Emekli Amiralden 'Diktatör' Savunması

Deniz Harp Okulu Komutanı iken, Balyoz Soruşturması nedeniyle terfi ettirilmemesini protesto için Nazım Hikmet’ten şiir okuyup istifa eden emekli Amiral Türker Ertürk, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a başbakanlığı döneminde hakaret ettiği iddiasıyla Tekirdağ’da yargılandığı davada 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırılmıştı. Emekli Amiral Türker Ertürk'ün dün Tekirdağ Adliyesi 4’üncü Asliye Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı.

Cezası ertelenen Ertürk, duruşmada Erdoğan'a neden “Faşist ve Diktatör” dediğini anlattı. 

İşte o savunma:

2010 yılında Tuğamiral rütbesindeyken istifa ederek mesleğimden ayrıldım. Ayrılmamın nedeni, bugün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından da sıkça söylenen ama zamanında "savcısıyım ve arkasındayım" dediği kumpas operasyonlarıydı.

Kumpas, en başta Deniz Kuvvetlerini ve onun subay kaynağını oluşturan Deniz Harp Okulu’nu hedef alan esas itibarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerini itibarsızlaştırmaya, bir bölümünü içeri atarak ve tasfiye ederek geri kalanını sindirmek maksadıyla yapılan operasyonlar manzumesiydi. 

İşte bu operasyonlar sırasında 2008-2010 tarihleri arasında Deniz Harp Okulu Komutanı olarak kumpasın merkezinde görev yaptım.

İstifa ettiğim 2010’dan beri gazetecilik yapmaktayım. Aydınlık Gazetesi ile İngiltere, Fransa, Amerika, İsveç, Danimarka, Almanya ve Türkiye’de yayın yapan 20’yi aşkın gazete ve internet sitesinde yazılarım yayınlanmaktadır. Bu süre içinde çok sayıda yerli ve yabancı çeşitli televizyon ve radyo programlarına katıldım.

DENEYİMİM VE SİCİLİM BUNUN DELİLİDİR

Ayrıca yine bu süre içinde 55 bin kilometre yol yaparak Türkiye’de ve Türklerin yoğun yaşadığı yabancı ülkelerde, siyaset, güvenlik, denizcilik, strateji, jeopolitik, “sözde Ermeni soykırımı”, Atatürk ve Türk Devrimleri konularında 270 konferans ve panele konuşmacı olarak katıldım. 271’inci konferansımı 5 Mayıs 2015 Salı günü İzmit’te Türk Ocağı’nda “Türkiye Nereye Gidiyor?“ konusunda vereceğim.

Gazeteciliğimin yanında aktif olarak 2010’dan beri siyasetle uğraşmaktayım. 31.05.2014 tarihinde Tekirdağ’da konuşma yaptığım esnada CHP üyesiydim. Sonuç olarak söylemek gerekirse sıradan bir yurttaş ve seçmen olmanın yanında aktif bir gazeteci ve siyasetçiyim.

Kumpas ile yaratılan ihanete, haksızlığa, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yapılan düşmanlığa, gayri hukuki bir biçimde zindanlara atılan askerlere sahip çıkmak ve toplumsal farkındalık sağlayabilmek için her hafta cumartesi günleri saat 13 00’de ülke genelinde yapılan “Sessiz Çığlık” eylemlerinin yıldönümünde konuşma yapmak için davet üzerine Tekirdağ’a gelmiştim.

Konuşmam sırasında o tarihte Başbakan olan Erdoğan’a hakaret etmedim. Konuşmamda hakaret kastım asla olmamıştır. Sadece ülkenin mevcut durumu hakkında siyasi bir değerlendirmede bulundum.

Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na hakaret etmedim. Her şeyden önce eğitimim, öğretimim ve devlet terbiyem buna müsait değil. 14 yaşından beri devlet terbiyesi ile büyüdüm. Bir sınıf büyüğüme "Efendim" derim. Devlet hiyerarşisinde onu geçsem ve üstünde olsam dahi! Bir devlet büyüğünü idari ve yönetimsel tasarrufları nedeniyle en acımasız biçimde eleştiririm ama hakaret asla etmem. Nerede nasıl davranılması ve konuşulması gerektiğini iyi bilirim.  Deneyimim ve sicilim bunun delilidir. Ülkemi, hem yurt dışında hem yurt içinde her seviyede temsil ettim.

ERDOĞAN’IN İDARİ TASARRUFLARINI ELEŞTİRDİM

31.05.2014 tarihinde Tekirdağ’da “Sessiz Çığlık” eyleminde yaptığım konuşmada bir siyasetçi olarak o zaman Başbakan olan Tayyip Erdoğan’ı eleştirdim ve “Faşist ve Diktatör” olarak niteledim.

O gün Gezi Olaylarının da yıldönümüydü. İstanbul’dan Tekirdağ’a giderken gördüğüm manzara tam anlamıyla antidemokratikti ve polis devleti görüntüsü içindeydi. Her noktada polisler ve ellerinde uzun namlulu silahlar vardı. Vapur, metro ve tramvay seferleri iptal edilmiş şehirde adeta sıkıyönetim ilan edilmiş gibiydi. Her taraf polis kaynıyordu! Bu görünüm demokratik ülkelerde rastlanabilecek bir manzara değildi!

Bu durumdaki güzergahlardan geçerek Tekirdağ’a geldim ve konuşmamı yaptım. Erdoğan herhangi birisi değildi, o siyasetçiydi! Eleştirilere açık ve dayanıklı olmalıydı. Konuşmam sırasında kullandığım “Faşist ve Diktatör” ifadeleri bir siyasetçi ve gazeteci olarak yaptığım değerlendirmelerimdi.

Sözlükler, Faşist kelimesini “sadece kendi düşüncesinin doğru olduğuna inanan ve diğer insanların düşüncesine saygı göstermeyen hatta insanları da kendi gibi düşünmeye zorlayana denir” olarak açıklamaktadır. Ben bu bağlamda Başbakan Erdoğan’ın idari tasarruflarını eleştirdim ve niteledim.

“DİKTATÖRLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ” ADLI KİTAP HEDİYE EDİLDİ

Erdoğan yaptığı konuşmalarda sık sık yargıyı faaliyetleri için sorun olarak görüyor “yargı bize engel olmazsa” daha iyi hizmet yapacağını söylüyor. Ayrıca demokrasinin olmaz ise olmazı olan kuvvetler ayrımını kıyasıya eleştiriyor. Hangi demokratik ülkenin bir siyasisi veya üst düzey yöneticisi yargıyı icraatlarına engel olarak görebilir ve kuvvetler ayrımına itiraz edebilir?

Erdoğan başkan olmak ve tüm yetkileri kendinde toplamak istiyor. Ama dünyadaki örnekleri gibi değil, bize has olsun istiyor. Demokratik ülkelerde, mesela ABD’de başkanlık sisteminin kontrol ve denetleme mekanizmaları vardır. Bunların en önemlisi keskin kuvvetler ayrımı, çift meclis ve yüksek yargıdır. Fakat Erdoğan bunlar olmadan başkanlık sistemi istiyor. Bunun adı dünyanın her tarafında siz kabul etseniz de etmeseniz de diktatörlüktür. Ben bu görüşleri ve eylemleri nedeniyle “Diktatör” dedim. Hakaret kastim asla olmamıştır.

Dünyanın saygın dergilerinden, The Economist, demokrasi endeksinde belli kriterler üzerinden yapılan değerlendirmede “Türkiye’nin hızla otoriter rejime doğru yol aldığını” sonucuna ulaşmış ve Türkiye’yi endekste Kenya ve Uganda’dan sonra 98’inci sıraya yerleştirmiş. Dergi yazısında “Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi Türkiye’nin demokratik kurumları için yeni bir tehdit ortaya koydu” diyor. The Economist’i suçlayabilir ve beğenmeyebilirsiniz ama bu örnekler çok!

2013’de Amerika’da Georgetown Üniversitesi’nde konferans veren Emine Erdoğan’a “Diktatörlüğün Psikolojisi” adlı kitap hediye edildi. Bunun bir anlamı var! Türkiye’deki otoriterliğe ve diktatörlüğe doğru gidişe bir uyarı niteliğinde. Kitabın yazarı İranlı Profesör Fathali Moghaddam ile yapılan mülakat bunu doğruluyor.

“SENDEN DAHA GÜZEL DİKTATÖR OLMAZ"

Erdoğan “taraf olmayan bertaraf olur” diyor, “demokrasi bizi istediğimiz istasyona getirecek bir trendir” diyor. Bu söylemlerin demokratik geleneklere uygun olmadığını düşünüyorum.

Başbakan Erdoğan 25 Haziran 2013 tarihinde AKP Grup toplantısında “Parti Genel Merkezindeki Milli Şefin fotoğrafına, Dersim katliamının mimarı Milli Şeflerine baksınlar. İşte orada faşist diktatörü görürler” diyor. Sanırım burada Erdoğan İstiklal Savaşı kahramanı, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı ve 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye hakaret etmek istemiyor, siyasi eleştiri yapıyor.

23 Kasım 2013 Antalya-Demre konuşmasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Erdoğan’a “Diktatör” diyor ve “Yasaklar her tarafı sardı. Yasaklarla, demokrasiyle gelen şahsiyet diktatör olma yolunda kıvrılıyor” diyerek devam ediyor.

Erdoğan bu sefer, 15 Temmuz 2014’de Ana Muhalefet Partisi (CHP) Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na “Senden daha güzel diktatör olmaz" diyerek siyasi eleştiri yapıyor. Sanırım yine hakaret kasti yok.

Tekirdağ’da yaptığım konuşmada gazeteci ve siyasetçi kimliğimle eleştiri hakkını kullandım. Bu benim anayasal hakkım olan ifade özgürlüğümdür. Ayrıca siyasetçi ve gazeteci olarak eleştirdiğim Erdoğan’da siyasetçi olarak bu eleştirilere katlanmak zorunluluğundadır. O sıradan bir yurttaş değildir.

“DİKTATÖRLER İSTİFA ETMEZ DEVRİLİRLER”

Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında siyasetçilerin diğer bireylerden farklı olarak çok sert eleştirilere bile katlanmak zorunda olduğunu söylemektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 08.07.1986 9815/82 Lingens – Avusturya Kararında; “Bir siyasetçiye yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları özel bir şahsa yönelik eleştirilere göre daha geniştir. Bir siyasetçi özel şahıstan farklı olarak her sözünü ve eylemini bilerek ve kaçınılmaz biçimde gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açar. Ve bu nedenle, daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır” diyor.

AİHM 13.11.2003 39394/98Scharsch – Avusturya Kararında ise; “Nazi terimini kullanmak bu terime yapıştırılan özel damga nedeniyle otomatik olarak hakaret suçundan mahkum edilmeyi haklı kılmadığını düşünmektedir. Bir kişinin siyasi faaliyetlerini ahlaki yönden değerlendirilmesinde uygulanan standartlar ile ceza kanununa göre bir suçun varlığını kanıtlanması için gerekli standartlar farklıdır” diyor.

İç hukuka gelince İzmir 7. Sulh Ceza Mahkemesi twitter hesabından “Diktatörler istifa etmez devrilirler”, “Avrupa’nın yeni Hitler’i Tayyip” diye yazan Yurt Gazetesi Muhabiri Ahmet Çınar’ı beraat ettirmiştir. Mahkeme, bu davada sanık, Diktatör, demiş olsa bile bu sözün suç teşkil etmediği yolunda hüküm vermiştir.

Bir yöneticiye “kötü yönettiğini” ve “tiran” olduğunu söylemek yargılama konusu olamaz, eleştiridir.

Tekirdağ konuşmamda 24 Nisan’ı çok yakında idrak etmiş olmamız ve gelecek 24 Nisan’da da 100’üncü yıldönümünü idrak edecek olmamız nedeniyle sözde Ermeni soykırımı konusuna girilmiş, bu suçlamanın emperyalist bir yalan olduğu ifade edilmiştir.

Konuşmam sırasında “bizim atalarımız böyle bir şerefsizlik yapmadı, onların atalarını bilemem” derken, sözde Ermeni soykırımı konusunda Türkiye’nin Osmanlı dönemi dahil atalarımızın böyle bir suçu işlemediğini ve atalarımızın savunulması gerektiği ifade edilmek istenmiş ve bu konuda yeterli gayreti gösterilmediği vurgulanmıştır. Bu ifadede Erdoğan’a atfen bir söylemde bulunmadığım gibi özel hiçbir şahıs hedeflenmemiş, bu sözde soykırım iftirasını destekleyenler kastedilmiştir. Burada da siyaseten bir eleştiri yapılmış, hakaret edilmemiştir.

NE YASALAR SOKRATES DÖNEMİ YASALARIDIR...

18’inci yüzyılda bir Alman köylüsü, Alman İmparatoru Büyük Frederik’e meydan okuyor, arazisini vermiyor, “gitsin sarayını başka yere yapsın” diyor ve korkmuyor. Çünkü Alman yargısına güveniyor ve “Berlin’de hakimler var” diyor. Ben de her şeye rağmen Türkiye’de hukuk var, hakimler var diyorum, demek istiyorum.

Günümüze ulaşan ve hukuk tarihinde kara leke mahiyetinde ki kayıtlara göre, Eski Yunan'dan bu güne kadar, düşünenler, düşüncelerini açıklayanlar ve ülkeyi yönetenleri eleştiren aydınlar, her dönemde suçlanmış, yargılanmış, çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Hatta Sokrates, Atina Şehrinin tanrılarına inanmadığı ve onları eleştirdiği için yargılanmış ve baldıran zehri ile yaşamına son verilmiştir.

Tabii ki, Sokrates değilim! Ama ben de bugün ülkemizi yönetenlerin başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iyi yönetmediğini ve Türkiye’yi felakete doğru sürüklediklerini “testi kırılmadan” söylemeye çalışanlardan sadece birisiyim ve onu en acımasız biçimde eleştiriyorum. Çünkü bu ülkeme ve evlatlarıma karşı sorumluluğumdur.

Ancak günümüzde ki yöneticiler Sokrates dönemi yöneticileri gibi, tahammülden, hoşgörüden yoksun ve farklı düşüncelere açık olmasalar da, çok şükür, ne yasalar Sokrates dönemi yasalarıdır, ne de yargıçlar Sokrates dönemi yargıçlarıdır.

Bu nedenle mahkemenize ve adalete olan güvenimi belirterek, gerek AHİM müktesebatını dikkate alarak, gerekse Türk mahkemelerinin benzer sözleri kullanan, gazetecilerle ilgili davalarda ki bağlayıcı içtihatları örnek alarak, Siyasetçi ve Gazeteci olmam itibarıyla sözlerimi hakaret maksatlı olmayıp, düşünce ve eleştiri özgürlüğü çerçevesinde söylediğimi göz önünde bulundurmanızı ve bu şekilde değerlendirilmesini yüce takdirlerinize sunuyor ve beraatımı talep ediyorum.

Kaynak: Odatv.com
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.