Lozan tartışması Bahçeli'yi kızdırdı

 Değerli Milletvekilleri,

Saygıdeğer Misafirler,

Medyamızın Seçkin Temsilcileri,

26.Dönem 2.Yasama Yılının bu ilk parti Meclis grup toplantısına başlarken hepinize en içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Ekranları başında bizleri izleyen aziz vatandaşlarımızı muhabbetle selamlıyorum.

Tarihsel varlığını muazzam bir başarı ve mücadele azmiyle süsleyen Gazi Meclisimizin yeni yasama yılında da kendisine bağlanan ümitleri boşa çıkarmayacağına inanıyorum.

Önümüzde çetrefilli, güçlük ve zorluklarla dolu bir ülke gündemi durmaktadır.

Parti olarak bunun fazlasıyla bilincindeyiz, bu nedenle sabırlı, sorumlu ve soğukkanlı hareket ediyoruz.

Biliyoruz ki, Meclis’i samimiyetle çalışan, sorunlara kalıcı çözümler üreten, millet ve memleket aşkıyla yanıp tutuşan vekilleri olan bir ülkenin Allah’ın izniyle sırtı yere gelmez, getirmeye de kimsenin gücü yetmez.

TBMM, tıpkı Milli Mücadele yıllarında sergilemiş olduğu ruh ve asaletle, Türkiye’nin makûs talihini aşacak yegâne kudrettir.

İlk Meclis’in muhterem üyeleri isli gaz lambalarıyla güç bela aydınlanarak aziz Türk vatanını karanlıktan çekip çıkarmışlardı.

Saç sobayla zar zor ısınsalar da milleti esaretin ayazında bırakmamışlardı.

Okullardan getirilen sıralarda oturmuşlar, kısıtlı imkânlarla çarpışmışlardı.

Darlık yaygın, düşman kavi, yokluk çok, para yok ne yapalım dememişler, bahanelere sığınmamışlardı.

Demem odur ki, Büyük Millet Meclisi yedi düvelle boğuşmuş, buna rağmen engel tanımamış, saldırılara takılmamış, kurtuluşumuzun destanını fedakarlık mürekkebiyle yazmıştır.

Çünkü arkasına büyük Türk milletinin dua ve desteğini almıştır.

Meclisimiz, zalimlere karşı Türk’ün zafer kılıcı olmuştur.

Bu kutlu çatı, son yurdumuzdaki tüm özlem, talep ve düşüncelerin toplanma, karar ve iradeye dönüşme mekanıdır.

Demokrasi düşmanları, Türkiye’ye kefen biçme hevesinde olan hain odaklar TBMM açık ve aktif olduğu sürece amaçlarına ulaşamayacaklardır.

Türk milletinin muhterem temsilcileri, egemenliğin asıl sahibinin emanetine leke sürdürmeyecek kadar cesur ve dik duruşlu olmak durumundadır.

Hamd olsun, parti ayrımı yapmaksızın tüm milletvekillerimizde bu hasleti görmekten, bu tavizsiz duruşa şahit olmaktan iftihar ediyor, sizleri ve diğer arkadaşlarımızı kutluyorum.

15 Temmuz’da, Gazi Meclisimizin tepesinde uçaklar uçurup, helikopter gezdirenler ağır silahlarla ve bombalarla saldırmalarının bedelini elbette ödeyeceklerdir.

İhanet ve cinayet hiçbir teröristin yanına kalmamalıdır.

TBMM’nin bombalanması, taranması ve topyekûn suikasta uğraması yakın tarihin en soysuz, en alçak, en aşağılık eylemi olarak kayıtlara geçmiştir.

Zannettiler ki korkacağız. Beklediler ki boyun eğeceğiz.

Şükürler olsun ki, Türk milleti korkmaz, korkuluklara, korkunç oyunlara pabuç bırakmaz.

Milletin korkmadığı yerde onun adına demokratik bir görevi yerine getiren temsilcileri asla korkuya şans tanımaz, tanımayacaktır.

TBMM’nin yeni yasama yılında yüksek bir fazilet örneği, kökü eskiye dayanan kahramanca bir tavır göstermeliyiz.

Oyalanacak vaktimiz, kaybedecek değerimiz, israf edecek kaynağımız yoktur.

Boşa harcayacağımız, demagoji ve istismarla geçireceğimiz bir saniyemiz kalmamıştır.

Türk milleti hizmet beklemektedir.

Türkiye’nin zincirlerinden kurtulması için üsteleyen, çabalayan, taviz vermeyen mücadele kararlılığı lazımdır.

Artık siyaset ve demokrasi hayatımızda her şey 15 Temmuz sonrasına göre şekil alacak, bitmeyen tehditler, azalmayan tehlikeler ancak bu şekilde göğüslenecektir.

İşbirliği kanallarını açık tutmalıyız.

Anayasanın tadili veya yeniden yazımı konusunda dürüst, atılgan ve dayanışma içinde bulunmalıyız.

Hassasiyet göstermemiz gereken önceliklerimiz vatandır, millettir, kardeşliğimizdir, istiklalimizin akıbetidir.

Türkiye ve Türk milletinin tarihsel hak ve çıkarlarını tek yürek halinde müdafaa etmek hepimizin kaçınılmaz görevidir.

Doğal olarak bu görevden kaçamayız, ihmal edemeyiz.

O bunu söylemiş, bu şunu konuşmuş demeyecek, ayağımızdan çekiştirmeye, elimizden tutmaya, önümüzü kesmeye çalışanlara fırsat vermeden milletçe yolumuza çıkanları teker teker ayıklayacağız.

Yeni Yasama Yılının en başta ülkemize, milletimize, siyasi partilerimize, demokrasi hayatımıza hayırlı olmasını Rabbim’den niyaz ediyor, siz değerli milletvekili arkadaşlarıma üstün başarılar diliyorum.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

Yönetmek bir yönüyle öngörme kabiliyeti, olacakları önceden yorumlama ve kestirebilme becerisidir.

Gideceği limanı bilmeyen bir gemiye hiçbir rüzgârın yardım etmeyeceği bilinen bir gerçektir.

Hadiselerin akışına kapılmış bir toplum, belirsizliklerin akıntısına düşmüş bir yönetim en azından belirleyici, yönlendirici, tayin edici vasfını kaybetmiş demektir.

Bu durum başlıbaşına sorun ve açmazdır.

Ülkemiz çok kaygan ve kaygı verici bir süreçtedir.

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, uzun vadeli planlamaların tutmayacağını, tahmin ve akıl yürütmelerin pek bir işe yaramayacağını peşinen söylememiz mümkündür.

Çünkü gelişmelerin denetim ve kontrolü sağlanabilmiş, insiyatif tam manasıyla ele alınabilmiş değildir.

Nitekim 19 Ekimden itibaren 3 ay daha uzatılması kararlaştırılan OHAL şartları her düzeyde etkisini sürdürmektedir.

Devlet ve toplum hayatının kilidi henüz açılamamıştır.

Huzur, asayiş ve emniyet arzulanan biçimde tesis edilememiştir.

Milletimiz katı ve kronik bir endişe girdabının içine yuvarlanarak hapsolmuştur.

15 Temmuz FETÖ darbe teşebbüsü devletin tüm ayar ve dengelerini gevşetmiş, milletimizin gelecekle ilgili tasavvurlarını zedelemiştir.

Yaşadıklarımız, şahit olduklarımız kolay hazmedilir türden değildir.

15 Temmuz Türkiye’yi ele geçirme, ardından da bütün tarihsel miras ve emanetlerini eritme ve yok etme operasyonun silahlı denemesidir.

Bu hainliğin bürokrasi, eğitim, emniyet, üniversite, yargı, ekonomi ve sivil toplum ayakları vardır ve buralara gizlenmiş kanı bozuk vatansızlar birer birer ortaya çıkarılmaktadır.

FETÖ, devlete virüs bulaştırmış, ahlak, hukuk, vicdan ve insan hakkı tanımamıştır.

Bu örgütte bir defa Allah korkusundan iz yoktur.

15 Temmuz gecesi Türkiye’nin defin ruhsatını hazırlayan kanlı, kirli ve küresel mihraklar FETÖ maşasıyla son darbeyi indirmek istemişlerdir.

Amaç Türkiye’nin bölünmesi ve bölüşülmesidir.

Amaç Türk vatanın paramparça edilmesi, Suriye ve Irak’a dönüştürülmesidir.

Ve tüm hedefleri kapsayacak şekilde Anadolu’nun istilası planlanmıştır.

Pensilvanya’ya sığınmış vaiz görünümlü bir terörist, örgütünü uzaktan kumanda ederek aziz milletimizi zapturapt altına almaya, sonra da ortak olduğu diğer terör örgütleriyle bu aziz vatanı yakmaya kalkışmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti 15 Temmuz’da ipten dönmüştür.

Karşımızda olağanüstü bir tablonun dehşet ve nefret saçan yankıları vardır.

FETÖ, devlete tutunarak, devlete sızarak, yine devleti çökertmek istemiştir.

Milletimiz boyunduruk altına alınmanın eşiğinden son anda muazzam diriliş ve karşı çıkışıyla kurtulmuş, üstelik vatanını kurtarmıştır.

FETÖ, zalimlerin dümen suyuna girerek 79 milyona namlu doğrultmuş; namuzluğun, namertliğin ve nankörlüğün sivrilen başı olmuştur.

Türk milleti; 241 şehidimizin kanıyla, 2 bin 194 gazimizin fedakârlığıyla düşman akınını püskürtse de, 15 Temmuz gecesinin sarsıntıları hala geçmemiştir.

15 Temmuzla beraber sökün eden huzursuzluk, egemenlik kuran risk ve belirsizlikler devlet ve toplum hayatına yıldırım gibi çarpmıştır.

Koyulaşan sis perdesi her yere hâkim olmuştur.

Bundan sonra ne olacak sorusu aylardır zihinlere ipotek koymuştur.

Ve de 15 Temmuz’dan beri FETÖ konuşulmaktadır.

Bu arada ekranlarda epey FETÖ bilirkişisi ve itirafçısı türemiştir.

Bunlar gün aşırı boy göstermekte, uzun uzadıya analiz yapmakta, hatıralarını paylaşmaktadır.

Yüzlerce dönüm arazide 17 yıldır kötülük üretimi yapan Pensilvanyalı vandalla ilgili kimin anısı varsa gece gündüz anlatmaktadır.

Düne kadar FETÖ için himmet ve hizmet kuyruğuna girenler sıkıyı görünce birden çark etmişler, telaşla günah çıkartmaya koyulmuşlardır.

FETÖ’den ağzı yananların, geçmişini unutturma gayesiyle çırpınanların, yakayı kurtarma niyetinde olanların pişmanlık beyanları neredeyse külliyat boyutuna varmıştır.

Oysaki bunların alayı FETÖ’nün düne kadar dizinin dibinde, elinin altında, gözünün içine bakıyorlardı.

Söz konusu şahıslar kime ne anlatıyorlar? Kime ne söylüyorlar?

Kriptoların hala faaliyette olduğuna dönük yaygın bir kanaat hakimdir.

Devlette çok yoğun bir ihbar ve şikayet furyası masumların haklarına kast etmektedir.

Elbette FETÖ’nün her kademe ve kesimden teker teker temizlenmesi, geriye hiçbir kalıntısının bırakılmaması acil ve kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.

Hükümetin bu konuya samimiyetle eğildiği de meydandadır.

FETÖ operasyonlarında toplamda 32 bin tutuklu, kamudan 100 bine yakın açığa alma, 60 bin ihraç gerçekleşmiştir.

Ancak yine de, suçlu ile suçsuzun birbirine karıştığına yönelik yoğun rahatsızlık ve çağrılara iktidarın kulak vermesi, dikkate alması şarttır.

Şikayetlerin mağduriyet edebiyatı görülmesi ise yanlıştır.

Henüz hatırlı ve sözü geçen bylock kullanıcılarıyla, kuytularda 1 dolar saklayan suçlularla ilgili bir ifşa, bir izahat yoktur.

Devlette en alt düzeyde görev yapan bir memurun suçu görüldüğü an gereği yapılıyor da, üste çıkıldıkça, makamlar yükseldikçe niçin bir yavaşlamaya, bir duraksamaya, bir savsaklamaya gerek duyuluyor?

Eğer 15 Temmuz darbe teşebbüsü gerçekleşmiş olsaydı, Türkiye’nin kaderi kimlerin eline geçecek, devlet ve siyasete kimler hükmedecekti?

Bu sorunun cevabını bilmek en tabbi hakkımızdır.

İhanetin çıbanbaşları kimlerdir?

Yurtta Sulh Konseyi isimli rezil ve haçlı yapılanmanın ana kadrosunu, siyaset ve bürokrasi alanındaki elebaşlarını bu aziz millet ne zaman duyup, ne zaman öğrenecektir?

FETÖ; aynen PKK, IŞİD, PYD-YPG, DHKP-C gibi Türkiye’nin katıksız, amasız, ilelebet düşmanıdır.

Düşmanın ise tüm hat ve cepheleri mutlaka düşürülmelidir.

Dahası düşmanın başı ezilmelidir.

Biz AKP hükümetine terörizm ve teröristlerle mücadelede hep destek verdik.

Verdiğimiz destek Türkiye’yedir.

Verdiğimiz destek Türk milletinin beka ve dirliğini muhafazaya yöneliktir.

Bundan dolayı bir kısım aklı evveller bizi eleştirmekte, bildik ezberlerini tedavüle sokmaktadır.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Güya biz AKP’ye bastonluk yapıyormuşuz.

Güya biz AKP’nin gözü kapalı arkasında duruyor, hiç sesimizi çıkarmıyor, avukatlığına soyunuyormuşuz.

Bu iftiraları atan bre densizler, siz FETÖ’nün kurşun askerliğine talip olurken bir şey olmuyor da, bizim Türkiye’yi müdafaa etmemiz mi gözünüze batıyor?

Allah bizi doğrudan ayırmasın, her daim milletin avukatı yapsın, hıyanetin kuryeliğinden, FETÖ’nün zillet ve zelil elemanlarından olmaktan korusun, kollasın.

Ne yapacaktık, Türkiye terörizmin kanlı baskınına uğrarken, devleti yönetenlerle, demokrasiyle iktidara gelip yönetimi elinde bulunduranlarla kavga mı edecektik?

Sudan sebeplerle birbirimize mi girecektik?

Nedir istenen? Pensilvanya’dan sufle alanlar, son dönemlerin moda tabiriyle fabrika ayarlarına anında dönenler bize neyi ima etmektedir?

Bu tahammülsüzlük, bu gayri milli ve yerli olmayan bakışın maksad ve mantığı nedir?

Hiç kimse haddini aşmasın, yediğimiz aşı da biliriz, atacağımız taşı da.

Duracağımız yeri de biz belirleriz, söyleceğimiz sözü de biz seçeriz.

Türk milleti kan ağlarken, yarının ne getirip ne götüreceğini hiç kimse tahmin edemezken, üstelik tüm terör örgütleri üzerimize üzerimize gelirken, bizim siyasi tartışma ve çekişmenin içinde olmamız kendimizi inkar, milletimize haksızlıktır.

CHP eleştiriyor, muhalafet ediyormuş; iyi de bundan bize nedir?

Ağıt mı yakalım, dizimizi mi dövelim, yalvar yakar aman etmeyin, tutmayın diye kapısına yüz mü sürelim, bilinsin ki herkes kendi fıtrat ve fikrine uygun davranacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi milli tarih ve kimliğin, milliyetçi ruh ve inanmışlığın şehadetlerle müdafasını yapan kahraman millet evlatlarının göz nuru, alın teri, fedakârlığının bereketidir.

Biz milletin yanında, Hakk’ın yolundayız.

Biz Müslüman Türk milletinin çelikten iradesiyiz.

Ve bundan da taviz vermeyiz, dayatmalara gelmeyiz, onun bunun sağdan soldan, sosyal medya ve diğer zeminlerden üfürdüğü yalan ve saptırmalara itibar etmez, ihtimam göstermeyiz.

Yenikapı ruhuna bağlı kalacağız dedik, söz ağzımızdan bir kere çıkar, biz ülkü davasının yılmaz neferleri olduğumuz kadar sözümüzü çiğnemeyecek kadar er ve haysiyet sahibi iman kafilesiyiz.

Milletimize teminat verdik, şu badireli günlerde hükümete bindirmek, punduna getirip de zora sokmak için fırsat kollamadık.

Buna da hiç gerek duymadık.

Kimse merak buyurmasın, yeri geldiğinde, haklı ve meşru sebeplerle hükümete elbette demokratik eleştirimizi yaptık, yaparız, yapmaya da devam edeceğiz.

Fakat siyasi kan davalarından bu ülkenin çok çektiğini tecrübeyle biliyor ve hafıza kayıtlarımızda taşıyoruz.

Bizim de fıtratımızda Türk milleti için gerekirse kefensiz toprağa girmek vardır, gerekirse Türk-İslam ülküsü için çile çekmek vardır, şartlar oluşursa dün olduğu gibi bugün de Allah’a can borcumuzu seve seve ödemek vardır.

15 Temmuz’u yaşayan bizatihi Türkiye’dir.

Milletimizin vergileriyle alınan, fakat hainlerin kullanımında ölüm kusan uçaklar, helikopterler Paris’te, Berlin’de, Londra’da, Pensilvanya’da değil, Ankara’nın üstünde uçmuş, başkentimizi savaş alanına çevirmişlerdir.

Sorarım sizlere, 15 Temmuz gecesinin Bağdat ve Şam’daki örneklerinden ne farkı vardır?

Direnmeseydik, darbecilere meydan okumasaydık, rest çekmeseydik ve de milletimiz korkusuzca tankların önüne çıkmasaydı Türkiye’nin ne olacağını hesapa katan olmuş mudur?

İşgal edilmek istenen Türk vatanıydı. Bu gerçek ne çabuk unutuldu?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1 Ekim’de TBMM’de yaptığı konuşmada Yenikapı ruhunu titizlikle korumaktan bahsetmiş ve bundan hepimizin sorumlu olduğunu söylemiştir.

Pek tabii, biz de aynı kanaat ve karardayız.

CHP’nin su kaynattığını ve kayış attığını görüyoruz.

Beklentimiz, bari hiç olmazsa, Sayın Erdoğan’ın da Yenikapı ruh ve manevi sözleşmesine bağlı ve sadık kalması, AKP hükümetinin de buna uygun davranış göstermesidir.

15 Temmuz itibariyle Türkiye’nin siyasi ve sosyal yapısı farklılaşmıştır.

Korumamız gereken bir demokrasimiz vardır.

Üzerinde titrememiz gereken bir bağımsızlığımız vardır.

Savunmamız gereken bir vatanımız, gözümüz gibi bakmamız gereken milli varlığımız söz konusudur.

Cepheleşmelere dur demeli, birlikte ve kardeşçe yaşamayı tercih etmeliyiz.

Türkiye’nin iç ve dış sorunlarına karşı ortak, aşılmaz, yıkılmaz ve sağlam milli bir set inşa etmeliyiz.

Milletimizin ihtiyaç ve talepleri neyse, ortak akıl ve uzlaşmayla cevaplamak durumundayız.

Türkiye her türlü siyasi dürtü ve ideolojik angajmandan önemlidir.

Milliyetçi Hareket Partisi bu vatanı karşılıksız sevmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi Türklüğün yaşaması, huzur ve iç barış ortamının tesisi için ne gerekiyorsa yapmaya dünden hazırdır.

Diyorlar ki, Kasım ayına dikkat edilsin.

Ne olacakmış Kasım’da, yeni bir darbe teşebbüsü.

FETÖ, vazgeçmemiş, uyuyan hücreleri bir kez daha silaha sarılacakmış.

Bu iddia sahiplerinin kriz ve kaos rüzgarı estirmesi, karamsarlık ve korku aşılaması kesinlikle art niyetliliktir.

Ne demek ikinci bir kalkışma olacak?

Ederi bir dolar olan geri gelecekse, gömülmeye da hazır olmalıdır.

Hainler ayaklanırken, biz de oturacak, ağaç kovuğuna mı saklanacağız?

Kim Türkiye’nin aleyhine bir darbe hazırlığı yapıyorsa, bedelini ödemeyi de peşin peşin kabullenmelidir.

Rüzgâr eken fırtına biçmeye razı olmalıdır.

15 Temmuz’da Türk milletinin direniş ve destanından hala bir şey çıkaramayan varsa, ya aklını kaçırmış, ya da teneşir özlemi hortlamış demektir.

Türkiye’yi tehdit etmeye, intikam almaya hiçbir faninin, hiçbir melun ve müptezel emelin nefesi yetmeyecektir.

Televizyonlarda yapılan ucube yorumlara, korku salan değerlendirmelere son verilmelidir.

Hainler tekrar gelecekmiş, darbeciler yine hazırlanıyormuş, eğer böyle olursa, biz de onları bekliyor olacağız, geldikleri gibi gidemeyeceklerini de şimdiden duyuruyoruz.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Terör örgütleri 15 Temmuz’dan itibaren koordineli bir şekilde suikast ve saldırılarını hızlandırmışlardır.

Türkiye’nin milli güvenliği açık ve alarm vermektedir.

FETÖ, PKK, IŞİD, PYD-YPG’den oluşan cinayet koalisyonu, emperyalizmin kanlı talimatnamesine uygun şekilde fitne saçmaktadır.

Türkiye’nin meşru müdafaası elbette zorunludur.

Başka türlüsünü düşünmek, buna itiraz etmek milli vicdana terstir.

Güney kara sınırlarımıza mücavir bölgelerde tansiyon gittikçe yükselirken, ateş gün be gün yayılmaktadır.

Irak ve Suriye’deki depremin artçı sarsıntıları maalesef ülkemizde de hissedilmektedir.

Komşu ülkelerdeki buhran ve bunalım döngüsü Türkiye’yi farklı doz ve derecede etkilemektedir.

Irak ve Suriye’de çürüyen devlet otoritesi, yabancı savaşçılara, emperlist kurgulara, terör örgütlerine yaramakta, davetiye çıkarmaktadır.

Suriye’de 6’ıncı yılına giren iç savaş ortamının bölge halklarına ve ülkemize faturası gerçekten çok ağır olmuştur.

Biliyor ve inanıyoruz ki, Şam ve Bağdat güvenli olmadan, Ankara’nın huzur ve istikrar bulması jeopolitik akla aykırıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, öncelikle milli bekasını güvenceye alabilmek ve sınır ötesinden kaynaklanan terörist ablukasını kırabilmek için 24 Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı Harekâtını başlatmıştır.

Bunun üzerinden de 41 gün geçmiştir.

Cerablus IŞİD’ten temizlenmiştir.

Ve TSK unsurlarıyla birlikte Özgür Suriye Ordusu El Bab’a doğru ilerlemektedir.

Şu anda Çobanbey-Azez arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaktadır.

IŞİD, özellike Suriye’nin Dabık kasabasıyla birlikte El Bab’a mevzilenmiştir.

Suriye’de Kurban Bayramında ilan edilen ateşkese taraflar ne yazık ki riayet etmemiştir.

Bu nedenle tarihi ve kültürel hatıralarımızın ileri düzeyde, ayak izlerimizin her yerinde olduğu Halep bombalanmakta, insanlık değerleri ayaklar altında ezilmektedir.

Kardeşlik ve komşuluk hukuku kapsamında gelişmelerden ziyadesiyle rahatsız ve menmuniyetsiz olduğumuz bilinmelidir.

Rejim güçleri Halep’e acımasızca zulmetmederken dünya üç maymunu oynamaktadır.

İnsani yardım konvoyları, hastaneler saldırıya uğrayıp sivil ve masumlar katledilirken gelişmiş ülkeler, İslam alemi sessizce dökülen kanları, harabeye dönen bir şehri film gibi izlemektedir.

Halep günden güne erimekte, nefessiz kalmaktadır.

Halep’in düşmesi muazzam bir göç dalgasının Türkiye’nin sınırlarını vurması demektir.

Bu kadim şehrin imha ve iflası Ortadoğu’nun tüm fay hatlarını hareketlendirecektir.

Suriye ve Irak’taki vahşet sahnelerinin ne zaman ve nasıl biteceğine dair henüz somut bir bilgi ve umut ışığı yoktur.

Uluslararası koalisyonun bir başka gündemi Musul ve Rakka operasyonlarıdır.

IŞİD’in buralardan kazınması için gerekli hazırlıkların sürdüğü anlaşılmaktadır.

Musul bir Türkmen kentidir ve Türkmenelinin incisidir.

Ve elbette IŞİD caniliğinin elinden söke söke alınmalıdır.

Hükümet, Türkmenlerin hak ve menfaatleri için elini taşın altına sokmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın TBMM’nin açılışında yapmış olduğu konuşmada konuyla ilgili ifadeleri, Musul ve Telafer hassasiyeti bizim tarafımızdan olumlu karşılanmıştır.

Erdoğan’ın söylediği gibi, masanın dışında kalınmayacaksa, önce soydaşlarımıza el uzatmak durumundayız.

Türkiye sınır emniyetini sağlamak, milli huzur ve istikrarı temin etmek maksadıyla; Cerablus’tan başlayarak batıya ve güneye doğru süren operasyonlar, 5 bin kilometrekare büyüklüğünde terör örgütlerinden tamamen arındırılmış güvenli bir bölgeyle derinleştirilmelidir.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin öteden beri savunduğu budur.

Sayın Erdoğan ve AKP hükümetinin bu noktaya gelmesi bizim açımızdan sevindirici bir gelişmedir ki, buna desteğimiz tamdır.

Güvenli bölgenin tesisiyle; bir yanda terör sorunu diğer yanda mülteci dramı çözülebilecektir.

Güney sınırlarımızı içine alan ve Kobani-Afrin arasında kurulmak istenen terör koridoruna da hiçbir şart altında müsaade edilmemelidir.

PYD-YPG’nin Fırat nehrinin batısında yer alan Menbiç’te tutunmak, alanını genişletmek için her fırsatı kullandığı ortadadır.

Türkiye’nin kategorik itirazlarına rağmen, henüz Fırat’ın batısından doğusuna çekilmeyen PYD-YPG’li teröristlerin, paravan örgütler oluşturarak kendilerini gizlemeye çalıştıkları iddia edilmektedir.

Dün Akçale ilçemizin karşısında yer alan Telabyad’ın hakim tepesine PYD’nin yığınak yapması, flamasını dikmesi de tahriktir.

Daha önce de buraya PYD tarafından ABD bayraklarının asıldığı malumlarınızdır.

ABD’nin YPG sevdası, bu örgüte silah ve mühimmat desteği bir başka ve üstesinden gelinmesi gereken sorun başlığıdır.

Dost ve müteffik bildiğimiz ABD’nin, terör örgütleriyle kapalı devre ilişki kurması, katillerle düşüp kalkması izahı olmayan bir hatadır.

FETÖ’nün elebaşını Türkiye’ye iade etmeyen, bu konuda sürekli engeller çıkaran, mazaretler üreten Vashington yönetiminin, açıktan PYD-YPG’yi silahlandırması tamamıyla art niyetliliktir.

YPG’yi, IŞİD’le mücadelede sözde kara gücü gibi kullanan ABD’nin, bu iki vahşi örgütün imalatında ne kadar pay ve hisse sahibi olduğunu elbette tarih bir gün yazacaktır.

ABD, Türkiye’nin tez ve tekliflerini kabulde ayak diretmezse, hakikaten de terörizmin belinin kırılmasını istiyorsa, o zaman yapılacaklar basittir.

Türkiye, oluşturacağı güvenli bölgeyle hem Ortadoğu’nun aradığı barışı hem de kendi toprak ve insanlarının güvenliğini sağlayacaktır.

Bu itibarla, 1 Ekim günü, Türkiye’nin milli güvenlik riskine karşı uluslararası hukuk çerçevesinde her türlü tedbiri almak, Irak ve Suriye’deki tüm terörist örgütlerden ülkemize saldırıları bertaraf edebilmek amacıyla TSK’nın yabancı ülkelere gönderilmesiyle ilgili 2 Ekim 2014 tarihli Meclis izninin bir yıl daha uzatılmasına parti olarak gönül huzuruyla destek ve oy verdik.

Yeter ki, Türkiye’nin etrafını terör kampına çeviren canilerle mücadele edilsin, hepsinin hakkından gelinsin.

Yeter ki, ya devlet başa, ya kuzgun leşe irade ve iddiasından sapılmasın.

Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye’nin ayağına pranga vurmak isteyen, her zaman tetikte, her zaman teyakkuzda bekleyen çevrelerle amansız ve tavizsiz mücadelede devletini ve hükümetini yalnız bırakmayacaktır.

Aleyhimize kim ne söylerse söylesin, bizim için sinek vızıltısı, yalnızca kuru gürültü olmaya mahkûm kalacaktır.

 

Değerli Milletvekilleri,

Ülkemiz olağanüstü şartlara sahip olduğundan yönetim ve idare yapısının da buna müzahir planlanması gayet doğaldır.

Bundan gocunmak abesle iştigaldir.

Bu itibarla, Olağanüstü Hal uygulamasının uzatılması yararlıdır, yerindedir, haklı ve meşru sebepleri vardır.

Meclis’te grubu bulunan dört partinin katılımıyla KHK Komisyonu teşkili de makul ve isabetli bir karardır.

Ancak OHAL, adalet çıtasını düşürmemeli, mağduriyetlere neden olmamalıdır.

OHAL’in en başta, milletimizin ve ülkemizin güvenliği, beklenmeyen olaylara anında karşılık verilmesi amacıyla devreye alındığı unutulmamalıdır.

OHAL, TBMM’nin yetki ve haklarını gasp etmek değildir, bu şekilde de yorumlanmamalıdır.

Zira anayasal bir düzenlemedir ve hukuki bir temeli vardır.

Sorumluluk mevkinde bulunan herkesin, devlet adamı vasfı taşıyan her bir şahsın, şu günkü nazik ve kırılgan günlerde üslup ve diline hakim olması gerekmektedir.

Yeni tartışmalarla milletimizi meşgul etmek, kafa karıştırıcı açıklama ve söylemlerde bulunmak fayda yerine zarar getirecektir.

Dönem, hamaset nutuklarıyla göz boyama dönemi değildir.

Ucuz ifadelerden, kurnaz ve gizli hesaplardan elbette uzak durulmalıdır.

Türkiye türbülanstan çıkmış değildir.

Maalesef ki, her gün şehit haberleri gelmektedir.

Terör örgütü PKK, FETÖ’nün boşluğunu doldurmak, bıraktığı yerden devam etmek için çıldırmış gibi, kudurmuş gibi saldırmaktadır.

Ocaklara ateşler düşerken, milli yürekler kavrulmaktadır.

Tablo bu kadar içler acısıyken, 15 Temmuz şehitleriyle terörle mücadele şehitleri arasında bir ayrım yapmak yanlıştır, skandaldır, gaflet ötesidir.

Şehidin yeri gönüllerde, tarifi yüce kitabımız Kuran’da yazılıdır.

15 Temmuz’da tarih yazan şehitlerimizin hakkını ne kadar ödeyemezsek, terörle mücadelede emsalsiz bir mücadele kararlılığı gösteren kahramanlarımızın hakkını bir o kadar ödeyemeyeceğimiz asla hatırdan çıkarılmamalıdır.

Şehitlerimizin kemiklerini sızlatacak, ruhlarını muazzep kılacak çifte standarttan derhal vazgeçilmelidir.

Bizim için tüm şehitlerimiz şükran, vefa ve minnete layıktır.

Geride bıraktıkları namusumuza emanettir.

Mesela, 3 Eylül’de Hakkari Şemdinli kırsalında teröristlerle çıkan çatışmada şehit düşen ve sekiz yaşındaki kızı Ecrin’in hıçkırıklıklarla uğurladığı Uzman Çavuş Hasan Yaşar, Özel Kuvvetler’de korkusuzca direnerek şehit olan Astsubay Ömer Halis Demir’den hem manen hem de vicdanen daha az değerli değildir.

İkisi de şehit, ikisi de vatan kahramanıdır.

Ve tüm şehitlerimizi rahmetle anmak hepimizin boynunun borcudur.

Çok uyanık ve dikkatli olmamız gereken günlerde olduğumuz aşikardır.

Milletimizin sinir uçlarıyla oynamaktan, milli hatıra ve mirası tahribattan kaçınmak lazımdır.

Özellikle tarihten husumet çıkarmak, geçmişi kutuplaşma alanına çekmek çok gereksiz, çok yersiz ve de çok tehlikelidir.

 

Değerli Arkadaşlarım,               

93 yıl önce imzalanan Lozan Antlaşmasının zafer mi hezimet mi olduğunu tartışıyoruz.

Elalem uzayı tarıyor, yeni keşifler yapıyor, Jüpiter’in uydusunda su olup olmadığını konuşuyor, biz bunları çoktan hallettiğimizden olsa gerek, başka işimiz yokmuş gibi Lozan’ı masaya çıkarıyoruz.

Ben de her aklı başında vatan evladı gibi hayret ediyorum.

Keşke her şey bununla sınırlı kalsaydı.

2.Abdülhamid’in kızıl sultan mı, yoksa ulu hakan mı olduğu münakaşa ediliyor.

Bunu yaparken Atatürkle 2. Abdülhamid’in mukayesi de yapılıyor.

Herkes fikri yörüngesine göre posizyon almaktadır.

Diyebileceğim tek şey, pes doğrusudur.

Eski defterleri aralayan bir insan eğer müfsid değilse, kesinlikle müflisdir.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, 2 Abdülhamid ne ulu ne de kızıldır; o ecdadımızın muhterem yüzlerinden, Osmanlı padişahları arasında muteber isimlerden birisidir ve saygıyı hak etmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk, 2.Abdülhamid’in yönetimi altında yetişmiş, parlamış, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş ilk Cumhurbaşkanımız ve Türk milletinin yüz akı bir liderdir.

Birinin bıraktığı yerden, diğeri devam etmiştir.

İki Türk hünkârı olan; Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim arasındaki kapanmayan uçurum ne kadar hamakat ve hezeyansa, Atatürk ile 2.Abdülhamid arasında husumet çıkarmak, birini diğerine tercih etmek o denli zeka özrü, şuur eksikliğidir.

Tarihi şahsiyetlerimizi çatıştırmak emin olun düşmanları tebessüm ettirecektir.

Milliyetçi Hareket Partisi Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında sütunları Ötüken ve Söğüt’te inşa edilmiş, harcı iman ve inançla karılmış, böylelikle iki yakayı buluşturmuş tarihi bir köprüdür.

Biz ne Atatürk’ten vazgeçeriz, ne de 2.Abdülhamid’i ihmal ve inkar ederiz.

Biz Lozan Antşması’nı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve hukuki senedi olduğunu kabul eder, hezimet ithamlarını reddederiz.

Çakma tarihçilerin, 1919’daki mandacı ve işbirlikçi zihniyetlerin kurduğu nifak çarkına asla düşmeyiz.

Lozan’ı kötülemek, örtülü ve kapalı ifadelerle Sevr’e methiyeler yağdıranları neşelendirecek, tekrardan umutlandıracaktır.

Türkiye’nin varlığını tescil ettiren, yedi düvele kabul ettiren 8 aylık Lozan mücadelesini bırakalım da tarihçiler konuşsun, onlar değerlendirsin.

Sorumlu siyasetçiye ve devlet ricaline düşen Türkiye’nin hukuki ve tarihi varlığını tekrar yargılamak isteyen mihraklara koz vermemek, tarihle itişip kalkışmamaktadır.

Bu nedenle Sayın Cumhurbaşkanı’nın 29 Eylül 2016 günü, 27.Muhtarlar Toplantısındaki sözlerini yadırgadığımı, 24 Temmuz 2016’daki Lozan Antlaşmasının 93. Yıldönümünde verdiği mesajlarına bağlı kalmasını hem diliyor, hem de tavsiye ediyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle, sözlerime son verirken, siz değerli milletvekili arkadaşlarımı, muhterem konukları bir kez daha saygılarımla selamlıyor, hepinize sağlık, başarı ve huzurlu gün ve haftalar diliyorum.

Geçtiğimiz Pazar günü, yani 2 Ekim’de, karşıladığımız Muharrem ayının birinci günü olan Hicri Yılbaşının mübarek olmasını,  hüzün ve matem ayı olan bu ay içinde yapılan duaların kabul edilmesini Allah’tan niyaz ediyorum.

Sağ olun, var olun diyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.