Bahçeli Erdoğan\'a sordu;Türkmüsün değilmisin

Değerli Milletvekilleri,

Muhterem Misafirler,

Sayın Basın Mensupları,

Bu haftaki Meclis grup toplantımıza başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Toplumsal düzen, sosyal denge ve dayanışmanın zedelendiği, milli kimliğe ruh ve anlam katan değer ölçülerinin saldırıya uğradığı hazin bir dönemden geçiyoruz.

Şurası kesindir ki, milli bünyemiz iç ve dış kaynaklı yıkıcı darbeler karşısında korumasız kalmıştır.

Sorunların üstesinden gelmek her geçen gün zorlaşmaktadır.

Önümüzdeki engelleri temizlemek, sarsıntıları bitirmek, hepsinden de önemlisi istikrara kavuşmak, bugünkü siyasi zihniyetle imkânsıza yakındır.

AKP hükümetinin savurganlığı ve başıboşluğu toplumsal yozlaşmanın ve yoksullaşmanın itici, hızlandırıcı ve teşvik edici unsuru olarak dikkat çekmektedir.

Daha iyinin, daha kolayın, daha rahatın, daha çok refahın ve daha fazla birliğin özlemini çeken aziz milletimiz sükûtu hayale uğramıştır.

Bu kapsamda 11 yıllık AKP iktidarı yerinde saymak şöyle dursun, ülkemizi geriletmiş, milletimizi derinden yaralamıştır.

AKP’yle birlikte eşitsizlikler sivrilmiş, hukuksuzluklar yaygınlaşmış, ayrımcılık dalgası kabarmış ve her tarafı sarmıştır.

Türkiye öyle bir noktaya gelmiş, öyle bir çelişkiye gömülmüştür ki, en lüks malları tüketenlerle, karnını doyuracak bir dilim ekmek bulamayanlar iki uçta toplanmış ve iki zıt kutba yığılmıştır.

AKP döneminde yandaş milyarderlerin sayıları hızla artarken, yoksul düşmüşlerin, işsiz kalmışların, muhannete muhtaç hale gelmişlerin yekûnu de tahammül sınırlarını zorlayan bir eşiğe yaklaşmıştır.

İddiaların aksine Türkiye ekonomisi bıçak sırtındadır.

Ekonomik güvensizlik endişe verici bir boyuttadır.

İnsanımızın beklentileri ve ihtiyaçları üretim teknikleri ve ekonomi politikalarıyla uyuşmamaktadır.

Bölüşüm ve paylaşım ahlaki ve vicdani temellerden kopmuştur.

AKP hükümeti üretim yerine tüketimi kışkırtmış, tasarruf yerine israfı özendirmiştir.

Türkiye bu çerçevede cari açık sorununu yaşamakla kalmayıp, işsizliğe, fakirliğe ve dış dünyaya yönelik kaynak transferine de aşırı derecede muhatap kalmıştır.

Vatandaşlarımız günlük ve zorunlu ihtiyaçlarını bile borçlanarak karşılamaktan başka çare ve yol bulamamıştır.

Kaynaklarla üretim arasındaki denge çatallaşıp farklılaştığından sorunlar tahminlerin ötesinde artış göstermiştir.

Milletimizin somut ve acil ekonomik talepleri karşılanmadığından şikâyetlerin seyri hızlanmış, sızlanmaların çapı genişlemiştir.

Hükümet ekonomide yeni bir yol, yeni bir sistem ve yeni bir ufuk gösterememiş, toplumsal yapıya, ekonomik gerçeklere müzahir kalkınma hamleleri yapamamıştır.

11 yıllık dönem içinde, ekonomide izlenen politikalar insanımızın düşünce ve dünya görüşüyle çakışmadığından; bastırılmış, ötelenmiş, görmezden gelinmiş, daha doğrusu yok sayılmış kriz hali süreklilik arz etmiş, dip akıntısını korumuştur.

AKP’yle beraber ekonomik dinamizm tökezletilmiş, ekonomik vizyon oluşturulamamıştır.

İktidarın besleyip büyüttüğü, yolsuzluklarla palazlandırdığı bir avuç elit, zümre, kaymak tabaka, ayrıcalıklı kesim geniş imkânlara kavuşurken, milletimiz yoksullaşmış ve maalesef her cephede kaybetmiştir.

İhtiraslı yandaşlar, hilekâr asalaklar, zevk ve sefa düşkünü sonradan görmeler, çalışmadan cebini dolduran tembeller AKP’yle altın çağını yaşamışlardır.

Ne yazık ki;

       Erzurumlu kazanmış, bunlar yemiştir.

       Konyalı biriktirmiş, bunlar harcamıştır.

       Manisalı ter dökmüş, bunlar sefa sürmüştür.

       Diyarbakırlı zahmet çekmiş, bunlar talan etmiştir.

       Mersinli emek vermiş, bunlar yağmalamıştır.

Başbakan ve hükümeti hırsızların geçim kapısı, yolsuzluk şebekelerinin umut güneşi, organize suç örgütlerinin ümit çeşmesi, çetelerin, mafyatik oluşumların ve hortumcuların sırdaşı ve koruyucusu olmuştur.

Ortada ekonomik manada ne bir başarı hikâyesi ne de parlak bir sonuç vardır.

Bugün ülkemizde toplamda 20 milyona ulaşan yoksul kardeşimiz hepimizi derinden düşündürmekte ve üzmektedir.

TÜİK’in 2012 yılına ilişkin Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması çerçevesinde ifade edecek olursak, yüzde 20’lik nüfus dilimlerine göre zenginlerle yoksullar arasındaki gelir uçurumu yaklaşık sekiz kata varmıştır.

Yani, ülke nüfusunun üst tabakasındaki yüzde 20, toplam gelirin yüzde 46,6’sını elde ederken, en alttaki yüzde 20’lik grup ise yalnızca yüzde 5,9’luk pay alabilmektedir.

Meseleye yüzde 10’luk nüfus dilimleri baz alınarak bakıldığında, en varlıklı kesimlerle en yoksul kesimler arasındaki gelir farkının daha da büyüdüğü ve yüzde 14’lere kadar ulaştığı görülebilecektir.

Bu çarpıklık, sağlıklı ve kabul edilebilir bir durum olmadığı gibi, milli birliğimizi de sakatlama riski bulunmaktadır.

Açla tokun yanyana yaşaması, birbirinin gözüne bakarak toplumsal hayatta yer alması sosyal patlamaların fitilini ateşleyecektir.

İşte AKP döneminde bu handikap, bu hüsran verici olumsuzluk çok ciddi bir mesafe kaydetmiştir.

Şu günkü şartlarda;

       30 milyona yakın insanımızın barınacağı kendine ait bir evi yoktur.

       30 milyona yakın insanımız evinde ısınma sorunu yaşamaktadır.

       27 milyona yakın inşamız yeni giysi dahi alamamaktadır.

       46,5 milyon insanımız taksit ödemeleri içinde kıvranmakta, ayrıca konut alımı ve konut masrafları dışındaki borçlarla cebelleşmektedir.

       47 milyona yakın insanımız beklenmedik ve aniden çıkan harcamaları karşılamaktan ve üstesinden gelmekten uzaktır.

       76 milyonluk nüfusun 65 milyonu evinden uzakta bir haftalık tatil yapmaktan ve 60 milyonu da eskimiş, yıpranmış mobilyalarını yenilemekten mahrumdur.

Bu karanlık tablonun fazlası vardır, ama eksiği olmayacaktır.

Ve elbette bu hakikatler ülkemizin halini fazla yoruma gerek bırakmadan göstermektedir.

Başbakan bol yıldızlı otellerde tatil yaparken, insanımız aç ve yoksullukla boğuşmaktadır.

Başbakan’ın kendisiyle birlikte etrafındakiler köşeyi dönerken, banka hesaplarına arkası arkasına sıfırlar eklenirken vatandaşlarımız soluk dahi alamamaktadır.

Tüm bunlar biliniyorken Başbakan’ın hala ekonomide büyüdük, fark attık, kalkındık, uçtuk demesi, palavralarla milletimizin gözünü boyamaya çabalaması inanılır ve kabul edilebilir gibi değildir.

Başbakan, demokratikleşme paketiyle ekonomide de Türkiye’nin önüne yeni ufuklar açtıklarını iddia etmiştir.

Yine bu zihniyete göre, demokrasinin standartları yükseldikçe ekonomi büyümüş, üretim, yatırım ve istihdam kat be kat artış kaydetmiştir.

Başbakan’ın PKK’ya teslimiyeti ekonomide yeni ufuk olarak görmesi, bölücülüğe tavizi üretim ve yatırımda artış olarak tevil etmesi vahim düzeyde bilinç kaymasıdır ki, böylesi bir kişinin akli ve zihni melekelerinin yerinde olup olmadığı muhakkak ki kontrol edilmelidir.

Başbakan adeta hipnoz edilmiş gibidir, adeta uyuşmuş gibidir, adeta başka alemde yaşayan birisi gibi konuşmaktadır.

Türkiye ekonomisi kan kaybına ve dolayısıyla yoğun bakım şartlarına mahkûmken, tekeden süt çıkarmanın derdine ve hayaline kapılan Başbakan yalanlarına, aldatmalarına hiç sıkılmadan devam etmiştir.

Milletimiz işsizdir, ama Başbakan paket edebiyatı yapmakta, işsizliğin üstünü PKK şemsiyesiyle kapatmaya çalışmaktadır.

Milletimiz borçludur, ama Başbakan demokrasi karaborsacılığına soyunmakta, mantık dışı kurgularla kendisini küçük düşürmektedir.

Başbakan açıklarını kapatmanın, başarısızlıklarını gizlemenin, yüz karası becerisizliklerini gözden uzak tutmanın arayışındadır.

Türkiye’nin ekonomik zaaf ve zayıflıkları arttıkça telaşa kapılan Başbakan ve hükümeti, her fırsatta acizlikleri örtbas etmenin sinsiliğine ve kurnazlığına meyletmektedir.

Sormak lazımdır ki, Başbakan’ın PKK’ya verdiği ödünler, gerçekte sayıları 4 milyon 591 kişi olan işsizler ordusuna nasıl bir fayda sağlayacak, nasıl bir çare olacaktır?

Bu ödünler ekmeği mi, yoksa PKK’yı mı büyütecektir?

Bu kabus paketi, ekonomiyi mi çatlatacak, PKK’yı mı canlandıracaktır?

PKK paketi, dış borcu 252,3 milyar dolara fırlayan girişimcilerimize ne getirecek, mesela borçlarından kurtaracak mıdır?

Başbakan boş konuşmakta, milletimizin aklı ve zekâsıyla alay etmektedir.

Aynı oyunu 12 Eylül 2010 Referandumundan önce de oynayan bu zihniyet, bu kez baltayı taşa vurmuş ve erkenden yakayı ele vermiştir.

2003 yılında askerimizin başına çuval geçirilmesini alttan alan Başbakan, bu defa milletimizin birliğine ve dirliğine PKK çulu geçirmek için bizzat inisiyatif alsa da muradına eremeyeceğini görecektir.

Başbakan’ın istismarları sonuç vermeyecektir.

Başbakan’ın hile ve desise dolu sözleri amacına ulaşamayacaktır.

Türk milleti her şeyin farkındadır.

Demokrasinin normalleşmesi, ekonominin belini doğrultması, Türkiye’nin sosyal ve siyasal yüklerinden kurtulması için yeter ve gerek şart Başbakan ve zihniyetinin geri gelmemek üzere siyasetten silinmesidir.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Değerli Misafirler,

Türkiye’nin 9 bölgesinde “Milli Değerleri Koru ve Yaşat” adı altında planladığımız açık hava toplantılarının yedincisini ‘Demokrasi’ temasıyla 5 Ekim 2013 Cumartesi günü İstanbul’da düzenledik.

Bizi oldukça sevindirmiştir ki, Zeytinburnu Kazlıçeşme Meydanı İstanbullu kardeşlerimin yoğun ve coşkulu katılımıyla tarihi bir güne evsahipliği yapmıştır.

Türkiye sevdalıları demokrasiye sahip çıkmışlar, sahici ve dürüst demokratik ideallere bağlılıklarını ispatlamışlardır.

Bu açık hava toplantımız İstanbul’un gelmiş geçmiş en büyük açık hava toplantılarından birisi olmaya şimdiden hak kazanmış, akıllardan çıkmayacak derin izler bırakmıştır.

Eminim ki, Başbakan ve bölücü ortakları, Kazlıçeşme’ye sığmayan yüzbinlerce milliyetçi-ülkücü vatansever yüreklerin izdihamından dolayı şaşkına dönmüşler, nefesleri kesilmiştir.

Bu açık hava toplantımız her anlamda Türk milletinin sesini duyurmuş, beklentilerini dillendirmiş, milli ve manevi hasletlerinin tercümanı olmuştur.

Milliyetçilikle demokrasinin tarihi birlikteliği, birbirini destekleyen, birbirini tamamlayan, birbirinin önünü açan kader ortaklığı hamd olsun ki, Kazlıçeşme’de yeniden gösterilmiş, yeniden teyit edilmiştir.

Demokrasi bizim için tartışılmaz bir değerdir.

Milli devletin iskeleti, egemenlik haklarımızın içeriği hem demokrasi, hem de milliyetçilik temelinde gerçek şeklini almaktadır.

Demokrasiyi sadece prosedürlere ve kurumlara indirgemek öngörülemez sakatlıkları ve sakıncaları da beraberinde getirecektir.

Şunu herkes bilmelidir ki, demokrasi özgürlük ve adalet olmadan anlamlı olmayacağı gibi, milliyetçilik ve milli kimlik sahiplenilmeden de ayakta duramayacaktır.

Nefrete sapmış, bölücülükte nam salmış, kuşku ve paranoyaya vicdanlarını emanet etmiş kişiliklerin bırakınız demokrat olmasını, ülke yönetiminde bile kalması demokrasinin ruhuyla örtüşmeyecektir.

Zalim bir özgürlük, baskıcı bir hoşgörü, savunmacı bir şiddet ne kadar saçmalık ise, gaddar ve despot zihniyetlerin ileri demokrasiyi ağızlarına alması da o denli ahmakça, o denli garabettir.

Türkiye’nin en önemli sorunu demokrasiyi özümseyememiş, tüm sözleri havada kalmış, tüm icraatları çatırdamış, demokratik nezaket ve saygıyı usulde de, esasta da gündemine almamış bir siyasi iktidar tarafından yönetiliyor olmasıdır.

Tesellimiz demokrasimizin bunca tahrik, tecavüz ve karşı çıkışlara rağmen halen gücünü koruyor olmasıdır.

Yine de Türk milletinin ve Türk vatanının tüm sorunlarından kurtulması için demokrasinin tutarlı, ahlaklı, bütünleştirici ve sağlam bir zemine dayanma ihtiyacı vardır.

Bu da milliyetçilikten başkası değildir.

İstanbul Demokrasi mitingimiz bu kapsamda hepimizi umutlandırmış, hepimizin yüreğine su serpmiştir.

Bu vesileyle Kazlıçeşme’de bizleri yalnız bırakmayan tüm İstanbullu kardeşlerime tekraren şükranlarımı sunuyor, buradan hepsini sevgiyle selamlıyorum.

Açık hava toplantımızın düzenlenmesinde emeği geçen başta partimizin İstanbul İl Başkanlığı olmak üzere, tüm parti yöneticilerimize ve aziz dava arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

 

Değerli Milletvekilleri,

Malumunuz olacağı üzere, siyasetimizin ana fikri; önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben anlayışına göre somutlaşmıştır.

Ben merkezli, siyaseti çıkar hesaplarına endeksleyen, olaylar karşısında değişken tutum takınan bir siyaset üslubu bize her zaman yabancıdır.

Bizi diğerlerinden ayıran ana vasfımız da tabiatıyla budur.

44 yıllık siyasi yürüyüşümüzde; akılla duygunun, modernlikle geleneğin, değişimle dengenin, ilkeli duruşla çağa ayak uydurmanın bağlantısını ve rabıtasını iyi kurduk, bunlar arasındaki uyumu hiç bozmadık.

Cesaretimiz çılgınlığa, heyecanlarımız yılgınlığa, kaygılarımız bezginliğe yenilmemiş, bundan sonra da yenilmeyecektir.

Biz bir ahenk ve insicam içinde kalarak, mazisi bir asrı aşan fikriyatımıza tutunarak, birbirimize güvenerek, şehitlerimizin aziz hatıralarını yaşatarak siyasi mücadelemizi verdik, vermeye de devam ediyoruz.

Aldığımız her karar, girdiğimiz her yol milletimizin lehinedir, devletimizin yararınadır.

Türk milliyetçiliğinin kırmızıçizgileri neyi gerektiriyorsa, dünden bugüne miras kalan, dünden bugüne intikal eden siyasi kabullerimiz neyi şart koşuyorsa biz onu yapar, onun yanında yerimizi alırız.

Birileri istedi veya tenkit etti diye doğrularımızdan ayrılmayız.

Birileri kızdı, bazıları beğenmedi diye çizgimizden dönmeyiz, kendimizi inkar etmeyiz.

İç ve dış siyasi tercih, tespit ve tavsiyelerimizin hepsi ne olursa olsun Türkiye’nin ve Türk milletinin faydasına dönüktür.

Benimsediğimiz bu ilkesel yaklaşımı kenara itip herhangi bir siyasi aktörle kayıkçı kavgasına tutuşmamız, söz düellosuna girişmemiz abes olmak şöyle dursun, saygınlığımızı ve 44 yıllık şanlı geçmişimizin hiçe sayılması anlamına gelecektir.

TBMM’deki tavrımızın, izlediğimiz milli politikaların, milletimizin bize verdiği yetki ve sorumluluğun özünde bu yatmaktadır.

Özellikle Türkiye’nin güvenliği, milli çıkarları söz konusu olduğunda, takınacağımız tavır hiçbir zaman belirsiz ve önceden bilinmez olmamıştır.

Mevzubahis Türkiye ve konu Türk milletinin bekası olduğu sürece Milliyetçi Hareket Partisi taşın altına elini koymaya vardır ve bugüne kadar da bunu gönül huzuruyla yapmıştır.

Bizim milli nitelikli kararlarımızı güdük akıllarınca, sığ zihniyetlerince, küçük beyinlerince ona buna destek çıkmak olarak görenler öncelikle kendi işlerine bakmalı ve başka kapıya tezgâh açmalıdır.

Partimizi illa ki birileriyle anma, birilerinin yanına koyma ve birilerinin peşine takma hastalığına yakalananlar iflah olmaz ve kronik MHP düşmanları olduklarını kalın kafalarına iyice sokmaları hayırlarına olacaktır.

Bildiğiniz gibi, Suriye takriben iki buçuk yıldır kan revan içinde olup, büyük can ve mal kayıplarına sahne olmaktadır.

En uzun kara sınırına sahip olduğumuz Suriye’nin istikrarsızlık içinde bocalaması, iç savaşa sürüklenmiş olması ülkemiz ve bölgemiz adına büyük bir tehlikedir.

Şüphe etmeyiniz ki, Şam güvenli olmadıktan, Bağdat huzur bulmadıktan, Beyrut rahat yüzü görmedikten, Kahire düzene kavuşmadıktan, Trablus durulmadıktan sonra Ankara emniyetli olamayacaktır.

Jeopolitik gerçeklerimiz buna işaret etmekte, tarihi ve kültürel bağlarımız bunu göstermektedir.

Bilhassa, Suriye’nin kaos ve karanlığa gömüldüğünden beri Türkiye adeta diken üstündedir.

AKP hükümetinin yanlış, noksan ve milli gerçeklerle bağdaşmayan dış politika stratejisi ülkemizin başına türlü belalar açmış ve sınır hattımızı terör gruplarının iştahına ve insafına terk etmiştir.

Suriye kaynaklı ağır sorunlar insanımızın tehdit etmekle kalmayıp, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü de hedef almıştır.

Başbakan Erdoğan’ın Esad düşmanlığı, Suriye’ye operasyon yapma çağrıları, muhaliflere silah ve mühimmat tedarikinin yanında lojistik destek sunma aymazlıkları Türkiye’yi zora sokmuş, taraf haline getirmiştir.

AKP hükümeti Suriye’deki gelişmelerin boyutunu, istikametini okuyamamış ve anlamlandıramamıştır.

En başta Akçakale, Ceylanpınar ve Reyhanlı olmak üzere hudut boylarındaki ilçe ve illerimiz Suriye kaynaklı kurşunlara, bombalara ve terörist saldırılara açık hale gelmiştir.

Suriye’de ölen yüz bini aşkın insan ve iç karışıklıktan kaçan milyonlarca Suriyeli mülteci bölgesel çapta son derece kaygı ve üzüntü verici bir resmi ortaya çıkarmıştır.

Bununla birlikte Türkiye bu işten en zararlı çıkan ülkelerden birisi olmuştur.

Yalnızca İstanbul’da Suriyeli sığınmacıların sayısı yüz bini bulmuştur.

Ve bu sayı ülke genelinde beş yüz bini aşmıştır.

Diğer taraftan Adıyaman, Bingöl, Batman, Şanlıurfa, Diyarbakır ve Bitlis’ten yaşları 18 ile 30 arasında bulunan gençlerin savaşmak üzere Suriye’ye götürüldüğü medyaya kadar yansımıştır.

AKP’nin çanak tuttuğu, imkânlar sağladığı, deyim yerindeyse davet ettiği El-Kaide, El- Nusra, Ashar Es Şam ve Esad yanlısı gruplar para karşılığında evlatlarımızı kanın ve ölümün içine götürmektedir.

Analar, babalar Suriye’nin farklı bölgelerindeki kamplara gitmek mecburiyetinde kalarak çocuklarını bulmaya çalışmakta, deyim yerindeyse cehennem azabı yaşamaktadırlar.

Bir yanda PKK terör örgütünün militan kadrosuna tehditle eleman takviyesi, diğer yanda değişik terör gruplarının menfaat vaadiyle militan temini herkesin gözleri önünde cereyan etmektedir.

Hükümet ise tüm bu olan bitenleri pısırık bir vaziyette seyretmekte, herhangi bir önlem almamaktadır.

Anlaşılacağı üzere, Türkiye terör kuşatmasına alınmıştır.

Başbakan ise Esad’a terörist demekle sanki günah çıkarmaktadır.

Asıl katiller, asıl caniler, asıl insan eti yiyen yamyamlar, kafa kesen alçaklar Başbakan ve hükümetinin himayesi ve güvencesi altındadır.

Başbakan, Esad’la uzaktan uzağa kavga ederken, dünyanın her köşesinden terörist kafileler, profesyonel ölüm timleri sınırlarımıza üşüşmektedir.

Muhalifler arasında da keskin bölünmeler yaşanırken, PYD-PKK terör ittifakı Suriye’nin kuzey ve doğusundaki hâkimiyet alanlarını genişletme mücadelesinden bir an olsun vazgeçmemektedir.

Başbakan Erdoğan PYD’li teröristleri farklı tarihlerde Ankara ve İstanbul’da ağırlayıp fiilen müzakere sürecine dahil ederken, teröristler boş durmamakta, fitne kazanını sürekli canlı tutmaktadır.

Her ne kadar Suriye’deki kimyasal silahların imha süreci başlamışsa da bunun ne zaman biteceği, nasıl bir sonuç ortaya çıkaracağı henüz muammadır.

Tüm bu gelişmeler göstermektedir ki, Türkiye hafife alınamayacak risk ve tehditlerin hedefindedir.

Sınırlarımızın hemen dibinde öldürmenin, yok etmenin dili egemenlik kurmuştur.

Suriye’nin toprak bütünlüğü üzerinde kumar oynanmaktadır.

Bu kapsamda Suriye’deki krizin milli güvenliğimize, milli haklarımıza büyük bir risk ve ilave tehditlere neden olmasından dolayı ilk kez 4 Ekim 2012 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yabancı ülkelere gönderme konusunda hükümete TBMM’den izin verilmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak bir yıl önceki tezkere kararına, mesele Türkiye ve Türk milleti olduğundan dolayı destek vermiş ve arkasında durmuştuk.

Suriye’den ülkemiz topraklarına yönelen saldırgan eylemlere anında ve etkili karşılık verilmesi, aynı zamanda caydırıcılık oluşturulması için milli duyarlılıkla hareket etmiştik.

28 Ağustos 2013 tarihli yazılı basın açıklamamızla da, 4 Ekim 2012 tarihli TBMM Tezkere Kararı’nın uzatılmasını ve Suriye konusundaki yaklaşımların bu çerçeveyle sınırlı kalmasını önermiştik.

Nitekim 4 Ekim 2013 günü Suriye konusundaki Tezkere kararı bir yıl daha uzatılmış olup Milliyetçi Hareket Partisi olarak şartlı da olsa buna olumlu yaklaştığımız bilinen bir husustur.

Konu AKP’ye destek değildir, asla da olmamıştır, olmayacaktır.

Bizi AKP’ye stepne olmakla itham edenler acaba PYD-PKK tehdidinin nelere yol açacağını, Türkiye’ye karşı olası bir saldırının ne şekilde göğüsleneceğini hesap etmiş ve düşünmüşler midir?

Partimizi AKP’yle aynı kareye yerleştirme yüzsüzlüğü gösterenlere soruyorum, milli çıkarlarımızı yakından ilgilendiren Tezkere’ye hayır diyerek BDP’yle ve PKK’yla aynı hizaya gelmiş olsaydık çok mu sevinecek, çok mu gururlanacaktınız?

İçimizden ya da dışımızdan bize mürebbiye gibi parmak sallayanlar ne dediklerinin, neyi amaçladıklarının farkındalar mıdır?

Milliyetçi Hareket Partisi’ni AKP’ye baston, CHP’ye vagon diyerek değişik zaman aralıklarında karalayan ve yaftalayan zeka özürlüler sizin maksadınız nedir ve kimlere hizmetle görevlisiniz?

Ne yapacaktık yani? Türkiye yanarken, Türk milleti saldırıya uğrarken, vatandaşlarımız feryat ederken, ‘oh olsun mu’ diyecektik?

Irak’ın kuzeyindeki fitne benzeri bir oluşum Suriye’de de olursa, ki bu gittikçe belirmektedir, buna alkış mı tutalım, bu mihraklara, bu teröristlere yürüyün kim tutar sizi mi diyelim?

Tavrımızı sorgulayan, bizi devamlı bir yerlere yamamaya çabalayan kim olursa olsun art niyetlidir, başkalarının nam ve hesabına tetikçilik yapan utanmaz arlanmaz zihniyetlerdir.

Bizim PKK maşalarının beyanlarına, bizden görünen Truva atlarına, sağda solda iftira atan, sanal medya üzerinde dedikodu yapıp da büyük laflar eden küstahlara itibar edecek zamanımız da halimiz de yoktur.

Hiç kimse bizden, siyasi saiklerle Türkiye ve Türk milletini geri plana atmamızı beklememelidir.

Değil AKP, iktidarda kim bulunursa bulunsun parti olarak bizim milli konulardaki görüşümüz, irademiz, hükmümüz nettir, bellidir ve gün gibi de meydandadır.

Milliyetçi Hareket Partisi kişilikli, kimlikli, omurgalı ve tecrübeli milli politikalarıyla tutarlı duruşundan kesinlikle taviz vermeyecektir.

Bunun dışına da hiçbir zaman çıkılmayacaktır.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Biz AKP’nin Tezkere kararları altında ne dolaplar çevirdiğini, nasıl günü kurtardığını, nasıl müzakere yaptığını kuşkusuz iyi biliyoruz.

Meclis’ten alınan ve bir kenara bırakılan Tezkerelerin de farkındayız.

Başbakan Erdoğan ve hükümetinin samimiyetsiz adım ve yaklaşımlarına yakından şahit oluyoruz.

Bakınız, TBMM’nin gündemine Irak Tezkeresi kısa süre içinde gelecektir.

AKP zihniyeti bir tarafta PKK’ya pazarlık ederken, diğer tarafta Irak’ın kuzeyinden doğan muhtemel risk ve tehditlere karşı da sınır ötesi harekat yapabilmek gayesiyle Meclis’ten izin talebinde bulunmuştur.

2007 yılından beridir hükümet Tezkere almaktadır, fakat ortada hiçbir sonuç yoktur.

Başbakan Erdoğan PKK’yla mücadele edildiğini iddia etmektedir.

Sanıyorum Başbakan TBMM’ne yazılan yazıyı okumadan imzalamıştır.

Başbakan Erdoğan’ın 4 Ekim 2013 tarihinde imzalayarak TBMM’ne gönderdiği yazıdaki şu ibareler gerçekten de trajikomiktir:

“Irak’ın kuzey bölgesinde yuvalanmış bulunan PKK terör unsurlarından kaynaklanan ve Türk halkının huzur ve güvenliğiyle, ülkesinin milli birliğine, güvenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik açık tehdit, bölgede ahiren meydana gelen gelişmelerin de etkisiyle devam etmektedir.”

Başbakan Erdoğan aynı yazısının bir başka yerinde;

“Türkiye, PKK teröristlerinin Irak’ın kuzeyindeki mevcudiyetine ve ülkemize yönelik terörist saldırılarına son verilmesini sağlamak amacıyla askeri faaliyetlerini başarıyla yürütmekte, siyasi ve diplomatik girişimlerini ve uyarılarını sürdürmektedir.”

Sonuç ve özet olarak Başbakan, Irak’ın kuzeyinden ülkemize yönelik terör tehdidinin ve saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla, gerektiği taktirde sınır ötesi hareket ve müdahalede bulunmak üzere, Irak’ın PKK teröristlerinin yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara Türk askerinin gönderilmesi ve görevlendirilmesi için 17 Ekim 2007 tarihli iznin bir yıl daha uzatılmasını istemektedir.

Gerçekten de Başbakan’ın bu ifadeleri şaka gibidir.

PKK’yla harıl harıl müzakere yapan, İmralı canisinin ağına kapılan Başbakan sınır ötesi hareket için izin isterken hakikaten de aklı başında mıdır?

Çözümcü, barışçı, süreçci Başbakan nereye gitmiştir?

Silahlar değil fikirler konuşsun diyen Başbakan’a ne olmuştur?

Başbakan Erdoğan PKK’yı terör örgütü olarak görüyorsa, o halde teröristlerle masaya oturmasını, eğer varsa onuruna nasıl yedirmekte, vicdanına nasıl anlatmaktadır?

Kaldı ki Başbakan ve hükümeti 2007 yılından itibaren ne yapmıştır da, bundan sonra ne olacaktır?

Kandil’e Türk bayrağını dikmek varken, PKK’nın rezil bez parçalarını yurdumuzun değişik yerlerinde sallandırılmasına müsaade veren, süreç ihanetini buna mazeret gösteren bu Başbakan mı terörle mücadele ettiğini söylemektedir?

Sayın Başbakan seni kim yönetmekte, kimler seni uzaktan kumanda etmektedir?

Farkında mısın, sen PKK’ya operasyon yapmak için sözde Tezkere çıkarma hevesindeyken, PKK sana operasyon üstüne operasyon yapmış ve her şeyini kuşatmıştır.

Bu zihniyetin asıl yüzünü bilmemize rağmen yine de Türkiye’nin ve aziz milletimizin menfaati, olası terörist saldırıları, Türkmen kardeşlerimizin emniyeti için Irak Tezkeresine onay vermeyi düşünmekteyiz.

Maksadımız Türk devletinin elini güçlendirmek, hareket kabiliyetini artırmaktır.

Bakalım bu kandırmaca nereye kadar gidecek, ucu nereye dayanacaktır?

Tüm kontrol ve fren mekanizmalarını kaybetmiş bu iktidarın, inandırıcılığı ve güvenirliği kalmamış bu hilkat garibesi siyasi zihniyetin defi mutlaka ki sağlanmalıdır.

Gecikilen her gün biliniz ki kayıptır, günahtır ve bedeli ağır olacaktır.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Başbakan Erdoğan hafta sonunda Adana ve bazı ilçelerinde yaptığı konuşmalarla aklınca bize laf yetiştirmeye gayret etmiştir.

Anlaşılan Başbakan, bizim İstanbul Demokrasi mitingimizin gölgesinde kalmamak için apar topar sanal açılışlara yönelmiştir.

Andımızın kaldırılma teşebbüsünün yol açtığı milli ve haklı tepkiden ürken Başbakan her gittiği yerde kara çalmaya devam etmiş, her açıklamasında gayri milli özelliklerini bir kez daha ortaya koymuştur.

Şu sözleri söyleyen bir zat Türk milletinin oylarıyla 11 yıldır iktidardadır: “Türküm dediler, ama Türkiye’nin itibarını yerlerde süründürdüler. Doğruyum dediler, Türkiye’yi yolsuzluklara mahkum ettiler. Çalışkanım dediler, yıllarca yan gelip yattılar.”

Bu sözleri ancak ve ancak tescilli bir Türk düşmanı söyleyebilecektir.

1920’li yıllarda bir işgal komiseri ne demişse Başbakan da benzerini, hatta daha ağırını pervasızca söylemektedir.

Başbakan Erdoğan Türklüğe savaş açmıştır.

Sayın Başbakan ilkokul çağlarında Andımızı okunurken, hiç mi kalbin çarpmadı, hiç mi duygulanmadın?

Yıllar yılı sen de, öyle ya da böyle Türküm, doğruyum ve çalışkanım derken içten içe Türk olmadığını mı hatırladın, Türklüğe kin ve husumet mi besledin?

Söyler misin bize, Türk olmak seni niçin bu kadar gocundurmakta, niçin bu kadar kaşındırmaktadır?

Türk milletinin gönlü öyle geniş, adaleti, hoşgörüsü ve merhameti öyle fazladır ki, seni bile zirveye taşımış, seni bile baş tacı yapmıştır.

Sen ki mahalle aralarında top oynarken bu millet seni Başbakanlığa, Türklük seni siyasetin tepesine çıkarmıştır.

Bu mudur kabahat, bu mudur suç?

Sayın Başbakan Türk’üm diyen değil, bizzat sen Türkiye’nin itibarını yerlerde süründürdün.

Doğruyum diyenler değil, yolsuzluğun dibini sen boyladın.

Çalışkanım diyenler değil, sen, hısımların, dünürlerin ve çevrendekiler “yan gel osman bir dönüm bostan” deyip hüküm sürdünüz.

Türklükle uğraşma, Haçlı sevdandan vazgeç.

Onlar emeline ulaşamadı, sen ise asla hedeflerine varamayacaksın.

Başbakan Adana’da milliyetçilikle ilgili yorumlar da yapmıştır.

Başbakan Erdoğan’a göre; her sabah çocukları sıraya dizip, yağmurun, karın, soğuğun, sıcağın altında 1933’lerden kalma, demir perde ülkelerini hatırlatan sloganlar attırmak milliyetçilik değildir.

Sayın Başbakan Andımız slogan değil, adı üstünde And’dır, yemindir.

Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alan Başbakan’ın milliyetçilikten bahsetmesi, milliyetçilik tanımları yapması utanmazlık örneğidir.

Sayın Başbakan bilmelisin ki, sen hakir gördüğün slogan milliyetçisi bile olmazsın.

Zira milliyetçilik BOP’un panzehrindir, senin karşı cephendir ve sana çok yabancı milli bir değerdir.

Eğer senin bir milliyetin varsa, eğer senin bir kimliğin mevcutsa, sana tavsiyemiz sen de onun sloganını at, sen de onunla övün, sen de onunla gururlan.

Yoksa sus, seni ya arif bilsinler ya da adam sansınlar.

Sorarım sana Sayın Erdoğan biz ki, göğsümüzü gere gere Türk’üz diyoruz, peki sen ne diyorsun, neyinle iftihar ediyorsun?

Milli ve manevi değerleri istismarla mı övünüyorsun?

Yabancıların dümen suyuna girmekle, küresel kanlı projelere Eşbaşkan olmakla mı kendini teselli ediyorsun

Ya da başörtüsü üzerinden geçinmekle mi avunuyorsun?

 

Değerli Arkadaşlarım,

Başbakan Erdoğan yıllardır başörtüsünü siyasetin malzemesi yapmış, bunun üzerinden bunca zamandır nemalanmıştır.

2008 yılında İspanya’da yaptığı bir açıklamadan sonra partimizin girişimi ile başörtüsü meselesinin kalıcı ve bütünüyle çözülmesi için harekete geçildiği henüz hafızalardadır.

Anayasa’nın 10 ve 42’nci maddeleri ve YÖK Kanunun geçici 17 maddesindeki değişikliklerle başörtüsü sorunun biteceğini yıllar önce ifade etmiş, samimiyetle konuya eğilmiştik.

Ancak AKP hükümeti özellikle YÖK Kanunun ilgili maddesini değiştirmekte gönülsüz ve isteksiz kalmış ve bu mesele de sürüncemede bırakılmıştır.

Şimdi ise başörtüsü bir kez daha gündeme gelmiş ve PKK paketinin içine koyulmuştur.

Bizim başörtüsünden rahatsız olmamız eşyanın tabiatına aykırıdır.

Ne var ki, Başbakan Erdoğan başörtüsünü inançlı hanımefendilerin başına takmaktansa PKK’nın ve rezilliklerinin kılıfı yapmıştır.

AKP’ye oy veren değerli kardeşlerim bu kurnazlığı, bölücü paketin içine başörtüsünü iliştirme şirretliğini şüphesiz iyi değerlendirecekler, bunun da eninde sonunda hesabını Başbakan’dan soracaklardır.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Son olarak anayasa değişikliğiyle ilgili yapılan açıklama ve değerlendirmelere kısaca değinmek ve konuşmamı sonlandırmak istiyorum.

TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu yetersiz ve ağır da olsa çalışmalarını sürdürmekte, üzerinde mutabakata varılan maddeler demokratik bir havuzda toplanmaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın son günlerde yaptığı açıklamalar komisyon üzerinde baskı oluşturmakta ve kuşku uyandırmaktadır.

Gördüğümüz kadarıyla, üzerinde uzlaşılan maddelerin TBMM’ne getirilerek yasalaşması konusunda AKP-CHP arasında medya kanalıyla diyalog ve iletişim hatları kurulmaktadır.

Bizim bu aşamada diyeceğimiz öz olarak şudur:

Milliyetçi Hareket Partisi, Uzlaşma Komisyonu faal ve çalışır haldeyken, uzlaşmayla belirlenen maddelerin bölük pörçük bir şekilde Meclis Genel Kurulu’na getirilmesine karşıdır.

AKP, ikizi BDP ve gizli ortağı CHP uzlaşma masasından kalkarlarsa diyebileceğimiz bir şey yoktur.

Uzlaşma ilkelerini ve zemini sabote etmeleri halinde, sahip oldukları gerekli sayısal çoğunlukla istedikleri maddeleri Genel Kurul’da yasalaştırabilmelerinin önünde bir mani hal olmayacaktır.

Böylelikle Türk milleti de kimin uzlaşmaya ve diyalogdan kaçtığını tüm açıklığıyla görebilecek, AKP-CHP-BDP ve PKK ortaklığını tüm çıplaklığıyla anlayabilecektir.

Öyle anlaşılıyor ki; CHP, AKP’nin şanzımanı, BDP motoru, PKK’da direksiyonu olmaya tam olarak taliptir.

Milliyetçi Hareket Partisi ise her zaman olduğu gibi büyük Türk milletinin yanında duracak, ilkelerinden, vaatlerinden ve sözlerinden asla caymayacaktır.

Bu düşüncelerle siz değerli milletvekili arkadaşlarımın ve kıymetli misafirlerin önümüzdeki hafta idrak edeceğimiz Kurban Bayramı’nı şimdiden tebrik ediyor, hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Sağ olun, var olun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Abdülhamit Karaca 3 yıl önce

AKP-PKK-BOP-Cemaat+Eski ülkücü- besli hain cetesine karsi sayin Devlet Bahcelinin yaptigi bu yüzde yüz isabetli tesbit ve teshislerine her ülkücü imzasini koyar.Ancak Ülkücüler ; bu ciban basi olgusundan gecip kanserojen hali almis "eski ülkücü" kilikli hayasizlara karsi zamani gecmeden nesterini bozkurtca vurup bu vebayi kökünden kazip tarihin cöplügüne atmasi farz-i ayin oldu.Burada vazife yalniz genel merkezin deyil, her ülkücünün boynu borcu asabesindedir.Bunun nasil olmasi gerektiginide her ülkücü bilir.Vazife yerine getirildigindede dostda düsmanda bunu görür ve belegine ebediyyen unutmayacagi sekildede yazar.Selametle.TTK