Bahçeli'den Erdoğan'a salvolar

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin gurupta yaptığı konuşma;

Değerli Milletvekilleri,

Muhterem Misafirler,
Basımızın Kıymetli Temsilcileri,
Haftalık olağan Meclis grup toplantımıza başlarken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.
Yine yoğun ve çalkantılı bir gündemin tam ortasındayız.
Yine sorunlarla çevrelenmiş, krizlerle perçinlenmiş bir ülke tablosunun içindeyiz.
Türkiye yakın tarihinin en kaotik döneminden geçmektedir.
Milletvekili Genel Seçimi yapılmış ve yeni bir hükümet kurulmuş olmasına rağmen sular durulmuş, güvenlik ve istikrar sağlanmış değildir.
Kaygımız bundan sonraki süreç ve seyrin daha da buhranlı ve karmaşık olacağı yönündedir.
Ülke adına ümitvar olmamızı gerektirecek hiçbir emare ve gelişme de görülmemektedir.
Türkiye stratejik bir kilitlenmenin, vahim bir savrulmanın ara istasyonundadır.
Hem iç hem de dış politika alanında tansiyon şiddetle artmaktadır.
Asıl üzerinde durmayı düşündüğüm konu başlıklarına geçmeden evvel, iki gün sonra karşılayacağımız 3 Aralık Dünya Engelliler Günü münasebetiyle bazı görüşlerimi yeri gelmişken sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sözlük anlamıyla engel; bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep, mani, mahzur, müşkül ve pürüz olarak tanımlanmaktadır.
Bir insanın engeli olması az ya da çok hayatın normal akışının kesintiye uğramasına yol açmaktadır.
Engelli olmayı hiç kimse tercih etmeyecek ve istemeyecektir.
Fakat engelli olmanın da ayıplanacak, mahcubiyet duyacak, dert edecek bir yanı da olmayacaktır.
Engellilik insani bir haldir ve her an herkesin başına gelebilecektir.
Belki doğuştan, belki sonradan hiç arzu etmeyeceğimiz düzeyde engelli olabilir, bir engelle karşılaşabiliriz.
Bu hepimiz için muhtemel bir sonuçtur.
Ancak her engel aşılmak, her engel geçilmek için vardır.
Eğer engele takılır, engelliliğe teslim olursak asıl o zaman gerçek anlamda bir problem zuhur edecektir.
Vicdanların engelli, kalplerin engellenmiş, adalet ve insanlık değerlerinin engele takıldığı bugünkü zaman zarfında, bedensel ve zihinsel bir engelin hiçbir şekilde hayatımıza ket vurmasına izin veremeyiz.
Diyelim ki gözlerimizde engel var, o zaman yüreğimizle konuşur, gene anlaşırız.
Farz edelim, fiziksel aktivitelerimizde engel var, o halde sevgi köprüsü kurar, gene kucaklaşırız.
Zihinsel bir engel varsa müşfik ve şefkatli bir dokunuşla temasa geçer, gene aynı hissiyatta buluşuruz.
Yeter ki hiçbir engeli gözümüzde büyütmeyelim, yeter ki hiçbir engele takılıp tökezlemeyelim.
Engelli kardeşlerim müsterih olsunlar, onların özlem ve beklentilerini özümsemiş, onlara uzanacak sıcacık ve muhabbet dolu ellere sahip Milliyetçi Hareket Partisi vardır ve her zaman da yanlarındadır.
Parti olarak 1 Kasım Seçim Beyannamemizde engelli kardeşlerimize ayrıcalıklı bir yer vermiştik.
Bizim için engellilerin toplumla bütünleşmeleri, başkalarının yardımına muhtaç olmadan hayatlarını idame ettirmeleri asıl gayedir.
Eğitimlerine ve sosyal yaşantılarına normal olarak devam edebilmeleri için fiziki ve sosyal çevrenin oluşturduğu engellerin kaldırılması başlıca beklentimizdir.
Engelli kardeşlerimizin öncelikle işe yerleştirilmeleri, üretime katkıda bulunmaları ve topluma kazandırılmaları temin edilmelidir.
Kamudaki münhal engelli kontenjanları arttırılarak süratle atama yapılmalıdır.
2015 yılı Mayıs ayında engelli kategorisinde kamuda memur olarak çalışan kardeşlerimizin sayısı 37 bin 31’dir.
Ve bu sayı toplam engelli sayısına kıyasla son derece yetersizdir.
Bizim önerimiz 2016 yılında 20 bin engelli kardeşimizin kamuya alınmasıdır.
Bir engeli olan evlatlarımızın öncelikle aile yanında yetiştirilmesi, hayata hazırlanmaları ve engelli çocuğu olan ailelere sosyal destek ödemesi insani bir düzeyde olmalıdır.
2014 Eylül ayı itibariyle evde bakım hizmetinden istifade eden engelli sayısı 465 bini geçmiştir.
Ancak bu kapsamdaki talep oldukça fazladır ve 64. Hükümet bu meseleye samimiyetle eğilmelidir.
Engelli kardeşlerimizin namerde muhtaç olması istenmiyorsa, ki hepimizin hedefi bu olmalıdır, o halde engelli ve engelli yakını aylığı 400 liraya, ağır engelli aylığı 600 liraya çıkarılmalıdır.
AKP’nin engellilere ödenen aylıkları, engel durumuna göre yüzde 200 ile yüzde 300 oranlarında yükselttik iddiası hayatın gerçekleri uyuşmamaktadır.
Engelli hala parasız ve yarınsızdır.
Engelli hala aç ve açıktadır.
AKP hükümetleri 13 yıldır engellileri istismar etmiş, cılız ve doyurucu olmaktan uzak adımlarla zevahiri kurtarmıştır.
Engelli hayatın zorluklarına direnirken, hükümet ve yandaşları ahlak ve samimiyet engeliyle sınıfta kalmıştır.
64. Cumhuriyet Hükümeti’nin Programı’nda yer alan;
Engelli genç ve çocukların kısa süreli gündüz ve yatılı bakımı için güvenli bir biçimde bırakılabilecekleri ‘Engelli Yaşam Merkezleri’ kurma sözünün,
Engelli genç ve çocukların gün içerisinde sosyal faaliyet yapabilmelerine imkân verecek şekilde gençlik merkezlerinde ortam oluşturma sözünün,
Kentsel tasa­rım ilkelerini ve uygulamalarını; engelli, yaşlı, hareket kısıtlılığı olanlar gibi özel ilgi bekleyen kesimlerin hizmetlere erişimini kolaylaştırmak üzere geliştirme sözünün,
Engellilerin bilgi ve iletişim teknolojilerine erişim imkânlarını artırma sözünün,
Engelli gençlerin yaşamlarını kolaylaştırmak, toplumla bütünleşmelerini sağlamak amacıyla gerekli fiziksel ve sosyal altyapıları güçlendirme sözünün yakinen takipçisi olacağız.
Ayrıca engelli kardeşlerimizin sosyal ve ekonomik şartlarını iyileştirebilmek amacıyla Seçim Beyannamemizde yer bulan düşüncelerimizin hayata geçmesi için elimizden gelen çabayı göstereceğimizden kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Önümüzdeki dönemlerde vatanımızın her yöresindeki engelli vatandaşlarımızın sorunlarının aşılmasını, yüzlerinin gülmesini, umutlarının yeşermesini diliyorum.
Bu düşüncelerle engelli kardeşlerimize sevgi ve saygılarımı sunuyor, Cenab-ı Allah’tan huzurlu ve mutlu bir hayat geçirmelerini niyaz ediyorum.
Değerli Arkadaşlarım,
Türkiye kısa süreyle üst üste iki seçim yaşamak zorunda bırakılmıştır.
Esasen bu somut siyasi durum normal olmayan, aklı başında ve sağduyulu hiç kimsenin tasvip etmediği bir neticedir.
Yıllarca demokratik teamül ve kurallar açıkça, kasten ihlal edilmiştir.
Demokrasi yalnızca sözde ve söylemde hatırlanan, ne var ki ihtiva ettiği değerleri sistemli olarak sabote edilen yaralı bir kavrama dönüştürülmüştür.
İleri demokrasi vaadi ilkel bir demokrasi gerçeğine kılavuzluk ve kuluçka işlevi görmüştür.
Demokratik kültürdeki yozlaşmalar, milli iradeyi çarpıtma ve karartma yanlışları Türkiye’nin sırtındaki kamburları çoğaltmış ve çeşitlendirmiştir.
AKP’nin dördüncü kez daha tek başına iktidar vizesi alması karşımızda enkaz yığını gibi duran 13 yıllık bozuk sicili değiştiremeyecek, üstelik maruz ve meşru gösteremeyecektir.
Malumlarınız olacağı gibi 64. Cumhuriyet Hükümeti geçtiğimiz 24 Kasım günü kurulmuştur.
26 Kasım günü Program okunmuş, 28 Kasım’da Program üzerine görüşmeler yapılmış, dün de Anayasa’nın 110’ncu maddesine göre gerekli olan güvenoyu safhası tamamlanmıştır.
AKP’nin altıncı hükümeti resmen görevinin başındadır.
Yeni hükümetin Türkiye’ye hayırlı olmasını temenni ediyor, icraatlarını titizlikle izleyeceğimizi, vaatlerini gerçekleştirme konusunda hangi adımları atıp atmayacağını etkili şekilde takip edeceğimizi muhataplarının bilmesini istiyorum.
Bu süreçte dikkatimizi çeken, üzerinde durulmayı hak eden ve tartışılması gereken bazı önemli hususlar vardır.
26. Dönem Milletvekili Genel Seçimi 1 Kasım’da yapılmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’na hükümeti kurma görevini 17 Kasım’da vermiştir.
Önemle altını çiziyorum ki, Genel Seçimin üzerinden 16 gün geçtikten sonra ve milletvekillerinin yemin merasiminin sürdüğü bir ortamda Erdoğan yeni hükümetin kurulmasıyla ilgili süreci başlatmıştır.
TBMM Başkanı seçimi ise 22 Kasım’da gerçekleştirilmiştir.
Erdoğan madem bu kadar seri bir şekilde hükümet kurulmasının önünü açabiliyor idiyse, aynı tutumu, aynı özeni 7 Haziran’ı takip eden günler içinde niçin sergilememiştir?
7 Haziran’ın ertesinde teşekkül eden 25.Dönem TBMM’de tüm demokratik mekanizmalar sekteye uğratılmıştır.
Bir önceki Meclis çatısı altında Milletvekili Yemini 23 Haziran’da, TBMM Başkanı seçimi de 1 Temmuz’da icra edilmiştir.
Bu gelişmeler karşısında Erdoğan koalisyon hükümeti kurma görevini 9 Temmuz’da Davutoğlu’na vermiştir.
Anlayamadığımız taraf, Erdoğan’ın 7 Haziran’dan sonra hangi hesap ve planlama kapsamında hükümet kurulma sürecini ağırdan aldığıdır?
7 Haziran’da da, 1 Kasım’da da sandıktan çıkan millet iradesidir.
Var olan örtülemez, ötelenemez, geçiştirilemez çelişkiler 7 Haziran’dan sonra nasıl bir saray ve köşk komplosunun devrede olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır.
Erdoğan 7 Haziran’ı hazmedememiş, sahip olduğu anayasal yetkileri tam ve zamanında kullanmayarak koalisyon kurulmasını zora sokmuş, hatta imkânsızlaştırmıştır.
Bu gerçekler herkesin gözü önünde vasat bulmuştur.
Türkiye iki Erdoğan profilinin ablukası altında bunalmış, ikiyüzlü ve ahlaken dip yapmış politikaların elinde oyuncağa dönüşmüştür.
Aziz milletimiz bu taban tabana zıt ve samimiyetsiz uygulamaları elbet değerlendirecek, elbet dürüstçe muhasebesini yapacaktır.
Kaldı ki bu geleceğimizin selamet ve emniyeti açısından mecburidir.
Artık geçmişten ders alarak geleceğe bakılmalıdır.
Artık imtiyazlı ve bir avuç kaymak tabakanın rahat ve konforu için değil, 78 milyon Türk vatandaşının esenliği, refahı ve huzuru için inisiyatif alınmalıdır.
Oyalanacak vakit yoktur.
Boşa geçirilecek, boş işlerle avunacak zaman da kalmamıştır.
Türkiye belirsizliğin karanlık kıyılarındadır.
Türkiye kontrolsüzce tırmanan gerilim, insafsızca kurgulanan iç ve dış kutuplaşmanın tesirindedir.
Ülkemizin acil çözüm bekleyen onca meselesi, ağırlaşmış onca siyasi ve ekonomik konu başlıkları vardır.
Bu yüzden ne Erdoğan’ın ne de Davutoğlu’nun sığınacağı, saklanacağı ve ileri süreceği herhangi bir mazeret kalmamıştır.
64. Cumhuriyet Hükümeti geride kalan AKP’li iktidar yıllarının bir devamı, gaflet ve kötürüm politikalarının bir parçası olduğu müddetçe Türkiye’nin inişi, sert düşüşü durmayacaktır.
Gelişmeler Başbakan Davutoğlu’nun ıslah olduğunu, yaşananlardan pişmanlık duyduğunu göstermekten son derece uzaktır.
Eminim ki, AKP’ye oy veren kardeşlerim, AKP’nin vicdanına güvendiğim milletvekilleri bunları enine boyuna değerlendireceklerdir.
64. Hükümetle birlikte yüzdeciler, havuzcular, devlet ihalesinden geçinen işadamı görünümlü yandaş çevreler tekrar umutlanmış, tekrar koltuk sahibi olmuşlardır.
64. Hükümetle birlikte allame damatlar Türkiye’yi enerji cenneti yapmak için bakanlık makamına oturtulmuşlardır.
Bakir petrol kuyularını açacak olan, çıkarılmayı bekleyen doğal gaz kaynaklarını arayıp bulmayı kafaya takan parlak yüzler enerji de sanıyorum devrim yapacaklardır.
Nasılsa devir evlatlar, damatlar, dünürler, hısımlar, yandaşlar devridir.
Nasılsa içecek çay parası olmayan mağdur vatandaşlarımız, çalışacak işi olmayan mazlum insanlarımız, yiyecek ekmeği, giyecek elbisesi bulunmayan mahzun kardeşlerimiz saraya can ve kan takviyesi yapmaktadır.
Nasılsa yalan devleşmiş, aldatma derinleşmiştir.
Davutoğlu’nun mutluluğu gözlerinden okunmaktadır.
Zannederim kendi koltuğunu korumuş olmanın, son ana kadar şüpheli olan Başbakanlık görevine yeniden atanmanın huzur ve gururu her halinden bellidir.
Davutoğlu şimdilik yakayı kurtarmış, şimdilik saray türbülansından kurtulmayı bilmiş ve 64. Cumhuriyet Hükümeti’ni kurmayı başarmıştır.
Bu maharet ve meziyet şüphe etmeyiniz ki takdire ve alkışa layıktır.
Biz Davutoğlu’ndan çok şey bekliyoruz.
Biz 64. Cumhuriyet Hükümeti’nin durmadan, duraksamadan, durgunluğa prim vermeden yoluna devam etmesini arzuluyoruz.
Rüşvete, yolsuzluğa, yoksulluğa itiraz eden yoktur. O halde durmak yok yola devam diyoruz.
Soyguna, soysuzluğa, soytarılığın güçlenmesine karşı çıkan yoktur. O halde durmak yok aynen yola devamını bekliyoruz.
Zillet serisini, rezalet zincirini ve hıyanet emellerini kafaya takan yoktur. O halde aman durulmasın diyoruz, ham hayallerin gerçekleşmesi için ne gerekiyorsa yapılmasını tavsiye ediyoruz.
Yüzde 49,5 oy almış bir partinin genel başkanı olarak Davutoğlu’nun irade devrini tamamıyla yaparak saraya daha da tutunmasını, hatta saraydan hiç çıkmamasını istiyoruz.
İşin şakası bir yana, biz ne söylersek söyleyelim bunlar bildiğini okuyacaktır.
Türk milletinin özlem ve ihtiyacı ne olursa olsun, bunların aklında bir tek sarayın lüks tutkusunu ve totaliter iştahını doyurma bulunacaktır.
Başbakan Davutoğlu 6 temel alanda reformların yoğunlaştırılacağını söylemektedir.
Bunlar sırasıyla;
√ Demokratikleşme ve adalet,
√ Eğitim,
√ Kamu yönetimi,
√ Kamu maliyesi,
√ Reel ekonomide köklü değişim,
√ Öncelikli dönüşüm programlarıdır.
Dikkat buyurunuz, iktidarda 14.yılına girmiş bir parti hala başarısızlığına kılıf dikmenin telaşındadır.
Hala ipe un sermekte, hala boşa kürek çekmektedir.
AKP’nin yırtıkları büyük, açıkları kocamandır.
Hiçbir yama, hiçbir önlem bu yırtık ve söküğü kapamaya yetmeyecektir.
Eğitim, kamu yönetimi ve kamu maliyesi alanlarındaki zaaf ve zedelenmelerin çok kritik seviyelere geldiğini biliyor, görüyoruz.
Reel ekonomi bırakınız reformu, sorun yumağı, sorun küpü olmuştur.
Demokratikleşme ve adalet konusunda reform yapılmamıştır ki, bu alanda yoğunlaşma sağlansın.
AKP döneminde demokratikleşme kızağa alınmış, adalet ise ayakkabı kutularına kilitlenmiş, 17-25 Aralık mahzenine kapatılmıştır.
Demokratikleşme diyen iktidarın yönettiği ülkeye bakınız ki, Adana’da kime gittiği belli olmayan MİT tırlarını manşete taşıdıkları gerekçesiyle gazeteciler demir parmaklıkları boylamışlardır.
Bazı asker şahsiyetler casusluk iddiasıyla tutuklanmıştır.
Bu tırların içinde “Silah olsa ne olur olmasa ne olur” sözleriyle herkese meydan okuyan, “Yanına bırakmam” tehditleriyle gazetecileri hedef gösteren bir zihniyetin hâkim olduğu ülkede demokratikleşme iddiaları, Cibali Karakolu’ndaki Başkomiser Cafer’in gayri meşru ilişkilerinde kendisini Necip Zoka olarak tanıtma kurnazlığına tıpa tıp benzemektedir.
Bu kadar ucuz, bu kadar da basittir.
Davutoğlu’nun demokrasi anlayışı, demokratikleşme rezervi Erdoğan’ın icazet ve iznine matuftur.
Her şey Erdoğan’ın iki dudağından çıkacak söze bağlıdır.
Türkiye’nin geleceği, rejim ve sistemin akıbeti Erdoğan’ın keyfiliğine emanettir.
Davutoğlu sandıktan çıkmıştır çıkmasına ama, saray kasırgasından, saray yörüngesine uydu gibi sabitlenmekten çıkamamış, çıkmaya da çalışmamıştır.
Diğer taraftan Başbakan 64. Hükümet Programı’nın insan onurunu esas aldığını söylemektedir.
Merak ediyoruz hangi insan, hangi onurdur esas alınan?
Onursuzluğun zirve yaptığı bir yönetim anlayışının onurlu davranması, onura atıf yapması hangi akla hizmet, hangi ahlaki temele dayanmaktadır?
İnsan onurunun ayaklar altına alınıp lime lime edildiği AKP’nin hükümet yılları dışında ikinci bir dönem var mıdır?
Milletvekili yeminini içlerine sindiremeyenler, Türkiye milleti diyenlerle can ciğer kuzu sarması olanlar onurlu olsa ne yazacak, olmasa ne yazacaktır.
İnsan onurunu konuşacaksak, insan onuruna sahip çıkacaksak Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi Fırat Yılmaz Çakıroğlu evladımızı 20 Şubat’ta katleden hainlere açık tavır gösterilmesini beklemek en doğal hakkımızdır.
Merhum şehidimize üniversitede yuvalanmış PKK’lı caniler acımadan saldırmıştır.
Gencecik bir yavrumuz, henüz hayatının baharında bir kardeşimiz vücuduna aldığı bıçak darbeleriyle, emniyet ve fakülte dekanının ihmalleri sonucunda can vermiştir.
Saldırıya onlarca PKK’lının katılmasına rağmen, geçen Perşembe günü başlayan mahkemede bir tek caninin tutuklu olması insanlık onurunun, adalet duygusunun neresiyle bağdaşmaktadır?
Sayın Erdoğan, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni’nin yanına bırakmıyorsun da, Fıratımızın katillerinin yanına bırakmayı, onların ellerini kollarını sallayarak gezmelerini nasıl onaylayabiliyorsun?
Sayın Davutoğlu, 7 Ekim 2014’de öldürülen Yasin Börü’ye sahip çıkıyorsun da Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nu niçin aklının ucuna bile getiremiyorsun?
Nedir sizi engelleyen, nedir sizleri kin ve gareze havale eden?
Görevini savsaklayan, odasından dışarı çıkmayan, yönetimi altındaki üniversiteyi PKK’ya adeta tapulayan söz konusu üniversitenin Rektörü iddianameye niçin dahil edilmemiştir?
Bu mudur sizin insanlık onurundan anladığınız?
Türk milletine küfür edenlerin, ihanet taarruzu yapanların ölüsünü dirisini öven, omurgasızlıkta rekorlara imza atan, hepsi birden şucu bucu olan aydın, yazar, akademisyen, artist, oyuncu olan zevat soruyorum sizlere; bir Ülkücü cinayete kurban gittiğinde ne hissediyorsunuz, oh be diyecek kadar da çukurlaşabiliyor musunuz?
Biliyorsunuz, 28 Kasım günü Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi uğradığı silahlı saldırıda öldürülmüş, iki polisimiz da şehit edilmiştir.
Dün de Mardin’in Derik ilçesinde bir askeri araca roketatarlı saldırı düzenlenmiş bir Mehmetçiğimiz şehit olmuş, birisi de yaralanmıştır.
Gerek Tahir Elçi’ye, gerekse de asker ve polislerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum.
Şiddet kimden gelirse gelsin lanetliyorum.
Tahir Elçi’nin ölümüyle sonuçlanan menfur hadise failinin PKK olduğu güçlü bir ihtimal olarak karşımızdadır.
Savcılar olay mahallinde güç bela ve aşırı güvenlik önlemleriyle inceleme yapmışlar, delil toplamışlardır.
Diyarbakır’da Dört Ayaklı Minare’nin bulunduğu sokak girişinden Minare’ye kadar olan kısımda tespit edilen 83 parça kanıttan 43’ü olay yeri inceleme ekipleri tarafından muhafazaya alınmıştır.
Devletin düştüğü içler acısı hal hepimizi kahretmektedir.
Diyarbakır’da Cumhuriyet Savcıları görevlerini yapamayacak duruma geldilerse herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi gerekmektedir.
Bir yanda barış hikayeleri yazıp, diğer yanda savaş tamtamları çalanları; bir yanda çözümü diline dolayıp diğer yanda katilinin sırtını sıvazlayanları ne Allah affedecek, ne de Türk milleti hoş görecektir.
Dahası Tahir Elçi ismini duyunca timsah gözyaşları dökenler, şehit polisleri ağızlarına alacak şerefli duruşu gösteremeyecek kadar çürümüşlerdir.
Unutmayınız,  Fırat’a kıyanlar, Türk devletine silah çeken canilerdir.
Terör hiçbir hedef gözetmeden, hiçbir acıma ve insani kaygı gütmeden öldürmekte, yok etmekte, Türkiye’nin kuyusunu kazmaktadır.
Ve bunun da adına istikrar denilmektedir.
Beyaz Toroslara davetiye çıkaran, teröristlerin hendeklere, barikatlara, sokak aralarına insanlık namusunu gömmelerini uzaktan uzağa izleyen Davutoğlu olan biteni nasıl karşılamaktadır?
Hani 1 Kasım’da ülkeye huzur gelecek, kaos bitecek, istikrarsızlık bıçak gibi kesilecekti?
Hani Türkiye kazanmış, Türk milleti galip gelmişti?
Erdoğan değil miydi Türkiye uçurumdan döndü diyen?
Davutoğlu değil miydi Türkiye’yi kimse tutamayacak diye atıp tutan?
İnsanlık onuruymuş, 27 Kasım’da Boğaziçi Üniversitesi’nde PKK’nın sözde kuruluş yıldönümünü kutlayan şehir eşkıyalarına ses çıkarmamak nasıl bir onur halidir?
Terörün belini doğrultmasına, bölücülüğün bilenmesine yardım ve yataklık etmek midir onurlu insan hedefi?
Bize göre, terörle mücadele edileceğini ilan edip eşzamanlı çözüm iradesinin sürdürüleceğini açıklamak, bunu da Hükümet Programı’na almak insanlık onurunu çiğneyenlere sunulmuş ödülden başka bir şey değildir.
Türkiye bölünmüş, vatan yanmış, bin yıllık kardeşliğimiz ateşe verilmiş ne gam, ne fayda; Erdoğan ve Davutoğlu’nun gündem sıralamasında bunların esamisi okunmamaktadır.
Erdoğan için başkanlık her şeyin ilacıdır.
Bu uğurda vazgeçemeyeceği hiçbir şey de yoktur.
Davutoğlu’nun görev süresi ise yeni anayasa, Türklüğün anayasadan çıkarılması, adem-i merkeziyetçi şarlatanlığın, yani federasyonun başkanlıkla birlikte inşasına kadar geçerlidir.
Son olarak, Hükümet Programı’nda; şeffaflığın artan ve hesap verebilir yönetim anlayışıyla güçlendirileceği, her türlü yolsuzlukla mücadele kararlılığının sürdürüleceği söylenmektedir.
Kanunsuzluğa gömülmüş, rüşvetçilerin denetim ve kontrolüne geçmiş bir siyasi anlayışın yolsuzlukla mücadeleden bahsetmesi kara mizahtır.
Sayın Davutoğlu’na tavsiyem, yolsuzlukla mücadelede cesursa önce saraydan işe başlaması, sonra Bakanlar Kurulu’nda yan yana oturduğu bazı isimlere kadar aşama aşama halkayı genişletmesidir.
Milliyetçi Hareket Partisi olarak, sorumlu ve milli muhalefetimizi korkusuzca sürdürecek, yanlışa yanlış, doğruya da doğru demekten vazgeçmeyeceğiz.
Meclis’teki milletvekili sayımız ne olursa olsun, içeriden ve dışarıdan tasarlanarak tedavüle sokulan tahrikler, dedikodular, tezviratlar, bayat oyunlar hangi boyuta ulaşırsa ulaşsın, yolumuzdan dönmeden, inandıklarımızdan en küçük sapma göstermeden mücadelemizi inançla sürdüreceğiz.
Değerli Milletvekilleri,
Ne zamanki kardeş Esad seslenişi kanlı Esed sövgüsüyle yer değiştirmiş, ne zaman ki Ortadoğu’da imkân ve kabiliyetlerimizin ötesinde bir politika takip edilmeye başlanmış, işte o zaman Türkiye sorun ithal eden ve yalnızlığa mahkûm bir ülke haline getirilmiştir.
AKP’nin dış politikadaki tüm tasavvur, teklif ve amaçları birer birer buharlaşmıştır.
Türkiye’nin etrafı adeta husumet çemberine alınmıştır.
Kavgalı olmadığımız, ters düşmediğimiz hiçbir komşu kalmamıştır.
Stratejik derinlik stratejik sığlığa, sıfır sorun sırf soruna, çok boyutlu politika söylemi boyutu kalmamış irtifa ve değer kaybına dönüşmüştür.
Başbakan, dış politikada hem sürekliliği hem de değişimi baz aldık dese de, bu asılsızdır.
Türkiye’yi bağımsız, pro-aktif siyaset ve perspektif üreten bir dış politikaya kavuşturduk sözleri ise tamamen uydurmadır.
64. Cumhuriyet Hükümeti’nin Programı’nda Davutoğlu tarafından dillendirilen şu ifadeleri hepinizin takdir ve değerlendirmenize sunuyorum:
“Dış poli­tikamızın vizyonunu devletlerarası ilişkilerin ötesine taşıyarak, top­lumlar arasındaki ilişkilere de genişlettik. Bu süreçte dünyanın en önde gelen donör ülkelerinden biri olduk.”
Hakikaten de AKP hayalperest, dengesiz, başı sonu belli olmayan, gayri milli nitelikli bir siyaset paradigmasının kölesi olmuştur.
Ne marazi ve tuhaf bir haldir ki, AKP’li yöneticiler söyledikleri yalanlara bir zaman sonra kendileri inanır ve bağlanır hale gelmişlerdir.
AKP, Türk milletinin vatan coğrafyasını temel alan politik dinamikleriyle tehlikeli şekilde oynamış; ucu açık, rotası silik, dümeni kırık bir halde mesafe alınacağını zannetmiştir.
Hatırlarsanız, 13 Kasım 2009 tarihinde Meclis Genel Kurulu’ndaki bir konuşmamda tarihi bir uyarıda bulunmuştum.
Ve demiştim ki; “Adı üstünde, jeo-politik, üzerinde yaşanılan coğrafyanın yöneticilerine yüklediği yönetim sorumluluğunu ve vizyonunu tanımlar.
Yüksek siyaset, kaynağını ve duruşunu coğrafyadan alır. Her coğrafyanın doğal ve zorunlu politikası vardır.
Anadolu üzerinde yaşıyor olmanın da bir jeopolitiği vardır ve bin yıldır değişmemiştir.
Coğrafya aynı duruyorken (ki öyledir); on asırdır bu topraklardan yükselen politik dinamikleri değiştirirseniz, buradan hepinizi uyarıyorum ki coğrafyayı mutlaka kaybedersiniz.”
Şimdi gelişmelere bakınız, altı yıl önceki bu sözlerimi bir kez daha yorumlayınız.
Balkanlardan çekilişimiz, Ortadoğu’dan geri dönüşümüz ve Anadolu coğrafyasına sıkışıp kalmamız nice badire ve acıların sonucunda gerçekleşmiştir.
Başbakan Davutoğlu’nun Türk dış politikasının insanı, adaleti ve demokrasiyi temel aldığı tezini ileri sürmesi, bunların dünyada takdir topladığını, toplumlar nezdinden büyük kabul gördüğünü ifadeye kalkışması devasa bir kandırmacadan ibarettir.
Türkiye’nin dış politikadaki tüm cepheleri düşmektedir.
Mevzi üstüne mevzi kaybettiğimiz inkar edilemeyecek kadar nettir.
Özellikle Suriye politikasında izlenen köksüz, milli çıkarlarla uyuşmayan, tarafgir siyaset başımıza olmadık belalar sarmıştır.
Bunun sonucunda Rusya Federasyonu’yla da kutuplaşmanın içine düşülmüştür.
24 Kasım sabahı, Hatay Yayladağ Bölgesi’nde devriye görevi yapan uçaklarımız, Türk Hava Sahası’nı ihlal eden ve beş dakika içerisinde on kez uyarılan, yine de aldırış etmeyen iki Rus uçağından birisine müdahale etmişlerdir.
Netice itibariyle başta milliyeti bilinmeyen SU-24 tipi savaş uçağı isabet alarak düşürülmüş ve iki pilottan birisi hayatını kaybetmiştir.
Ölen pilot birkaç gün önce Rusya’ya teslim edilmiştir.
Erdoğan uçak düşürülmesine otomatik tepki derken, sahibinin sesini duymayan Davutoğlu emri ben verdim demiştir.
22 Haziran 2012 tarihinde, Suriye yönetimi tarafından vurularak düşürülen ve iki evladımızın şehadetine neden olan RF-4E Fantom tipi uçağımızın hemen ardından angajman kuralları değiştirilmişti.
Rusya Federasyon’unun sınırlarımızın hemen ötesinde askeri operasyonlar yaptığı, bilhassa karadan ilerleyen Esad güçlerine alan açmak amacıyla Türkmen Dağı’nı havadan bombaladığı bilinmektedir.
Rusya uzunca bir süredir, askeri kapasitesini arttırarak Ortadoğu’daki sancılı ve krizli ortamı fırsata dönüştürmek ve yeni nüfuz alanları oluşturmak için faaliyettedir.
Bu son olayda Türk Hava Sahası’nı ihlal eden taraf Rusya’dır.
Suriye’de askeri üstler oluşturup veya mevcutları takviye ve tahkim ederek Ukrayna’da sonra Ortadoğu’ya gözünü çeviren de bu ülkedir.
Düşen uçaktan sonra Türkiye-Rusya Federasyonu ilişkileri iyice gerilmiştir.
Rusya Devlet Başkanı Putin ateşe adeta benzinle gitmektedir.
Putin; komşu ve dost bir ülke tarafından sırtlarından bıçaklandıklarını,
Türkiye’nin teröristlerin suç ortağı olduğunu, IŞİD’i koruduğunu ve bu örgütten petrol aldığını açıklamıştır.
Erdoğan ise IŞİD’le petrol ticaretinin ispatlanması halinde görevini bırakacağını, aksi halde Putin’in makamında durup durmayacağını sorgulamıştır.
Erdoğan’ın iç siyasetteki alışkanlıklarını dış politikada da sürdürmesi Türkiye adına talihsizliktir.
Putin ABD ile anlaştıklarını, Türkiye’nin ise buna riayet etmediğini belirtmiştir.
AKP hükümetinin hangi taahhütleri verip vermediğini, ABD ile Rusya arasında nasıl bir anlaşma olup olmadığını şüphesiz ki bilemeyiz.
Ama bildiğimiz bir şey varsa o da şudur: Rusya Federasyonu gerginlik ve kutuplaşma politikalarıyla Ortadoğu’ya iyice konuşlanmanın, askeri varlığını çoğaltmanın arayışındadır.
AKP’nin Rusya, İran, Irak, Mısır gibi bir zamanlar stratejik ortağı olan ülkeler husumet kampında toplanmışlardır.
Uluslararası hukuk açısından baktığımızda Türkiye’nin kara, deniz ve hava sınırlarını koruma hakkı vardır ve bu hak asla devredilemeyecektir.
Rusya Federasyonu kesinlikle haksız, kesinlikle art niyetlidir.
Putin yönetiminin Türkiye’yle ilişkileri soğumaya alması, özür beklentisi, tazminat dayatması, sözde suçluların cezalandırma talebi ve ekonomik yaptırımlara başvurması skandaldır.
Rusya’da işadamlarımızın gözaltına alınmaları, 1 Ocak 2016’dan itibaren Türk vatandaşlarının Rusya’da işe alınmalarına yasak getirilmesi, Türkiye’de üretilmiş ürünlerin Rusya’ya giriş yasağı konması, turizm ve seyahat acentelerinin baskı görmesi ve vizesiz seyahatlerin sona erdirilme tedbirleri tehlikeli bloklaşmanın işaretleridir.
Rusya düşen uçağı dert ettiği kadar, şu sorular üzerine de düşünecek dirayeti gösterebilmelidir:
Türkmen Dağı’nda üzerlerine bomba bırakılan ve bin yıldır yurdu yuvası gördüğü topraklarda vahşi saldırılara uğrayan Bayır-Bucak Türkmenleri’nin hak ve hukukunu ne yapacağız, bu kardeşlerimizin dramlarını nasıl izah edeceğiz?
Rusya’nın sınırlarımızda ne işi vardır?
S-400 füzelerinin Lazkiye’de konuşlandırılması, Rus donanmasına ait gemilerin vızır vızır boğazlarımızdan geçişi hangi amaçlara dönüktür?
Rus uçaklarının uçacak başka yeri mi kalmamıştır?
Yaklaşık bir ayda 82 Türkmen kardeşimizin öldürülmesine, sayıları 350’yi aşan kardeşlerimizin yaralanmasına post-modern Çarlığa özenen Putin ne diyecektir?
Gürcistan’da, Ukrayna’da ve son olarak da Suriye’de stratejik yayılma ve işgal hesabı yapan Putin yönetimi Türk milletini ne zannetmektedir?
Rusya’dan Korkunç İvan çıkmıştır, ama bizden korkak bir irade çıkmasına en başta büyük Türk milleti müsaade etmeyecektir.
Bayır-Bucak Türkmenlerini hedef alan etnik tasfiye girişimine milletimizin hiçbir ferdi tepkisiz ve suskun kalamayacaktır.
Ve Türkmen Dağı Türk’ün öz yurdudur ve Türk kalacaktır.
İsrail’in Doğu Kudüs’te başlattığı bir inşaat programını dahi kınayan AKP’nin daha sorumlu, daha cesur ve aktif bir şekilde soydaşlarımıza destek vermesi mutlaka sağlanmalıdır.
Milliyetçi Hareket Partisi AKP’nin dış politikadaki açmaz ve iflaslarının bilincindedir.
Ancak konu artık milli bir hal almış, milletimizin bekasını tehdit eder bir mahiyete bürünmüştür.
Rusya karşısında kuşkusuz yerimiz Türkiye’nin yanı, Türk milletinin tarihi hak ve çıkarlarıdır.
Rusya’nın Suriye’de tamamen imha et adı altında büyük bir askeri operasyon planladığı anlaşılmaktadır.
İçerisinde YPG’nin bulunduğu ve 14 örgütten oluşan Suriye Demokratik Güçlerine eğitim verecek ABD’li askeri uzman heyetinin Kamışlı’ya ulaştığı da medyaya yansımıştır.
Tel Abyad’ın PYD’nin eline geçmesiyle ve Cezire ile Kobani kantonlarının birleştirilerek bir Kürt koridoru açılma planı ABD güdümünde hızla ilerlemektedir.
IŞİD marifetiyle Irak ve Suriye haritaları yeniden belirlenmek için masadadır.
G-20 Toplantıları esnasında Obama’nın;  IŞİD’in halen kullanma imkanı bulduğu Türkiye-Suriye sınırını güçlendirmek için neler yapılması gerektiğini Erdoğan’la görüştüklerini söylemesi ise Türkiye’nin egemenliğine düşürülmüş bir gölgedir.
Rusya Federasyonu Ortadoğu’dan parsa toplamak için pusudadır.
Çıkarmak için gayret ettiği siyasi ve diplomatik gerilim ise istediği kıvama gelmek üzeredir.
Erdoğan’ın, Davutoğlu’nu saha dışına itip günlerdir tek başına Rusya ve Putin’e yönelik yaptığı şu açıklamalar anlaşılmaz düzeyde ve gelgitlerle doludur:
  “Ateşle oynama, dedikodu yapma,  iftira atma, göğüs göğüse çarpışırız, özür dilemeyiz, Rus uçağı olduğunu bilsek farklı davranırdık, telefon ettim çıkmadı, görüşelim, buluşalım, iki ülkenin birbirini kaybetme lüksü yok, cevap bekliyorum, eteklerindeki taşı döksünler, ahlaki değil.”  
Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21. Taraflar Konferansı vesilesiyle dün Fransa’da bulunması ve Putin ile görüşme zemini araması da sonuç vermemiştir.
Putin Erdoğan’la görüşmemiştir. Ve bu pekâlâ kendi bileceği bir iştir.
Bunlar oluyorken Davutoğlu’nun 29 Kasım’da Brüksel’i apar topar ziyareti ve Ekim 2016’dan sonra Avrupa’ya vizesiz seyahati müjdelemesi tarafımızca garip ve şaibeli karşılanmıştır.
AKP hükümetinin her sıkıştığında AB limanına yanaşma özelliği tekrar nüksetmiştir.
2011 yılından beri yapılamayan AB zirvesinin toplanması, göstermelik Türkiye-AB yakınlaşmasının tek amacı, AB ülkelerini tehdit eden mülteci krizinin çözümü için Türkiye’nin kullanılma niyetidir.
AB’nin Türkiye’ye 3 milyar Avro vaadinin, vizesiz seyahat imkanı sunma adımının bir bedeli vardır; ve bu bedel de Türkiye’nin göçmen merkezi olması, Avrupa’nın toplama kampı haline getirilmesidir.
Davutoğlu’nun bunlara evet demesi, AB’nin kaçak göçmen mevcudu veya girişinden arınmak amacıyla verdiği rüşvete tamah etmesi milli onurla 180 derece terstir.
Davutoğlu alacağı üç kuruşa Türkiye’nin topraklarını peşkeş çekmiş ve kültürel bütünlüğünü dinamitlemeyi kafasına koymuştur.
Türk milleti bu olanlara müstahak değildir.
Konuşmama son vermeden diyorum ki, Türkiye ile Rusya arasındaki sürtüşmelerin daha fazla telafisi mümkün olmayan olaylara neden olmadan tamiri, iki ülkenin komşuluk hukuku paralelinde sorunlarını diplomatik yollardan çözmesi en halisane beklentimizdir.
Tırmanan ekonomik ve siyasi cepheleşmelerden, engellenemez askeri ve diplomatik anlaşmazlıklardan iki ülke de zararlı çıkacaktır.
Rusya ile yaşanan sorunlarda NATO’nun tutarsız açıklamaları, ABD’nin mesafeli yaklaşımı ülkemizin içine düşürüldüğü tuzakları göstermesi bakımından da dikkate değer görülmelidir.
Milliyetçi Hareket Partisi haklı olduğu konularda AKP’yi eleştirmeye kararlıca devam edecektir.
Ne var ki, Türkiye’nin tarihsel varlığına, egemenlik ve milli haklarına uzanacak her elin kırılması için de devletin yanında, hükümetin arkasında azimle duracaktır.
Bu düşüncelerle geçtiğimiz günlerde hayata gözlerini yuman Gazeteci-Yazar Hasan Pulur’a Allah’tan rahmet diliyor, başarılı bir hafta geçirmenizi niyaz ediyor, muhterem heyetinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Sağ olun var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.