Deniz Ülke Arıboğan: Sadece bir cumhurbaşkanı değil, bir model seçiyoruz!

Deniz Ülke Arıboğan, Radikal Gazetesi için ünlü televizyoncu ve Radikal gazetesi yazarı Armağan Çağlayan'ın Türkiye gündemine ilişkin sorularını yanıtladı, Röportajda yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türk dış poltikası ve IŞİD'in Irak'taki ilerleyişi, Türkiye'nin çözüm sürecindeki son durumu gibi güncel konular ele alındı.

İşte o röportaj ;

Geçen gün şöyle bir tweetinize rastladım ve sizinle röportaj yapma isteğim bununla birlikte doğdu. ‘Aslında bu cumhurbaşkanlığı seçiminde kimin aday olduğunun bir önemi yok. Biz aslında başka bir şey için oy vereceğiz.’ Ne için oy vereceğiz?

Aslında Ak Parti’nin önerdiği şey sadece bir kişi yani bir aday değil. Aynı zamanda o adayla birlikte etkinleşecek olan yeni bir sistem, bir başkanlık modeli. Bu modele göre seçilecek kişi direk olarak icranın içerisinde olacak ve gündelik siyasete kendi rengini verecek. Bu nedenle güçlü bir kişilikten, karakteri keskin, hatları belli ve seçime girdiği zaman onu seven herkesin oy vereceği birinden söz ediyoruz. Önerilen modele başkanlık sisteminin anayasal altyapısı düzenlenmemiş hali diyebiliriz. Ancak model, Türkiye'de tek bir kişiyle özdeşleşiyor. Başbakan Erdoğan aday olmasa ve başka biri aday gösterilse bu model AKP için de anlamını yitiriyor. Burada makamın kişiye özel tasarımı söz konusu. Erdoğan dışında hiç kimse için bu tasarım geçerli değil. 

Muhalefetin önerisi ise alışageldik, geleneksel çerçeve içerisinde davranacak olan, eş güdüm sağlayıcı bir profil. Daha çok temsili faaliyetlerde bulunacak, gerektiği zaman veto gücünü kullanacak ama vetoya rağmen aşılabilecek bir güce sahip bir makama aday belirliyorlar. Burada ismin ne olduğu o kadar önemli değil. Önemli olan önerilen sisteme uygun birini bulmak. 

Muhalefetin en büyük zorluğu bütün bu sürecin nasıl gelişeceğinin Ak Parti’nin inisiyatifinde bulunuyor olması. Erdoğan aday olursa seçimde bir model tartışması olacak, Erdoğan dışında biri aday olursa adaylar arası rekabete girilecek. O nedenle Cumhurbaşkanı adaylığı noktasında iki taraf da birbirlerini beklediler; karşıdan nasıl bir aday önerilecek diye.

Muhalefetin önerisi olan Ekmeleddin İhsanoğlu göründüğü kadarıyla siyasi hatları çok net ve keskin olmayan bir kimlik. İslamcı mı liberal mi, Doğucu mu Batıcı mı bilinmiyor. Hiç kimsenin birinci tercihi olmayabilir ama hiç kimsenin ‘kesinlikle oy vermeyeceğim’ diyeceği biri de değil. Bunun nedeni Recep Tayyip Erdoğan’ın çok sevenin olması yanında hiç sevmeyenlerinin de olması. Ayrım bu noktada başlıyor. Muhalefet de buna oynadı diye düşünüyorum. 

O zaman Ekmeleddin Bey’in şansı var diyorsunuz…

Var evet, ikinci turda oldukça şansı var. Seçimde esas olan bir model önerisi olduğu için rekabete sunulan şey kişilerin yetenekleri olmayacak. Başbakan Erdoğan’ın kişiliğine ve siyasal gücüne eş değer bir profil bulmaya çalışırsanız zaten bulamazsınız. Çünkü bu noktada on iki yıllık güçlü bir başbakanlık deneyimi devreye giriyor. Karizmatik ve taraftarlarınca çok sevilen bir kişilik. Geçmişten gelen siyaset deneyimi ve meydanlarda yenilmez oluşu göz önüne alınmalı. Karşısına da benzer bir profil çıkarırsanız, o aday yenilgiyi baştan kabullenmek zorunda kalır. Bu nedenle bir liderin karşısına bir anti-lider çıkartarak kulvarı değiştirmek, rekabeti farklı bir alana taşımak gerekiyor. Ekmeleddin bey lider profilli birisi değil, böyle bir iddiası da yok. Liderlerden ve otoriteden bıkanlar için ideal bir seçim. Burada muhalefetin sorunu, kitlesini mobilize edemeyişi olabilir. Çünkü Cumhuriyet Halk Partililer'in bir kısmı oy vermeye gitmeyebilir.


Doğru söylüyorsunuz. Benim çevremde de oy vermeyeceğini söyleyen birçok insan var.

Evet var ve bu fikirde ısrar edilirse sonuçlara yansır. Zira özellikle ilk turda oyların nasıl dağıldığı kadar oy verme oranı da önemli. %50'yi zorlaştıracak bir katılıma ihtiyaç duyulacak. Onun için şu anda çok yanlış gibi görünen ulusalcı damardan yeni bir aday öne sürme fikri, eğer oy vermeyecek kitleyi sandığa götürürse matematik olarak muhalefet açısından çok kötü bir girişim olmayabilir. 

Ekmeleddin Bey aday olunca Tayyip Bey’in aday olmayacağı, yerine Abdullah Gül’ün aday gösterileceği ve kaybederse de Abdullah Gül’ün kaybettiğini söyleyeceklerine dair bir yazı okudum. Ne düşünüyorsunuz bununla ilgili? 

Bence düşünmeye değer bir sav bu. Lakin Abdullah Gül'ün siyasi deneyimini gözardı ediyorlar sanki. Gül'ün kendi kaderini başkalarının tercihine bu kadar rahat teslim edeceğini düşünmüyorum. Müzakere vardır ama teslimiyet olmaz. 

Lakin buradaki esas konu anayasal alt yapısı tamamlanmadığı için AKP tarafından Erdoğan ile birlikte önerilen modelin anayasal kriz yaratacak olması. Sürekli bir kriz ve mücadele ortamına girecek ülke.  Ben bu tartışmaların başından beri başkanlık sistemine muhalif duranlardan birisiyim. Kişilerin nerde durduğu, yetenekleri, haklılıklarından çok sistemlerin önemli olduğuna inananlardanım. Başkanlık sistemindense parlamenter sistemin Türkiye yapısına daha çok uyduğunu düşünenlerden biriyim. Zira ülkemizde parlamenter sistemin yeterince olgunlaştığını düşünüyorum. Kaldı ki bugün gelinen nokta başarı ve başarısızlıklarıyla parlamenter sistemin bir ürünü. Bunu bir kişiye endeksli olarak değiştirmeyi düşünmek çok absürd. Erdoğan Gül'den cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde nasıl bir fonksiyon beklediyse, kendisi de ona uygun bir profil sergilemeyi göze almalı.

Peki AKP’nin kendi iç tüzüğünden dolayı Tayyip Bey’in bir daha aday olamayacağı ve bu anlamda onun siyasi hayatına devam etmelerini sağladıklarını düşünüyor musunuz?

AKP’nin iç tüzüğünün değişmez, eğilmez bükülmez bir özelliği yok ki. İstenildiği takdirde değiştirilebilir. Ayrıca AKP’nin tabanından böyle bir talep de gelecektir. Sadece başbakan Erdoğan açısından değil, haklarında soruşturma açılan siyasiler ve siyasete devam etmek isteyen diğer vekiller için de önemli. Bazıları için dokunulmazlıklarının kalkması ve yargılanmaları söz konusu olabilir. O nedenle de bu üç dönem kuralının geçerli olacağını düşünmüyorum ben.

Ama Afyon’da bunu kaldırmayacağız dediler…

Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra bu konu netleşir. Erdoğan cumhurbaşkanı olursa zaten ondan bağımsız bir düzenleme yapılır. Düzenleme Başbakan Erdoğan için değil, partide geride kalanlar için yapılmış olur. Eğer olmazsa Başbakan Erdoğan’a “Türkiye’nin sana ihtiyacı var” denileceğinden, o üç dönem şartını değiştirme zorunluluğu doğar. Ben zaten bu üç dönem kuralının gereksiz bir şey olduğunu düşünüyorum.

Peki hocam siyasetin bir tek insana bu kadar bağlı olmasının dezavantajı yok mu bir ülke için?

Çok büyük dezavantajları var. Sürdürülebilir bir sistem değil. Erdoğan toplumda neyin iyi neyin kötü olduğunu belirleyen tek pusula gibi. O ne taraf giderse toplumun yarısı oraya, diğer yarısı da diğer tarafa gidiyor. İçeriğin hiç önemi olmuyor. Bizdeki temel problem sıkça söylendiği gibi muhalefet problemi. Herhangi bir tez öne süremedikleri için sürekli olarak anti tezde kalıyorlar. Önce bir tezin ortaya sürülmesi gerekiyor. Böyle bir şey yapılmadığı için kendi politikaları oluşmuyor. Bu nedenle inisiyatif hep Erdoğan liderliğinde ve AKP'de. Muhalefetin konumu hep AKP ne derse onun karşısında durmak biçiminde tezahür ediyor. 

Örneğin Kürtlerin kendi dilinde konuşmasında bile muhalefet partisi hayır demek durumunda kalıyor..

Evet. AKP tam tersinde dursaydı, muhalefet partisi bunu sahiplenirdi. Maalesef politika üretememekten kaynaklı bir şey. Muhalefetin stratejik aklı oldukça zayıf, duygusal ve tepkisel tavır alıyorlar. İktidarda ise özellikle iç politik dengeleri tutabilme anlamında kuvvetli bir stratejik birikim var. Bunu göz ardı edemezsiniz. İktidarın elindeki imkânlar, donanımlar, uluslararası bağlantılara baktığınız zaman da küresel bir hat üzerinden şekilleniyor.

Buna mukabil muhalefet yerel ve dar bir mecrada hareket edebiliyor. Örneğin MHP’nin neredeyse hiç bir enternasyonel bağı yok. Entelektüel bir katkı da sunamıyorlar toplumsal hayata. Oysa milliyetçilik hareketinin tarihçesine baktığımızda entelektüellerin ve burjuvalıların ortaya çıkardığı bir düşünce akımı olduğunu görürüz. Bir sokak hareketi olmadığı gibi oldukça elit ve fikri kökenleri itibariyle felsefi bir akımdır. Mutlak surette şiddet ve sertlik içermesi de gerekmez. Ama Türkiye’de maalesef bu versiyonla ortaya çıkıyor. Yumruklar havada öfkeyle bağıran bir kitleden başka bir şey gözükmüyor. Buna karşın tüm dünyada milliyetçi akımlar güçleniyor, yani damar genişliyor. 21 yüzyıla uygun bir fikri akım haline getirilmesi için çabaya ve kadroya gereksinim var. 

Ekonomide, tarımda, kadın –erkek, Kürt meselesinde iktidarı hayata geçirip geçirmediğine, doğru olup olmadığına bakılmaksızın sürekli bazı inisiyatifler geliştiriyor. Muhalefette ise bir şey göremiyorsunuz. Bekliyorlar ki iktidar bir şey açıklasın onlar da bunun karşısında pozisyon alsınlar. 

Bu da doğal olarak her şeyi iktidara bırakmak demek oluyor. Şurası çok net; Seveni ve sevmeyeni ile tarihimizdeki en güçlü siyasi profillerden biri Recep Tayyip Erdoğan. Çok önemli bir siyasi aktör. Bir ülkenin geleceğini çok rahat şekillendirebiliyor. Muhalefetse onu dengeleyecek bir lideri henüz çıkaramadığı gibi, bir sistem önerisinde de bulunmuyor. Bu nedenle Gezi benzeri siyaset üstü muhalefet hareketleri açısından toplumda ciddi bir dinamizm var. Siyasi kadroların oturup bu durumu iyice düşünmeleri lazım.

Bütün bildiklerimiz birbirine karıştı değil mi? Ben mesela kim ulusalcı kim MHP’li karıştırıyorum artık?

Cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye’de ne kadar absürd bir siyasal yapılanma olduğunu gösterecek bize. CHP ile MHP’nin çatı adayı belki de kendi düşüncelerini aşan bir kimliğe ve dolayısıyla İslami bir renge sahip. Eğer öyle olmasaydı İslam dünyasının en önemli örgütünün en üst temsilcisi olamazdı. Eşinin başının açık olması bizdeki laik kesimi rahatlatan bir unsur olsa da toplum onu muhafazakar kesimin temsilcisi gibi algılayacaktır. Siyasi bir profilden çok kendini yetiştirmiş, mütedeyyin bir bilim insanı görünümünde. 
Ancak ulusalcı kesimin mütedeyyin insanlara inanılmaz bir mesafe koyduğu da bir gerçek. Ne yazık ki laiklik ilkesi bir kesim tarafından çok yanlış anlaşılıyor ve yorumlanıyor. Üniversite mezunları da dahil bunlara; inanılmaz bir cehalet içerisindeler. Dine karşı yaklaşımları çok cahilce, ve çok basit düşünüyorlar. İslam konusunda hiç bir bilgileri yok. Büyük bir korku endişe ve mesafe ile yaklaşıyor, öğrenmeyi ve anlamayı reddediyorlar. 
El Nusra, IŞİD, Özgür Suriye Ordusu, El Kaide, dünyadaki bütün İslami grupların hepsi birbirinin aynısı zannediyorlar. Türkiye’nin bunlarla ortak olduğunu düşünüyorlar ve bunu araştırmıyorlar. Bunlar birbirinden farklıdır dediğinizde de sizi düşman kategorisine koyuyorlar. Alternatif düşüncelere karşı son derece yobaz bir yaklaşımları var.

Siz Marmara Bölgesi’nde akil heyetin başındaydınız. Baktığınızda süreç uzuyor hiç yol alamıyoruz gibi geliyor dışarıdan? Umut var mı sizce?

Akil heyette görev yapmış olmayı son derece önemsiyorum. Ülkemin en zor problemlerinden birisi için her türlü zorluğa karşın elimi taşın altına koymaktan kaçınmadım. Vazifeydi, yaptım. Sürecin sonunun ne olacağı konusunda o zaman da hiç kimsenin bir fikri yoktu, şimdi de belirsiz. Ancak sürecin özü silahsız bir ortamdır. Silahsız ortamı maksimum düzeyde değerlendirmemiz gerekiyor. Dünya konjonktürü Kürtlerle Türklerin mutlak bir ittifaka girmesini gerektirir durumda. Türkiye Kürtlerle çatışamaz. Kürtlerle dost müttefik olan Türkiye büyür, etki alanını genişletir. Kürtler için de Türkiye vazgeçilmez ve kaçınılmazdır.

Siz de bu çözüm sürecinin HDP’nin oylarına oynanan bir şey olduğuna inanıyor musunuz?

Hayır düşünmüyorum. Türkiye’nin bu sürece mecbur olduğunu düşünüyorum. Sadece toplumsal barış ve huzurumuzun korunması açısından değil. Mesela Türkiye’nin enerji politikası için de buna ihtiyacı var. Türkiye eğer ucuza enerji üretmezse bağımsız dış politika uygulayamaz, tamamen İran ve Rusya’ya bağımlı hale gelir. Avrupa’da ki birçok ülke bu hale gelmiş durumda. Türkiye’nin özgürce karar verebilmesi için enerji alternatiflerini oluşturması lazım. Kürt bölgesinde bilindiği üzere yeni büyük rezervler de ortaya çıktı, Türkiye sınırına çok yakın hem ucuz hem de güvenli enerji alanı açıldı burada. Ayrıca Türkiye ekonomisi inanılmaz bir şekilde bu coğrafyaya yayıldı. Türkiye’nin bir devlet olarak Kürtlere bakış açısının değişmesi ve onlara düşman ya da tehdit gözüyle bakmaması Türkiye ve Kürtler için bambaşka bir dünya demektir. Aynı şey Kürtler için de geçerli. Ben çözüm sürecine bu gözle bakıyorum. Silahlar atılmadığı sürece insanlar yavaş yavaş rehabilite olacaklardır, daha aklıselim davranacaktır.

HDP’nin demokratik olduğunu düşünüyor musunuz?

İnşallah. HDP olur ama o çizginin ürettiği siyasetin demokratik olduğunu düşünmüyorum. O bölgede başka sesin çıkmasını istemiyorlar. Belli bir coğrafya içinde PKK ya da BDP’den başka bir sesin çıkmasına izin verilmiyor. Partiler özgürce örgütlenemiyor. Ağır baskılar oluyor. Her yerde bütün siyasi partiler bütün siyasi görüşler bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları aynı ölçüde rahatlıkla hareket edebiliyor olmalı. 

Türk dış politikasının çöktüğünü düşünüyor musunuz peki?

Bu düşünce de markalaştı maalesef. Doğrudur ortada başarılı bir politika yok ama Türk dış politikası başarılı değildir dediğimizde şunu da görmemiz gerekir. Şu an özellikle Ortadoğu'da başarılı olan bir dış politika yok. Amerika’nın, İran’ın politikası başarılıdır diyebilir miyiz? Şu an bir savaş ortamındayız ve bütün ülkelerin dış politikası çöktü. İki farklı model birbirine düşmüş durumda. Ne bölgede revizyon talep edenlerin istedikleri oldu ne de statükoyu devam ettirmek isteyenlerin talepleri gerçekleşti. Biraz hakkaniyetli olmak lazım. Bölgede gerçekleşenler sanki Türkiye'nin imalatı her şeyi biz yaptık ve sorumlusu Türkiye gibi bir algı var. Kafalarındaki Türkiye'yi biraz abartmış olabilirler. Burada bir dünya savaşı cereyan ediyor.

Türk medyasında IŞİD terörist örgüt değildir diye tartışmalar yapıldı. Ne düşünüyorsunuz?

IŞİD terörist bir örgüttür ve diğer tüm terör örgütleri gibi siyasi bir amaç taşımaktadır. Ancak burada bir yanlış algılama var. Irak'taki IŞiD markası çekirdek örgütü çok aşan bir boyuta geldi. Ben de Twitter’da IŞİD örgütlü bir yapı değildir dediğimde epeyce tepki aldım. Suriye’deki IŞİD yerel halkla ilişkili bir yapı değil, örgüt gibi davranıyor. Iraktan ve uluslararası birçok yerden toplanmış Suriye’de savaşmak için var olmuş bir cihatçılardan oluşan grup. Oysa Irak’a baktığımız zaman içinde 10'dan fazla grup var. Aşiretler, çeteler, eski Baasçılar destek veriyor. Kaldı ki hiçbir terör örgütü bir ülkeyi işgal edemez. Böyle bir donanımı yoktur. Ancak burada tek kurşun atmadan bütün Sünni Arap bölgesi IŞID denetimine geçti.

Nasıl oldu bu?

Saddam döneminde iktidarda olup şimdilerde ülke yönetiminden dışlanan geniş bir halk kitlesi var. Sünni Arapların giderek güçlenen mağduriyet hissi, bir halk hareketine dönüşmüş durumda. IŞİD sadece çekirdekte var. Hepsine IŞiD derseniz hayali bir canavar yaratmış oluyorsunuz. 
Hillary Clinton’un dediğine katılıyor musunuz peki ‘ IŞİD Türkiye için de büyük bir tehdit unsuru’ demiş. 
Kesinlikle öyle. Üstelik çok ağır bir tehdit. İki yıl önce El Kaide ve türevleriyle savaşmak zorunda kalacağımızı söyledim ve hala söylüyorum. Şimdi IŞİD Türkiye sınırlarında. İndirin bayrağı diyerek Süleyman Şah Türbesi’ni tehdit edenler de onlar. Bu tür örgütlerle mücadele çok zordur. Dikkat etmek lazım.

Üç ay sonrası karanlık mı sizce? 

Elbette. Türkiye’nin bu konudaki sıkıntısı Haşimi’yi Türkiye’de barındırıyor olması ve destek vermesi. Sünni Arapların en etkili ismi olan Haşimi, Maliki tarafından terörist ilan edilip Türkiye’ye sığındı. Haşimi’nin Sünni Araplar üzerinde etkisi güçlü onların lideri konumunda. Türkiye ona destek olarak hem hakkaniyetli davranacağını hem de bu bölgedeki hareketi kontrol edebileceğini düşündü. Lakin IŞİD'in devreye girmesi denklemi bozdu ve Haşimi kamuoyunun gözünde bir anda IŞİD’in temsilcisi haline geldi. Sıkıntı burada. İnsanlar şunu bilmeli; Türkiye bu bölgeye komşu. Irak ve Suriye; Türkiye’nin yanı başında ve bu olayların bize sirayet etmemesi gibi bir şey olamaz. Orada Kürtler olmasa Türkiye’nin bütün sınırı açık hale gelecek, Kürtler şuanda Rojava’da ve diğer sınır hattında tampon konumundalar ve direniş içindeler.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden daha önemli konularımız var diyorsunuz yani? 

Evet aynen öyle. Tabi ki o da önemli ama Türkiye açısından dış politik mecrada oldukça zor bir döneme girdik. İlla ki savaşın içinde olduğumuzu görmemiz için bombaların patlamasına gerek yok. Böyle bir konjonktürde Türkiye’deki iktidar ile muhalefet arasında bu kadar uçurum olmamalı. 

5 yıl sonraya dönük bir projeksiyonunuz var mı Türkiye ile ilgili?

Kastınız toplumun daha İslami ve muhafazakar bir çizgiye kayması ise öyle düşünmüyorum. Ama iktidarın son dönemlerde daha otoriter ve daha muhafazakar bir hattı dayattığını gözlemliyorum. Ancak baskı ve merkezileşme dayatması günümüz dünyasında sürdürülebilir bir tavır değil. Kaldı ki yönetimler ne kadar baskıcı olursa insanlar o da kadar isyankar ve özgürlükçü kimliğe bürünür. AKP'nin yapacağı her hata İslam’la özdeşleştirilir. Ve bu bir süre sonra kendi kendini içinden tüketen bir yola girer.

Yerel seçimlerde düşüş bekleniyordu... 

Ak Parti’nin Gezi’den hemen sonraki oy oranı %51.6 idi anketlerde. Çünkü Gezi hareketi ilk başta gelişen o sempatiyi muhafaza edemedi. Sokakta bir anda elinde taşlar sopalar olan kavgacı kitleler ortaya çıktı. Bu da olaylara samimi bir gençlik hareketi olarak bakan ve sempati duyan geniş kitlenin geri çekilmesine neden oldu.  Şunu da unutmamak gerekir ki toplumumuzda devleti koruma refleksleri çok güçlüdür. Örneğin seçim öncesi ortaya çıkan tapelerin içeriği kısa sürede unutularak bunun devlete karşı bir saldırı olduğu düşünüldü. Samimi bulunmadığından ters etki yarattı. Gerçi yerel seçimlerde oy oranları 43-45 bandında kaldı ama bu kadar yolsuzluk ve çürüme iddiasına karşı bu oran hayli yüksek. Ak Parti’nin oyunun yalnızca İslamcı kesimden geldiğini de düşünmemek lazım. Çok renkli bir seçmen profili var. Ortak noktaları AKP'nin güçlü bir devlet yapılanmasını öngörüyor olması ve insanların kendilerini daha güvende hissetmeleri. 

Siz üniversitede yöneticisiniz, iki üniversitede de çalışıyorsunuz. Benim dönemimde üniversiteler en siyası yerlerdi. Oralar politize olduğu zaman toplum bir hareketlenmeye başlardı. Politize olduklarını düşünüyor musunuz? 

Öyleler aslında ama tam olarak bizim düşündüğümüz, alışageldiğimiz formda değil. Öncelikle bu yeni gençlerin toplumsal duyarlılıkları sanıldığından çok yüksek. Bir ağaç kesildiğinde de, büyük bir afet gerçekleştiğinde de hemen mobilize olabildiklerini gördük. Çok ciddi şekilde takip de ediyorlar politikayı ama benim gördüğüm kadarıyla bizim dönemimizde var olan sağ sol ayrımı söz konusu değil bu dönemde. Daha liberaller ve daha özgürlükçüler ama giderek keskinleşen politik kutuplaşma dolayısıyla mevzilere yerleşmeye başladılar bir süredir. Hiç politik olmayanları da var tabi. 

Daha çok AKP’li olan ve AKP karşıtı olanlar şeklinde ayrılıyorlar diyebilir miyiz? 

Başbakan’ın iktidara geldiği dönemde AKP’nin rolü şuydu: O güne kadar oluşmuş kadim çatışma alanlarını yok edip insanları kimliklerine bakmaksızın bir araya getiriyordu. Asker, sivil, milliyetçi, Kürtçü,İslamcı,laik,liberal, muhafazakar… Bunların tamamını aynı parti içinde topluyordu ve Erdoğan'ın ustalık dönemine kadar olan dönemde çatışanları birleştiriyordu. Ancak Başbakan Erdoğan ustalık döneminde siyasi figürünü başka bir noktaya pozisyonladı. Bir siyasetçi olarak çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz zira ayrıştırarak kendi oy oranını konsolide etmeyi başardı. Her seçimi kazanmayı bildi. Ama bu devlet adamı profiline uyuyor mu derseniz, ben uymadığını söylerim. Toplumu ikiye böldüğünde biliyor ki %45’lik kesim daima var. Bunu elinde tutmak istiyor ama diğerlerinin ondan giderek uzaklaşması hayra alamet değil. Çatışmanın boyutları büyüyor ve bir süre sonra iktidar, kitleyi yönetmeye muktedir olamayabilir. 

Bu bize sosyolojik anlamda zarar vermiyor mu? 

Evet. Ülke dediğim gibi yönetilemez hale geliyor. Herkes birbirinden nefret ediyor. 

Size Cumhurbaşkanlığı için teklif geldi mi hakikaten? 

Hayır gelmedi öyle bir teklif. Ama böyle adaylıklar kişisel yetenekler, başarılar üzerinden değil uluslararası politik dengeler üzerinden yürür.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.