırarak açıklamaya çalışan başarısız bir hamledir.

İşte bu noktada Ekrem Bey, durup bir düşünerek ve bu “iletişim kopukluğunun” sebeplerini fazla uzakta değil, yakın zamanlarda yaşanan gündeme bakarak çözmeye gayret edin. Örneğin, Referandum sürecinde Fethullah Bey’in, sandığa gitme çağrıları, hatta “ölülerin dahi evet demesi gerektiğine” yönelik açıklamaları, öylesine midir, basit midir, geçiştirilebilecek cinsten midir?  Madem ki, gündemdeki gelişmeleri önemsemektedir ve açıklama yapma ihtiyacı hissetmektedir, o halde Fethullah Bey’in Türkiye’mizin burnunun dibinde, yani Irak’ta ve bazı bölge ülkelerinde yaşanan Müslüman kıyımına karşı duyarsız bir tavır sergilemiş olması; yaşanan tecavüzlere, trajik hadiselere ve acımasız katliamlara karşı ma’şerî vicdanın sesini duymazlıktan gelmesi kabul edilebilir mi? Referandum başta olmak üzere, bir çok konuda hassasiyetini dile getiren Fethullah Bey’in; aziz millet varlığını, ülkemizin geleceğini ve bölgemizin huzurunu ilgilendiren hayatî konularda manidar bir şekilde suskun kalması düşündürücü değil mi?

Bizim açımızdan, aziz millet varlığının ve İslam Âlemi’nin içine düşürüldüğü bu hazin durum karşısında, kayıtsız ve duyarsız bir milliyetçilik tasavvur edilemez.

Ülkücü Hareketin mensupları olarak, bu konulardaki tenkitlerimizi zaten dile getirmekteyiz. Fakat buna karşı tarafınızdan bazen “dost” görünümlü olan, çoğu zaman acımasızca olan “düşmanlıklar” görmekteyiz. Kaldı ki bizler, Milliyetçi-Ülkücü Hareketin mensupları olarak; “cemaat” içerisinde, ülkemizin geleceği için önemli hizmetler gerçekleştiren, inancında ve mücadelesinde samimi insanlarımızı yine takdir etmekte, onlarla “gerçek dostluklar” yaşamakta ve onları anlamaya çalışmaktayız. Zaten onlarla bu düşüncelerimizi paylaştığımızda, bu gidişatınızdan onların da hoşnutsuz olduklarını görüyoruz. 

Belirttiğimiz bu ve bunun gibi saikleri; sizlere her vesileyle destek olan, sizin yönlendirmelerinizden, söylemlerinizden ve yayınlarınızdan bir şekilde etkilenip Ülkücü Harekete gönül koyan, dindarlığını böyle bir tezgâh üzerinde “kindarlığa” alet etmeden yaşamak isteyen mütedeyyin vatandaşlarımızın ve “gerçek dostlarımızın” artık anladığını umuyoruz.

Evet, bizim derdimiz “kindarlık” değildir; bu zamana kadar ortaya koyduğumuz tavır, tutarlı ve iyi niyetlidir. Karşılık olarak gördüğümüz tavır ise, müdahaleci; sözüm ona tepeden bakan, buyurgan olmaya çalışan; “bir bilen” iddiasında, iftirayı bir araç gibi gören; dindarlığını kendi menfaatlerinin bir cihazı hâline getirip istismar eden, kin güden, “kin ile dini” yan yana getiren bir anlayıştır. Öyle ki, Ülkücü camiaya gösterilen bu “kindar” tutum, mesela bir ABD’ye, bir AB’ye, bir İsrail’e, bir Vatikan’a gösterilmez, gösterilemez. Çünkü onlarla “diyaloglar” geliştirilir ve bu yolla bilmem hangi amaca hizmet edilir?

Ayrıca Fethullah Bey hangi ülkede yaşarsa yaşasın, önemli değil ve fakat artık “vatanımı özledim” diyorsa, bu
zamana kadarki tutumunu bir gözden geçirmelidir. Hatta artık, neden vatanına dönmediği konusunda ciddi bir cevap vermelidir. Bizim bu konudaki görüşümüz, “Neden ABD’de yaşıyor?” sorusundan ziyade, neden geri dönemediği ile ilgilidir.

Ülkücüler olarak açık ve net şekilde söylüyoruz: Siz, savunduğunuzu iddia ettiğiniz ve artık yabancılaştığınız “değerlere” doğru bir “tövbekâr dönüş” yaparak, yeniden samimiyet sahibi olursanız; millî kimliğimizi örselemekten ve manevî değerleri istismar etmekten vazgeçip dosdoğru olmaya çalışırsanız; tezgah tertiplemekten, polemik ve fitne üretmekten vazgeçip salih ameller işlemeye başlarsınız bilin ki biz; yine ne kadar “takdirkar ve kadirşinas” olduğumuzu gösteririz, siz de bu vesileyle “muazzez emanetlerin” kıymetini hatırlarsınız. Bunların gerçekleşmesi için Ekrem Bey, yine samimiyetle ifade ediyoruz ki, Milliyetçi-Ülkücü Harekete bir özür borçlusunuz. Hatalarınızı, yanlışlarınızı, kusurlarınızı ve o asla kabul edemeyeceğimiz acımasızca saldırılarınızı bir gözden geçirirseniz; ne kadar kırgın olduğumuzu ve borcunuzun ne denli biriktiğini görürsünüz.

Bizim meramımız açıktır lakin size, tarafınıza ve sizden gelecek dostluğa baktığımızda da, büyük İslâm bilgini Ebu Müslim Horasani’nin şu kelamı akla geliyor, vesselam:

“Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.