12 EYLÜL'ÜN GENERALLERİNE MÜEBBET
12 Eylül davasına ilişkin Cumhuriyet Savcısı Cumhuriyet savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu’nun esas hakkındaki görüşünde, sanıkların eylemlerini TSK’nın İç Hizmet Kanununun 35. maddesine dayandırdığı anlatıldı. Mütalaada, “Kanunlar Anayasaya uygun olmak zorundadır. İç Hizmet Kanununun 35. maddesi hiç kimseye demokratik düzeni ortadan kaldırarak, diktatörlük kurmaya yol açacak bir askeri darbe yapma yetkisi vermemektedir” denildi.

12 Eylül askeri darbesine ilişkin, dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı davanın duruşmasında Cumhuriyet Savcısı Cumhuriyet savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, esas hakkındaki görüşünü açıklamıştı. Sanıkların eylemlerini TSK’nın İç Hizmet Kanununun 35. maddesine dayandırdığının anlatıldığı mütalaada, kanunların Anayasaya aykırı olamayacakları vurgulanarak, kanunla verilen bir yetkinin Anayasayı ortadan kaldırmak amacıyla kullanılmasının mümkün olmadığı vurgulandı. İç Hizmet Kanunu 35. maddesinin Anayasal düzeni, Anayasa ile kurulmuş devlet düzeninin temel kurumlarından olan Türkiye Büyük Millet Meclisi ile hükümeti ve tüm hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak amacıyla kullanılamayacağının belirtildiği mütalaada, “Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti tarihinde söz konusu İç Hizmet Kanununun 35. maddesi askeri darbe gerekçesi olarak ileri sürülmüş ise de, bu durum hukuka aykırılığa kılıf bulma gayretinden öteye gitmemektedir. Ayrıca, İç Hizmet Kanununun 35. maddesinin askeri darbe yapma yetkisi verdiğinin kabul edilmesi halinde, bu eylemlerin suç olarak düzenlendiği 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 146 ve 147. maddelerinin bir anlamı kalmayacaktır. Hatta söz konusu 35. madde hiyerarşik olarak Anayasanın da üzerinde kabul edilmiş olacaktır ki, bu durumun düşünülmesi bile mümkün değildir. Kanunlar Anayasaya uygun olmak zorundadır. Sonuç olarak, İç Hizmet Kanununun 35. maddesi hiç kimseye demokratik düzeni ortadan kaldırarak, diktatörlük kurmaya yol açacak bir askeri darbe yapma yetkisi vermemektedir” denildi.

MİLLET İRADESİNİN BASKI ALTINA ALINARAK SAKATLANDI

Mütalaada, sanıkların, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, devlet içerisinde hiçbir kurumun karşı koyması mümkün olmayan silahlı gücüne dayanarak, yasama ve yürütme organlarının yetkilerini ele geçirme eylemlerinin hukuka aykırı olduğu gerçeğini ortadan kaydırmayacağı belirtildi. 1982 Anayasa Tasarısını halkoyuna sunulmasında sessiz direniş ya da protesto eylemlerinin önünün kesildiğini ifade edildiği mütalaada, anayasanın reddedilmemesine ilişkin alınan önlemler şöyle anlatıldı:

“Anayasa tasarısının reddi durumunda ne olacağı belli değildi.Dolayısıyla olumsuz oy vermek bu belirsizliğe destek olmak,açıkçası askeri rejimin sürmesine rıza göstermek anlamına geliyordu. Suç teşkil eden eylemden kaynaklanan fiili durumun meşruiyet kazandığı iddiası, millet iradesinin baskı altına alınarak sakatlanmasından başka bir anlam ifade etmemektedir.”

ZAMANAŞIMI DOLMADI

Sanıkların eylemlerinin unsurlarının da irdelendiği mütalaada, sanıklara atılı bulunan eylemlerde zamanaşımı, eylemlerin gerçekleştiği 2 Ocak 1980 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde işlemeye başladığı, ancak 1982 Anayasasının geçici 15. maddesinin yürürlüğe girdiği 9 Kasım 1982 tarihinde durdurulduğu belirtildi. Söz konusu suçlarda zamanaşımı süresinin 20 yıl olup, 09 Kasım 1982 tarihinde durmuş olan zamanaşımının geçici 15. maddenin 23 Eylül 2010 tarihinden itibaren yeniden işlemeye başladığı vurgulandı. Mütalaada, iç hukuka göre zamanaşımının süresinin dolmadığının kaydedildi.

İNSANLIK SUÇU

Sanıkların yargılanmasının, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde yer alan hükümler çerçevesinde ele alınması gerektiği istenen görüşte, "uluslararası topluluk tarafından tanınmış bir insanlık suçunun, ulusal hukuk tarafından suçun işlendiği tarihte tanımlanmamış olmasının, yargılamanın yapılmasına engel olmadığı" savunuldu. Uluslararası topluluk tarafından tanınmış bir insanlık suçunun ulusal hukuk tarafından suçun işlendiği tarihte tanımlanmamış olmasının yargılamanın yapılmasına engel olmayacağının belirtildiği mütalaada, uluslararası hukukun kabul ettiği bu kural birçok Avrupa ve Latin Amerika ülkesinde darbeciler ve insanlığa karşı suç işleyenler hakkında yapılan yargılamalarda temel dayanak noktası olduğu anımsatıldı. AİHM’in, insanlığa karşı işlenen suçlar ulusal mevzuatta tanınmamış olsa bile faillerin uluslararası hukuktan kaynaklanan sorumluluklarının devam ettiği ve yargılanabilecekleri yönünde karar verdiğinin hatırlatıldığı mütalaada, Venedik Komisyonu’nun Peru Anayasa Mahkemesi’nin müracaatı üzerine 24 Ekim 2011 tarihinde yayınladığı rapora dikkat çekildi. Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı olarak görev yapan Venedik Komisyonu’na göre, insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı işlemediğinin belirtildiği mütalaada, şöyle denildi:

“Venedik Komisyonu’nun raporunda vurguladığı kural şudur: Geçmişte işlenen insanlık suçlarının soruşturulması, eylemin gerçekleştirildiği tarih itibariyle uluslararası hukuka göre insanlığa karşı işlenen bir suç olarak kabul ediliyorsa “kanunilik” ilkesine aykırı değildir. Bu suçlar için zamanaşımı süresi de söz konusu değildir. Latin Amerika’da hüküm süren diktatörlüklerin yönetimleri sırasında sebep oldukları ölümler, işkenceler ve kayıp hadiselerinden sorumlu tutulabilmeleri uluslararası hukukun kabul ettiği bu kuralın uygulanması suretiyle söz konusu olabilmiştir. Arjantin, Şili, Ekvator, Meksika, Panama, Paraguay, Peru ve Uruguay bu ülkelerden bazılarıdır. Amerika İnsan Hakları Mahkemesi de içtihatları ile zamanaşımı ve geçmişe uygulama yasağının darbeci rejimler için söz konusu olamayacağını kayıt altına almıştır.”

AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET

Mütalaanın son bölümünde, 12 Eylül 1980'de, 12 Kasım 1979'da Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel tarafından, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün onayıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin 43. Hükümeti'nin görevde bulunduğu anımsatılarak, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ile Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Osman Sedat Celasun'un, daha önce gizlice hazırladıkları 'Bayrak Harekat Direktifi' adlı darbe planı çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti halkının vergileriyle alınmış ve yurt savunması için kendilerine tevdi edilmiş silahları kullanarak, cebren ülke yönetimine bütünüyle elkoydukları belirtildi. Askeri darbeyle Parlamento ve Hükümet'in feshedildiği, anayasal düzenin ortadan kaldırıldığı hatırlatılarak, sanıkların, millete ait olan egemenlik yetkisini, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ait olan yasama yetkisini, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna ait olan yürütme görevini, silahlı güç kullanılarak ele geçirdiklerine dikkat çekildi. Sanıkların, 2 Ocak 1980'de Cumhurbaşkanı Korutürk'e verdikleri uyarı mektubuyla başlayan suçu, 12 Eylül 1980 ve devamında da işlediklerine işarete dilen görüşte, haklarında 765 sayılı TCK'nın 80. maddesindeki "zincirleme suç" hükümleriyle aynı kanunun 146. maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları istendi.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.