O Komutandan Bomba Açıklamalar: BOP Kazandı!
 2007-2010 yılları arasında Kara Harp Akademisi Komutanlığını yürüten emekli tümgeneral Ahmet Yavuz, görevdeyken Balyoz soruşturması kapsamında tutuklanmıştı. Sahte dijital delillerle tutuklanan diğer sanıklarla birlikte 2014 yılında beraat eden Yavuz’un cezaevinde meslektaşı İsmail Hakkı Pekin ile birlikte yazdığı ‘Asker ve Siyaset’ kitabının konusu sivil –asker ilişkileriydi. Son dönemde televizyonlardaki tartışma programların en popüler paşalarından biri. TSK’da yapısal reform ihtiyacını uzun zamandır savunuyor. Ve eleştiriyor: “Türkiye’de siyasal İslam’ın ilerletilmesinde Silahlı Kuvvetlerin çok büyük hataları olmuştur.” 15 Temmuz darbe girişimini, öncesini ve sonrasını emekli tümgeneral Ahmet Yavuz’la konuştuk. İşte sorular ve yanıtları…
- 15 Temmuz kalkışmasının ardından hükümetin orduda reform adı altında çıkardığı 669 sayılı kanun hükmünde kararnameyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hükümetlerin askeri otorite üzerinde tam bir denetim mekanizması kurması kendi hakkıdır. Bu demokratik bir haktır. Buna saygı duyulması gerekir. Ancak bu kararname ile atılan adımların çok hızlı atıldığını, yeteri kadar tartışılmadan atıldığını ve kamuoyunun bu iş için hazırlanmadan yapıldığını görüyoruz.

Jandarma’nın, Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na bağlanmasında ben hiçbir mahzur görmüyorum. Ya da askeri hastanelerin sağlık bakanlığına bağlanmasında da çok büyük problem yok. Ama şöyle bir problem var. Birliklerin sıhhiye üniteleri onlarla birlikte harekata katılır. Bunlardan yoksun bırakırsanız bu işi nasıl yapacaksınız. Kıta, gemi ya da üslerdeki tabipler ya da sahra hastanelerindeki uzmanlar var. Bunların korunması gerekiyordu.


- Sizce hükümet hangi refleksle bu kararları aldı?

Çok önceden bazı hazırlıkların yapıldığı anlaşılıyor. Muhtemelen bu başkanlık sistemine geçişle de bağlantılı olabilir.


- Hangi boyutu bağlantılı olabilir?

Silahlı Kuvvetlerin gücünün paylaşılması konusunda kafalarında bir plan vardı. Onu çok hızlı ve zamansız bir şekilde, kamuoyunun önüne getirip tartışmadan, oldubittiye getirerek uyguladılar. Burada şöyle de bir çelişki görüyorum. Cumhurbaşkanı giderek kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine doğru yönelirken, Silahlı Kuvvetler için tam tersi bir program uyguluyor. Silahlı Kuvvetler, kuvvetler birliği prensibine dayanır. Emir-komuta birliği vardır. Genelkurmay başkanı TSK’nın komutanıdır. Yasa da, anayasa da bunu böyle söylüyor. İktidar giderek kuvvetler birliğine doğru giderken, Silahlı Kuvvetler ise kuvvetler ayrılığına götürülüyor.

 

- 15 Temmuz’da şu an için bize anlatılan hikayede komuta kademesi darbe girişiminin içinde yer almadı. Fakat buna rağmen 15 Temmuz’un sonuçlarından biri komuta kademesinin yetkilerinin tırpanlanması oldu.

Kesinlikle belirttiğiniz gibi. Kısa vadede bir derlenme, toparlanma ihtiyacı varken iktidarın böyle bir karar alması Silahlı Kuvvetlere ikinci bir darbe oldu. Bu darbe girişimi zaten geçici de olsa Silahlı Kuvvetlerin sert ve caydırıcı gücünü zayıflatmıştı. Silahlı Kuvvetlerde bu kadar dağınıklık varken, aşağı rütbedeki insanlar ne yapacaklarını şaşırmışken böyle yangından mal kaçırır gibi yapmış olmaları doğru bir şey değil. Bunun şu anda Türkiye’ye faydası yok.

Yasal anlamda da problem var çünkü anayasaya göre genelkurmay başkanı Silahlı Kuvvetlerin komutanıdır. Şimdi aldınız komutanın elindeki kuvvetleri savunma bakanına bağladınız.


TSK’YA PSİKOLOJİK ZARARI BÜYÜK


- Savunma bakanlığına bağlanmaları askeri perspektiften bir tenzil-i rütbe midir?

Bir anlamda öyle. Anayasa ortada duruyor. Genelkurmayın TSK’nın komutanı olduğu kanun maddesi ortada duruyor. O paketlerle birlikte getirip TBMM’de bunu yapsaydınız sorun olmazdı. Bu KHK bir gün kadük de olabilir, değişir de ama bugün yüksek moralli olması için ekstra gayret sarf edilmesi gerekirken TSK’ya psikolojik olarak verilen zarar çok büyük.

 

- Cumhurbaşkanı Erdoğan istihbarat zafiyetini kabul etse de ‘MİT’i yıpratılmamalı’ diyor. Aynı hassasiyetin TSK için gösterilmediğini düşündüğünüzü anlıyorum.

Hayır gösterilmedi, gösterilmiyor. Bu ülke için doğru bir şey değil. Ben meseleye ülkenin çıkarları açısından bakarım. Bütün bunların böyle bir anda yapılması gereksiz.


- Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘ben de başkomutanım’ diyor ve sanıyorum bu yasal düzenlemelerin ruhunda da o anlayış var.

Bence Cumhurbaşkanımız bu başkomutanlık mevzusunu çok farklı yorumluyor. Barış zamanında başkomutanlık diye bir kavram yoktur. Bu 1921 anayasasında Mustafa Kemal’e verilen bir yetkiden neşet etmiştir. Başkomutanlık savaş zamanında TBMM’nin manevi şahsında mündemiçtir ve cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Savaş zamanında da yine cumhurbaşkanı adına genelkurmay başkanı bu görevi yürütür.

 

- Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 Temmuz gecesi ‘başkomutan benim, böyle bir talimat vermedim’ dediğinde meclis de bombalanıyordu. Sizin tanımızdan yola çıkarsak o gece başkomutan ifadesinin kullanılmasında bir problem değil mi?

Orada bir problem yok, o bir kriz anında kullanılan bir ifade. Orada Cumhurbaşkanına tamamen katılıyorum.

 

- O halde başkomutanlık müessesinin bugün siyasi pozisyon alırken kullanılıyor olmasında mı problem?

 Bence problemli çünkü yasal dayanağı yok.

 

TÜRKİYE’DE YASAL ZEMİN ABD’DEN FARKLI

 

- ABD’de de genelkurmay başkanı savunma bakanına bağlı. Türkiye’de bu düzenleme neden sorunlu olsun?

Yasal zemin açısından fark var. ABD’de genelkurmay başkanı savunma bakanına diğer kuvvetlerle yan yana bağlıdır. Orada genelkurmay başkanının silahlı kuvvetlere komuta etme etkisi yoktur. Planlama sorumluluğu vardır. Kuvvetler paketler halinde çıkacak çatışma ya da operasyon için hazırdır, o paketlerin içindeki birlikleri operasyonel komutanlıkların emrine verirler. Hâlbuki Türkiye’de genelkurmay başkanı Silahlı Kuvvetlerin komutanıdır. 1970 yılında çıkartılan kanun buna hükmediyor. Siz yasal düzenleme yaparak genelkurmay başkanını da başka bir yere bağlayabilirsiniz ama bunu bu kadar hızlı ve bugün yapmak yanlış.

 

DARBE ZEMİNİ BÖYLE ORTADAN KALKMAZ 


- Darbeleri önleme yöntemi bu değilse nedir?

Darbeleri önlemenin yolu ve yöntemi böyle kuvvetleri dağıtmaktan ya da bağlantılarını değiştirmekten geçmiyor. Ya da 35. Maddeyi değiştirdiğiniz zaman darbe pratiğini tamamen ortadan kaldırmış olmuyorsunuz. Darbeleri önlemenin yolu ana hatlarıyla ülkenin ve kurumların iyi yönetilmesi, beka, refah ve demokratik yaşamla ilgili tehditlerin ortaya çıkmamasıyla ilgilidir. Yani genelkurmayı oraya buraya bağlayarak darbe zeminini ortadan kaldırmış olmuyorsunuz. Ama yasal düzenlemeler üzerinde tartışılarak yapılırsa bizim hayır diyebileceğimiz bir şey olmaktan da çıkar.

 

-  Türkiye’nin bir daha darbe girişimiyle karşı karşıya kalmaması için yapılması gereken nedir sizce?

Siyasi tarihimizden darbeleri silebilmek için bu ülkenin kuruluş felsefesine dönmemiz lazım. Atatürk’ün demokrasiyi hedefleyen cumhuriyet felsefesine dönmemiz lazım. En temel konu bu çünkü adı geçen felsefe liyakat merkezlidir.

 

TARİKAT YAPILARI 12 EYLÜL’LE BİRLİKTE DEVLETTE EGEMEN OLDU


- Türk siyasal tarihinde darbeleri gerçekleştirenlerin çoğu Kemalist ideallerle bunu yaptıklarını söylemedi mi?

1931’de yayınlanan Medeni Bilgiler Kitabı’nın yönetimle ilgili bölümde yüzden fazla yerde Cumhuriyet’i tanımlarken demokrasiden bahsediyor. Mustafa Kemal adına darbe yapan insanlar asla ve asla Mustafa Kemal felsefesini temsil etmiyorlar. Onlar Mustafa Kemal’in adını kullanıyorlar. Bütün darbelerde bu yanlışlar yapılmıştır. Atatürkçü bir kişi, Mustafa Kemal’i gerçekten anlayan bir kişi darbeyi tasvip etmez. Bugünlere geldiysek 12 Mart’ın ve 12 Eylül’ün yanlışları yüzünden geldik. 12 Mart’ın genelkurmay başkanı ‘toplumsal ilerleme ekonomik ilerlemenin önüne geçtiği için buna karşı tedbir almalıyız’ demiştir ve kıyım gelmiştir. 12 Eylül Amerika’nın ‘yeşil kuşak teorisi’ni Türkiye’de Türk-İslam sentezi olarak uygulamıştır. Bugün karşı karşıya kaldığımız tarikat yapılarının 12 Eylül’le birlikte devlette egemen olduğunu görüyoruz.

En başa dönersek... darbelere karşı yapılması gereken şeylerin başında siyasetin dinden, dinin siyasetten uzak tutulması var, yani laiklik felsefesi son derece önemli. Bundan uzaklaşırsanız yanlış yaparsınız, bugün FETÖ gider yarın başka bir tarikatın örgütlenmesine yol açarsınız. Atatürk’ün adını her anan Atatürkçü olsaydı Türkiye güllük gülistanlık olurdu ve bugünlere gelinmezdi.

 

- TSK yapılan KHK değişikliğine rağmen bugün hala bir tarikatın örgütlenmesi tehdidine açık mıdır? Özellikle de siyasi tandansı bilinen bu hükümetin iktidarı döneminde...

Tarikatlar toplumun gerçeği, ordu içinde de olması normaldir noktasına gelirseniz...Bugün veya yarın benzer sorunları yaşarsınız.

 

- Şu anda iktidarı o noktada mı görüyorsunuz?

Tam o noktada gördüğümü söyleyemem çünkü bu niyet okuma olur. Ama bugünkü tavır ona yol açabilir. Mesele, Silahlı Kuvvetler içinde kendisini herkesten daha vatansever görüp devlete hakim olma refleksini kırma meselesidir. Bu bugün FETÖ’cüdür, yarın Kemalizm adına çıkabilir ya da falanca tarikat adına çıkabilir. Bunlara izin vermemek gerekiyor. Onun için darbeleri önlemenin yolu bu tür yapılanmalara TSK içinde, emniyet içinde, yargı içinde asla izin vermemektir. Eğer Fethullahçı terör örgütünün Balyoz ve Ergenekon süreçlerinde yaptığı yol temizliğine siyasi irade ve komuta heyeti yani Türkiye’yi yönetenler ‘hayır’ demesini bilselerdi; halk da ‘ne oluyor’ sorusunu sorabilseydi; tehdit 17-25 Aralık’ta kendilerine döndükten sonra değil de refleksi daha önce gösterselerdi, 15 Temmuz yaşanmazdı Türkiye’de.

 

HARP OKULLARINI MİLLİ SAVUNMA ÜNİVERSİTESİNE BAĞLAMAK BÜYÜK HATA


- Askeri okulların geçici olarak tamamen kapatılmasını doğru buluyor musunuz?

İçinde bir çok masumun zarar göreceği ortada olsa da bu adımı yine de bir zorunluluk olarak görüyorum. Üzüntü duysam da böyle. Ancak bu okulların her birinin ayrı özelliği var. Bütün bu kapatılan okulların hepsinde sırayla okumuş bir insan olarak ve son olarak akademisinde komutanlık yapmış bir insan olarak şunu söylememe izin verin. Bu okulların hiçbirinde darbe okutulmaz, bırakın okutmayı ima bile edilmez. Liseler MEB’in müfredatına dahildir, harp okulları ve akademilerin konu kapsamları YÖK’ten onaylıdır. Buralarda vatanseverlik öğretilir insanlara. Vatanseverlik darbecilik değildir.


Gelelim özel duruma. Eğer hükümet çok hızlı bir refleksle liseleri kapatmak yerine şöyle bir ayrıma gitseydi ben onu desteklerdim. 14-15 yaşında çocukların bu kadar erken bir mesleğe angaje olması bilimsel değildir, bu liselerin formatını değiştiriyoruz. Yine askeri lise olabilir ama buradan herkes harp okuluna gidecek diye bir sistem olmamalı.

 

- Kuleli’nin durumu....

Kuleli ile Deniz Lisesi bize Osmanlı’dan miras. Ordunun geleneklerini korumak adına onları korumalıyız. Maltepe ve Işıklar tamamen kapatılacak’ denseydi bu bana çok daha sıcak gelebilirdi. Ama şu halini benimsemiyorum.

Bir de tabii şöyle bir şey var. Siz aşağı yukarı Türkiye’deki bütün liseleri ağırlıklı olarak imam hatip liselerine dönüştürmeye çalışırsanız; Kabataş, Galatasaray, İstanbul Erkek Lisesi mezuniyet törenlerinde yaşadığımız olayları dikkate alırsak, bütün bu okulları İslamcı hatta mezhepçi bir yaklaşımla yönetmeyi ön plana alırken askeri liseleri kapatırsanız bu doğru yaklaşım olmaz. Kaygı yaratır.

 

- Harp okullarının Milli Savunma Üniversitesi’ne dahil edilerek bakanlığa bağlanması doğru adım mı?

Kesinlikle yanlıştır. Harp okulları kuvvetlere subay yetiştirir, kuvvet komutanlıklarına bağlanmalıdır. Zaten bakanlık kuvvetlere de emir komuta ediyor. Okullara kopyayla, soru çalarak kişilerin girmesi ve liyakat sisteminin zedelenmiş olmasıdır asıl yanlış. Oradaki örgütlenmeleri sorgulamamaktır yanlış. Aşağı yukarı bütün okullardan son 10 yılda 4000’e yakın öğrenci atıldı. Ordunun içinden atılan subay ve astsubayları saymıyorum. Harp okulundan normalde yılda 10-20 kişi atılıyorken bu sayı 100-300 kişi noktasına gelmişse bunu neden önceden sorgulamıyorsunuz? Bu hataları masaya yatırmadan kolaycı yöntemlere başvurarak meseleleri halletme yoluna gidersek bedelini yine biz öderiz.

Harp akademilerinin Milli Savunma Üniversitesi’ne dönüştürülmesine ise hiçbir itirazım yok. Orada geleneksel yapı korunarak yapılabilir bu. Ama şöyle bir itirazım var. Askerlik bilim ve sanatını yapan ve yaptıran kadrolar yetiştiriyorsanız oraya sadece profesör sıfatlı bir rektör oturtarak bunu sağlayamazsınız. Asker olacak. Akademilerde profesör ve doçent kadroları var ama yıllardır oralara atama yapmadı siyasi iktidarlar. Siz oraların askeri karakterini bir kenara bırakma lüksüne sahip değilsiniz.

 

ORDULARIN DEMOKRATİK KONTROLÜ DERS OLARAK OKUTULMALI


- Askeri okullarda darbe okutulmaz hatırlatması yaptınız. Ben tersten sormak istiyorum. Türkiye’nin geçirdiği bu acı tecrübelerden sonra darbe dersi konulsa daha iyi değil mi? Eğitim süreçlerinde yanlışlar anlatılarak yetiştirilmez mi Türk askeri?

Çok doğru bir soru aslında. Yaşadıklarından bir şeyler öğrenenler akıllı insanlardır. Aynı hatayı iki defa yapmamak esastır. Genelkurmay Başkanlığı yaptığı dönemde Başbuğ Paşa, Harp Akademilerinde, konu ve kapsamlara felsefe ve sosyoloji dersleri konuldu. Siz felsefe ve sosyoloji okuyan insanların darbeci bir kimliğinin olabileceğini düşünür müsünüz? Sivil–asker ilişkileri de ders olarak yer almıştır. Mesela Hungtington’un ‘Asker ve Siyaset’ kitabının özeti çıkartılmıştır. Ama ders olarak da şu okutulmalıdır. Orduların demokratik kontrolü nedir, nasıl olmalıdır, orduların anti-demokratik kontrolü nedir ve nasıl olmamalıdır. Artı Silahlı Kuvvetlerin özgün yapısından gelen bu darbeler tarihiyle ilgili hususlar açıkça tartışılarak okutulmalıdır.

 

HER ASKERİN BELİNDE TABANCASI VAR SAVAŞACAK!

 
- Şu anda görevde bir komutan olsaydınız nasıl hissederdiniz ve nasıl bir çıkış yolu arardınız?

Aşağılanmış hissederdim. Kendim darbeye maruz kalsaydım ve baş edemeseydim zaten ayrılırdım Silahlı Kuvvetlerden. Kendi çapınızda yapabileceğiniz şeyler de var. Okuyoruz; generallerin bazıları oraya sığınmış buraya sığınmış. Belinde tabancası var adamın, onunla savaşacak! Asker savaşçıdır. O özelliğini kaybettiyse ayrılacak.

Son düzenlemelere karşı tavra gelince…

Çok cevval bir biçimde darbeye karşı koyup meşru bir konum elde etmişsem bile çıkar Türk milletinin karşısına bu yapılanların yanlış olduğunu açıklar, sonra da istifa ederdim.

 

- Orgeneral Hulusi Akar’ın yapması gereken bu muydu sizce; istifa?

 Bence buydu.

 

- Bunu yapmamış olmasının Türk ordusu üzerindeki etkisi nedir?

Bunu yapmamış olması Türk ordusunu edilgen, kışlaların önünde arozözlerin beklediği ve bunlara hiçbir tepkinin verilmediği bir kurum olarak bırakıyor. Böyle ordu olmaz.

Balyoz ve Ergenekon süreçlerinin orduya iki önemli etkisi oldu. Birincisi, kahir ekseriyeti yurtsever ve cumhuriyetçi olan subaylar tasfiye edildi. Yol temizliği yapıldı. Bu, geri kalanlar üzerinde büyük bir korkuya neden oldu. Adeta korku imparatorluğu doğdu. 15 Temmuz bunu kanıtladı çünkü refleks gösteren generallerin sayısı az. Darbecileri zaten bir yana koyuyorum, onlar asker değil çete. Onlara karşı koyan generallerin az olmasının sebebi Balyoz ve Ergenekon süreçlerinin yarattığı tahribat. Darbeye karşı olsalar bile o iradeyi gösteremeyenlerin sayısı az değil.

15 Temmuz darbesinden iktidarın kendisi de sorumludur. Nitekim Cumhurbaşkanı ‘Bizim de hatalarımız oldu, millet ve tarih bizi affetsin’ dedi. Bizim için tabii bu ironiktir.

 

TÜRKİYE’DE SİYASAL İSLAMIN İLERLETİLMESİNDE TSK’NIN BÜYÜK HATALARI VAR

 

- ‘Asker ve siyaset’ isimli kitabınızda Samuel Huntington’ın askeri tezlerine yaptığınız atıflardan birinde şu var; ‘Askeri etik ve muhafazakarlık arasında doğalarından kaynaklanan bir uyum mevcuttur’. Sırf bu tür bir felsefi yakınlık bile Fethullahçı örgütlenmenin kendisine orduda zemin bulmasına neden olmuş olabilir mi?

Ordular yapıları itibarıyla gelenekçidir ve onun dışına çıkamazsınız. Türk ordusu çok uzun zaman Prusya modelini benimsemiştir daha sonra Amerikan modeli geldiği zaman insan ilişkileri daha yumuşak bir hal almıştır. Ama bizim TSK’da hala Prusya tipi general ve amiraller mevcuttur. Buradaki anlamıyla muhafazakarlıktan kasıt dindar muhafazakarlık değil. Ama öte yandan şunu da hatırlatmak gerekir, Türk Ordusu uzun yıllar İslam’ın kılıcı olarak görülmüştür, o nedenle Peygamber ocağı da denir. Dolayısıyla o sosyolojik yapıdan bağımsız olarak da düşünmemek lazım. O muhafazakarlığın bir yanının dinle alakalı olduğunu görmek lazım. Silahlı Kuvvetler kendi içinde dinsel odaklar oluşması tehlikesini hep görmüş o nedenle de dine mesafeli durmuştur. Bu konuda kendini topluma doğru ifade edememiştir. Özellikle türban konusunda yapılan tartışmalarda taraf olması bir yana laikliği bunun üzerinden tanımlaması çok yanlış olmuştur. Türkiye’de siyasal İslam’ın ilerletilmesinde Silahlı Kuvvetlerin çok büyük hataları olmuştur.

 

ABD’DEKİ BOP’ÇULAR 3 SENARYODA DA KAZANDI

 

- İlker Başbuğ da ABD içindeki bir odağın bu girişimi planlamış olabileceğine yönelik şüphelerini paylaşırken şöyle bir tespitte bulundu; ‘bence plan darbenin başarısız olması için ve TSK’yı bu hale getirmek için yapılmıştı’.

Başbuğ Paşa’nın o röportajda söylediklerinin büyük bölümüne katılıyorum ancak o tespiti konusunda farklı düşünüyorum. Kendi gözlemlerime göre bunu planlayan Amerika’nın içindeki bir odak. Belki meşru yönetim için bunu söyleyemeyiz ama devletin içinde kaç devlet olduğunu da bilmiyoruz. Ama şunu seziyoruz; ABD birçok ülkede operasyonlar yapıyor. Büyük Ortadoğu Projesi diye bir şey ortaya attılar ve adım adım ilerliyorlar. Cezayir hariç bütün Kuzey Afrika’yı değiştirdiler. Irak, Suriye malum. Ben sıra Türkiye’ye geldi diye düşünüyorum. Bana göre Fethullah Gülen’i darbeye iten içsel sebepler var ama darbeye itenlerin dışardaki amaçları 3 senaryo ile izah edilebilir. Birinci senaryo darbenin başarılı olması haliydi ki en çok muhtemelen onu arzu ediyorlardı çünkü Türkiye’yi istediği gibi yönetip bölgeyi istediği gibi şekillendirecekti. İkinci senaryo ise darbenin biraz başarılı, biraz başarısız olup Türkiye’nin iç savaşa gitmesi senaryosuydu. Başka bir felakete yol açardı. Üçüncüsü senaryo yaşadığımız durum; darbeye kalkışma oldu ve engellendi. Ama sonuçta TSK sert gücünden geçici de olsa kaybetti. Ve bunun TSK’nın caydırıcılığı üzerinde etkisini olduğunu önümüzdeki dönemde göreceğiz. Dolayısıyla üç senaryo da ABD’de bu işin arkasında olanlara, BOP’u hayata geçirmek için mücadele edenlere yaradı.

 

15 TEMMUZ KALKIŞMASI DARBECİ GELENEKLE AÇIKLANAMAZ DİNCİ BİR AKIM

Bu son kalkışmayı lütfen kimse ordunun darbeci özelliği diye telaffuz etmesin. Adamlar 40 yıldır emek vermişler Fethullah terör örgütüne. Tamamen devleti ele geçirmek için yola çıkan dinci bir akımdır. Silahlı Kuvvetlerin zaten o gece tamamı bu işe katılsaydı çok farklı bir şey çıkardı ortaya. Bu yapılan Silahlı Kuvvetlere darbedir, siyasi iktidara ve millete yapılan bölümü akamete uğratılmıştır.

 

AHMET YAVUZ KİMDİR?
1991’de Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni, 1995’te Fransa Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni bitirdi. 1997-2000 yılları arasında Paris Büyükelçiliği nezdinde Kıdemli Askeri Ateşe olarak görev yaptı. TSK Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası sahibi. Fransa’nın verdiği liyakat madalyasını bu ülkenin Ermeni meselesindeki tavrı nedeniyle iade etti. İstanbul Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans yaptı. 2011 yılında Harp Akademileri Kurmay Başkanı’yken Balyoz soruşturması kapsamında tutuklandı. 2012’te zorunlu olarak emekli edildi. 2014 yılında beraat etti.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.