Ziya Gökalp'in Düşünce Yapısı-Türkçülüğün Esasları

 Birçok çağdaşı Türk aydını gibi Ziya Gökalp‘in düşünce yapısı üzerinde de, Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecine girdiği dönemde baş gösteren siyasi, askeri, dini ve ekonomik sorunların derin izlerini görmek mümkündür. Bu etkilerin de tesiriyle, Gökalp’in düşünce yapısı içerisinde milliyetçilik  anlayışı önemli bir yere sahip olmuştur. Fakat Gökalp’ın milliyreçiliği, etnik temelli değil; kültürel bir milliyetçiliktir.

Çok farklı alanlarda eserler veren Ziya Gökalp’ın düşünce ikliminin oluşum sürecinde aile çevresi, İsmail Hakkı Bey, Yorgi Efendi, İbrahim Temo, Dr. Abdullah Cevdet, İshak Sukuti ve Naim Beylerin yanı sıra; Genç Türklerin de etkisi olduğu bilinmektedir. Gökalp, fikri yaklaşımı dolayısıyla İttihat ve Terakki Cemiyetinde çeşitli kademelerde görevlerde de bulunmuştur. Aynı şekilde, Durkheim’ın sosyolojik yaklaşımları da Gökalp’ın düşünceleri üzerinde önemli izler bırakmıştır.

Ziya Gökalp düşünce dünyasında Selanik önemli bir yer tutmuştur. Gökalp, Selanik’e gidişinden sonra daha önce savunduğu düşüncelerin pek çoğunu terk etmiştir. Bununla birlikte, medreselerin düzeltilmesi ve eğitimde yenileşme gibi yazılarında sıkça savunduğu bazı düşüncelerinden vazgeçmemiştir.

İttihat ve Terakki tarafından Selanik’e tayin edilmesi, Ziya Gökalp’ın hayatında yeni bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönemde, dilde Türkçülüğü savunan Genç Kalemler grubuna katılmış; bu dergide, dilde Türkleşme ile ilgili yazılar yazmaya başlamıştır. Burada, özellikle Ömer Seyfettin’den etkilenen Gökalp, artık Türkçü Gökalp’tır.

Gökalp’ın dil çalışmalarına katılmasıyla, dilde yenileşme ve Türkçeleşme çalışmaları hız kazanmıştır. Çünkü ona göre tüm toplumsal faaliyetlerin yegâne temeli lisandır. Kültürü ve kültürü ortaya çıkaran dili, millet olmanın en önemli unsurları arasında kabul eden Gökalp, dilde Türkleşme olmazsa, vicdanların, dinin ve vatanın parçalanacağını düşünmektedir. Dilde yenileşmenin ve Türkçülüğün bir karşılığı olarak “Arı Türkçecilik” ifadesini kullanan Gökalp; arı Türkçeciliği, dilin Arap ve Fars köklerinden arındırılarak, bunların yerine Türkçe köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türkçe kelimelerin kullanılması olarak tanımlar. Buna karşın, karşılıkları bulununcaya kadar, sözcük ve terimlerin Arapça ve Farsçalarının kullanılmasını önerir. Burada Gökalp’ın, dili, ilintili bağlarından hemen koparmanın zorluğuna ve sakıncalarına yaptığı vurguyu belirtmek gerekir. Böylece, dilde ve kültürde özden beslenen bir dinamizm yakalamak isteyen Gökalp,”Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” ilkesi çerçevesinde Türkçeyi, anlam bakımından modernleştirmek, terim bakımından İslamlaştırmak, gramer ve edebiyat bakımından ise Türkleştirmek gerektiğini belirtmiştir. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, isimli eserinde de bu durumu, “Türk milletindenim, İslam Ümmetindenim, Avrupa Medeniyetindenim” ifadesi ile ortaya koymuştur. Ziya Gökalp’ın “Türk milletine, İslam dinine ve batı uygarlığına dahiliz” şeklinde yaygın bir sunuş haline getirdiği söylemin, aynı dönemlerde benzer siyasi, ekonomik ve kültürel etkileri duyan Yusuf Akçura ve Hüseyinzade Ali tarafından da gündeme getirildiği görülmektedir.

indir
Gökalp’in Diyarbakır’da ikamet ettiği evinden bir görüntü
Dolayısıyla, Ziya Gökalp’ın siyasal düşünceleri ile dönemin siyasal olguları arasında paralel bir ilişkinin bulunduğunu söylemek mümkündür. İlk dönemlerinde Osmanlıcılık ve ümmetçilik anlamında olmasa bile, İslamcılık düşüncelerine de ilgi gösterdiği bilinen Gökalp’ın milliyetçilik anlayışı ile modern milli-devletin ve yeni cumhuriyetin kurucu iradesinin benimsediği milliyetçilik anlayışları arasında büyük bir örtüşme vardır. Gökalp’e göre, milleti oluşturan değerlerin başında dil birliği, kültürel paylaşım ve din gelmektedir. Bir başka ifadeyle Gökalp, bir kültür milliyetçiliğini öngörmekte, millet olabilmek için etnik ayrıştırmalara ilgi göstermemektedir. Buna Gökalp, ‘kültür milliyetçiliği’ adını vermektedir. Böylece Gökalp, dünya ve coğrafi gerçeklere uygun bir millet tanımlamasına gitmektedir. Cumhuriyetin kurucu iradesi tarafından benimsenen Gökalp’ın bu milliyet(çilik) yaklaşımı, başta Birleşik Amerika olmak üzere, çağdaş toplumlarda da varlık ve önemini devam ettirmektedir. Yer yer öne çıkarılan etniklik ve yerellikle, millet olgusu ve uluslaşma bilincinin birbirinden çok farklı şeyler olduğunun açık olarak vurgulandığı günümüzde; Gökalp’ın ortaya koyduğu millet tanımlamasının geçerliği daha iyi anlaşılır olmaktadır.

Ziya Gökalp’ın, millet olmanın gereklerinden biri olarak belirttiği din birliği ile dindaşlığa dayanan birlik birbirinden farklıdır ve zaten Gökalp; ‘ümmet’ olarak tanımlanan dindaşlık birlikteliğine de karşıdır. Ona göre; din, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı kültür dünyalarında ve değişik toplumlarda aynı olabilir; ancak, millet olmak için din birlikteliğinden başka kültür ve dil birliği de gerekmektedir ki; kültür birlikteliği için ortak toplumsal deneyimler, paylaşımlar, duyuş ve düşünüşlere ihtiyaç  vardır.

Bu çerçevede; din dilinin de Türkçeleşmesi gerektiğini savunan Gökalp’ın bu yaklaşımı, Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden ilk onlu yıllarda bir dönem yaşama da geçmiştir. Merkezi bir din hizmetleri idaresinin kurulmasında (Diyanet İşleri Başkanlığı) olduğu gibi, birçok Cumhuriyet kurumunun yanı sıra, siyasi, kültürel ve dini uygulamaların ortaya çıkışında da yine Gökalp’ın etkilerinin olduğu muhakkaktır.

k_cenk_SANY0114JPGiJPGi
Ziya Gökalp’in Evi-Sur/ Diyarbakır
Buradan hareketle, ikinci meclise de seçilen Ziya Gökalp ile Atatürk arasında bir ilişki yakınlığı olmasa bile; düşünsel paralelliklerin ve paylaşımların olduğu açıktır. Zira hastalığının ilerlemesi üzerine, masrafları Devlet tarafından karşılanmak üzere yurt dışında tedavi olmasını öneren Atatürk’ten; tedavi masraflarına değil, kendisinden sonra ailesine yardım edilmesini isteyen Gökalp’ın bu isteği, Atatürk’ün önerisi üzerine Meclis tarafından çıkarılan bir kanunla yerine getirilmiştir.

Yoğun bir şekilde kültür milliyetçiliği vurgusu yapan Gökalp, etnik milliyetçiliğe/ırkçılığa karşı bir düşünce yapısına sahip olmuştur. Ona göre, toplumların karakterleri kalıtımsal değil, kültür ve eğitim yoluyla şekillenmektedir. Gökalp’ın ırkçılığa karşı oluşu, düşünsel ve sosyal gerçeklikle bir iç içeliğe sahiptir. Gökalp bu yargıya, toplumların, özellikle Türk toplumunun yapısını ve sosyal gerçekliklerini değerlendirerek varmıştır.

Ziya Gökalp düşüncesinde, Türkçülük ayrı bir yere sahiptir. Zira Gökalp’ın çalışmaları hep Türk toplumunun geçmişi, günü (kendi dönemi) ve geleceği ile Türk dili ve Türk kültürü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu duygu ve düşüncelerle O, bilimsel, ahlaki, kültürel ve felsefi bir Türkçülük anlayışı ortaya koymuştur.

Gökalp’ın 1908 yılından sonra Türk Milliyetçileri arasına katılması ile milliyetçilik bir sistem haline gelmiştir. 18 yıl Türk toplumunun sosyal ve kültürel yapısı üzerine çalışan Gökalp, bu birikimini Genç kalemler dergisinde, özellikle de ‘Turan’ şiiri ile dile getirmiştir. Bilimsel bir Türkçülük ortaya koyan Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda Türkçülüğü “Türkçülük, Türk milletini yükseltmektir” diye tarif etmiştir. Ona göre Türkçülüğün yakın ve uzak olmak üzere iki hedefi vardır. Yakını ‘Oğuz ya da Türkmen Birliği’; uzağı ise ‘Turan’dır. Türkçülüğünün ülküsünü de ‘Türkiyecilik’, ‘Oğuzculuk ya da Türkmencilik’ ve ‘Turancılık’ olarak üç ana bölüme ayıran Gökalp, Cumhuriyetin ilanından sonra son ikisinden vazgeçmiş ve ülkünün ‘Türkiyecilik’ olduğunu belirtmiştir. Türk toplumu için uygun gördüğü Türkçülük ise toplumsal Türkçülük olmuştur. Onun Türkçülüğünde, halka doğru gitmek ayrı bir öneme sahiptir. Halka hem ondan hars almak hem de medeniyet götürmek için gidilir.

11 (3)-37Medeniyet-hars ayrımı onun en dikkat çekici görüşlerinden birini oluşturur. Hars, yani kültür, ona göre milli; medeniyet, yani; uygarlık ise evrenseldir. Uygarlığın kültürden sonra ve onun eseri olduğunu savunan Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda kültürü oluşturan unsurları sekiz bölümde incelemiştir. Bunlar; dilde, estetikte, ahlakta, hukukta, dinde, ekonomide, siyasette ve felsefede Türkçülüktür.

Sonuç olarak, Ziya Gökalp, Türk düşünce, kültür ve siyaset tarihinin önemli simalarından biridir. İmparatorluk sürecinden Ulus-Devlete geçiş döneminde yaşayan Gökalp’ın, karşılaşılan sorunlar ve bunalımların da etkisiyle Türk toplumu ve Türk kültürü üzerine ortaya koymuş olduğu sosyolojik, kültürel ve siyasal teori ve değerlendirmeler bugün bile gerçekliğini devam ettirmektedir. Zira Gökalp’ın birçok siyasal, dini ve kültürel düşünce ve önerileri yeni kurulan Cumhuriyet ile birlikte yaşama geçme imkanı bulmuştur. Gökalp’ın bu toplumsal yaklaşımları üzerinde batılı algıların da etkili olduğu muhakkaktır.

TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI

 

Ziya Gökalp’in 1923 yılında yayımladığı bu eseri Türk Milliyetçiliğinin tüm fikir ve tekliflerini bir sistem bütünlüğü içinde ortaya koyan, yazarın değişik zamanlarda yazmış olduğu denemelerden derlediği sosyolojik bir  kitaptır. Türk milliyetçilerinin temel eserlerinden birisi sayılır.Ziya GÖKALP  Mustafa Kemal Atatürk’ün de büyük ölçüde etkilendiği, yaptığı devrimler ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin perde arkasındaki entel güçlerden birisidir. Değişik zamanlarda resmî ve özel kurumlar tarafından yayımlanmıştır. Bunların içinde eseri kısmen sadeleştirenler olduğu gibi, eserin dil ve üslûbunu tamamen değiştirmiş olanlar da vardır.

665
Gökalp’in Kızı Hürriyet Hanım’ın Mezarı
 Kitap Türkçülüğün Mahiyeti ve Türkçülüğün Programı olmak üzere iki ana kısımdan oluşmuştur. İlk kısım kendi içerisinde on alt bölüme ayrılmış, ikinci kısım ise sekiz alt bölüme ve bu kısımdaki her bir alt bölüm de kendi içersinde alt bölümlere ayrılmıştır. Eserin ikinci bölümünün özeti aşağıda verilmiştir.

TÜRKÇÜLÜĞÜN PROGRAMI

I

 DİLDE TÜRKÇÜLÜK

Eserin bu bölümünde Osmanlı Devletinin hâla var olduğu dönemde dildeki ikilikler anlatılmıştır. Bu dönemde herkes tarafından milli dil, İstanbul Türkçesi olarak kabul edilmişse de bu dil yalnızca konuşmada kalmış, yazı dili olarak da Arapça ve Farsça unsurlar taşıyan Osmanlı lisanı kullanılmıştır. Bu durum başka milletlerin diliyle karşılaştırıldığında yalnızca bizde böyle bir uygulamanın olduğu tespit edilmiştir. Bunun üzerine yazı diliyle konuşma dilinin aynı olması gerektiği düşünülmüştür.

Bununla birlikte zorluğu ve anlaşılmayışı nedeniyle halk Osmanlı edebiyatının yanında halk diliyle yazılmış bir Türk edebiyatını meydana getirmiştir. Altı-yedi yüzyıldan beri kullanılagelen bu edebiyat, dil ikiliğini kaldırmak için yeniden bir çalışma gereğini de ortadan kaldırmıştır.

Türkçüler, dilimizdeki ikiliği kaldırmak için İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları dili yazmak gerektiğini düşünmüştür. Artık yazılacak dil “yeni lisan”, sonra “güzel Türkçe”, daha sonra da “yeni Türkçe” adlarını almıştır.

Osmanlıcanın haricinde halk tarafından kullanılan Arapça ve Farsça kelimeler de vardır. Fakat bu kelimelerin Türkçe karşılığı bulunmamaktadır. Saray efradı Türkçe karşılığı bulunduğu halde Arapça ve Farsça kelimeleri tercih etmişlerdir. Halk ise Arapça ya da Farsçadan bir kelime aldığında bu kelimenin Türkçe anlamını kullanımdan çıkarmıştır. Ya da bu dillerden alınan kelimelerin zaten Türkçe bir karşılığı yoktur. Ayrıca halk, Arapça ve Farsçadan alınan kelimelerin söylenişini ya da anlamını bozup kendine mal etmiştir. Aydın kesim ise bu kelimeleri “bozulmuş kelimeler” olarak kabul etmiştir.

Türkçülerin dildeki prensipleri fesahatçilere (kelimenin bozulmadan olduğu gibi kullanılmasını savunanlar) ait düşüncelerin zıttı olmakla beraber, tasfiyeci (arı Türkçeci) adını alan dil devrimcilerinin görüşlerine de uygun değildir. Çünkü tasfiyeciler, Türkçede halkın kullandığı Arapça, Farsça ve tüm yabancı unsurlarla kelimelerin tamamen atılmasını ve bu kelimelerin yokluğundan kaynaklanan boşluğun eski Türkçe kelimelerle doldurulması gerektiğini ya da yapım ekleriyle yeniden türetilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bu da insanı her kelimenin kökündeki anlamı arama gibi boş bir çabaya sürükleyeceğinden fayda yerine zarar getirir.

Eş anlamlı kelimelerin alınması gibi yabancı dillere ait olan kip, edat ve tamlamaların alınması da dil için zararlıdır.

Türkçülere göre halkın alıştığı, yapay olmayan tüm kelimeler millidir. Bir milletin dili kendi cansız köklerinden değil, canlı kullanışlarından meydana gelmiş yaşayan bir organdır.

Kısaca bu bölümde Türkçesi bulunan ve hiçbir özel anlam ile ondan ayrılmayan eş anlamlı kelimelerin diziliminden atılması gerektiği savunulmuştur.

Türk dilinin sadeleştirilmesinin birincil ve ikincil hedefleri vardır. Bunlardan ikincil hedef Türkçedeki mevcut yabancı kip, edat ve terkiplerin çıkarılmasıdır. Birincil ve asıl hedef ise bilim alanında Türklerin de hak ettikleri yeri almasını sağlamaktır. Bu da Türkçedeki eksik kelimelerin bulunup dilimize katılmasıyla mümkündür. Osmanlıca sadece yabancı unsurlardan oluştuğu için zararlı bir dil değil, aynı zamanda pek çok kelimenin de içinde bulunmadığı bir dildir. Bu sebeple ne uluslar arası düzeyde yazılmış bir makale tam anlamıyla Osmanlıcaya çevrilebilmiş ne de uluslar arası düzeyde bir makale yayımlanabilmiştir.

Yazı dilimizde eksik olan kelimeler: milli tabirler ve milletlerarası kelimelerdir.

Milli Tabirler: İstanbul ve Anadolu’da kullanılan fakat henüz yazı diline girmemiş olan kelimelerdir. Bunların büyük çoğunluğu halk edebiyatında ve atasözlerinde mevcuttur. Özellikle Dede Korkut Kitabı, bu kelimeler bakımından zengin örnekler içerir. Ayrıca başka Türk lehçeleriyle yapılacak karşılaştırmalar da bize Trük şivesinin bir takım ortak özelliklerini gösterebilir.

Milletlerarası Kelimeler: batı medeniyetine girmek isteyen Türklerin, tüm batı kavramlarını ve anlamlarını ifade edecek yeni kelimelere ihtiyacı vardır. Bunun için en verimli yolun, batı dillerindeki edebi eserlerin büyük bir dikkat ve titizlikle Türk diline çevirmek olduğu belirtilmiştir. Fakat yine de bulunamayan kelimeler için Türk edatları, tamlamaları ve kipleriyle yeni kelimeler oluşturmaya çalışılması gerektiği anlatılmıştır. Bazı yabancı kelimelerin ise değiştirilmeden aynen alınması gerektiği de belirtilmiştir. Bunlar ya o devletin milli unsuru ya da uluslar arası teknik özellik taşıyan kelimelerdir. Örneğin: Şövalye ve telgraf gibi.

Kısacası yeni Türkçenin ilk olarak dilimizde lüzumsuz Arapça ve Farsça tabir ve tamlamalardan temizlemek, ikinci olarak ona henüz varlıklarını bilmediğimiz milli tabirleri ve ifade tarzlarını, üçüncü olarak da henüz sahip olmadığımız için oluşturmaya mecbur olduğumuz milletler arası kelimeleri ilave etmekle meydana geleceği anlatılmıştır. Bu üç eylemden birincisine temizleme, ikincisine millileştirme, üçüncüsüne de işleme adları verilmiştir.

Bölümün sonunda da dilde Türkçülüğün prensiplerinden bahsedilmiş yani diğer anlatılanlar burada kısaca özetlenmiştir.

II

 ESTETİK TÜRKÇÜLÜK

Bu bölümde Türklerin mimaride, heykeltıraşlıkta, el sanatlarında, edebiyatta başka milletlerden aşağı olmayan, hatta ileri olan eserler bıraktıkları anlatılmıştır. Şiirlerde milli veznin hece vezni olduğu, sonraları Çağatayca ve Osmanlı şairlerinin taklit yoluyla İranlılardan aruz veznini aldıkları söylenmiştir. Bununla birlikte, başka milletlerin hece vezinlerinin alınmaması gerektiği de vurgulanmıştır.

             Aynı şekilde milli musikinin ve geleneksel el sanatlarının da özelliklerinden bahsedilmiş, bununla birlikte bu milli değerlerin yabancı sanat unsurlarıyla da işlenerek geliştirilebileceği anlatılmıştır.

III

AHLÂKİ TÜRKÇÜLÜK

Türklerin önemle üstünde durduğu bir konu da ahlaktır. Ahlak konusu Türkçülükte vatani, mesleki, aile ahlakı, cinsi ahlak, medeni (şahsi) ahlak ve milletlerarası ahlaktır.

Vatani ahlak, sebebi her ne olursa olsun vatanı her şeyden üstün kılmak ve ne pahasına olursa olsun onu korumak ve müdafaa etmek esasına dayanır. Vatani ahlakta vatanın müdafaa ve muhafazası için hiçbir şahsi çıkar ön planda tutulmayacak, gerekirse nefsi duygular, vatandan sonra gelen maneviyatta değerli unsurlar, vatan uğruna feda edilecektir. Aynı şekilde vatani ahlak, milletin huzur ve refahı için her zaman barışçılığı üstün tutar. Mümkün olduğu kadar savaştan uzak durmayı ve eğer vatanın bölünmez bütünlüğü ya da milletin ortak çıkarları tehlikeye düşerse savunmayı şart koşar.

Aile ahlakı anlatılırken de bugün hala kullanılan soy, sop, boy, bark kelimelerinin anlamlarından yararlanılmıştır. Boy, aile kavramına karşılık gelmekle birlikte, tek haneli bir yapı anlamında değildir. Cengiz Yasası incelendiğinde bir boyun kırkar evlik bir zümre olduğu ortaya çıkar.Soy ise bireylerin amcazade, halazade, teyzezade, dayızade gibi akrabalarını içine alan bir zümredir.Törkün, bugünkü aile kavramına karşılık gelmekte ayrıca ferdi yakınlığı da göstermektedir. Kısaca Törkün, Türklerde baba ocağı denilen şeydir.

Ayrıca ahlak konusunda kadın ve erkeklerin her ikisinin de eşit konumda oldukları üzerinde durulmuştur. Yani iffetsizlik olarak adlandırılan bir eylem hem kadın hem de erkek için geçerlidir. İnsanların iffetlerini koruması için halk arasında söylenegelmiş hikâyeler ve törenler oluşturulmuştur. Sözlü edebiyat niteliği taşıyan bu törenler aynı zamanda töreyi de oluşturan unsurlardan biridir.

IV

 HUKUKİ TÜRKÇÜLÜK

Hukuki Türkçülüğün amacı, Türkiye’de modern bir hukuk vücuda getirmektir. Bu da teokrasi ve klerikalizmden büsbütün kurtulmakla sağlanır. Ortaçağ devletlerinin bu ikisinden tamamen kurtulmuş olanlarına çağdaş devlet adı verilir. Bu devletlerde kanun yapma, yürütme görevi millete aittir. Ayrıca milleti oluşturan her birey tamamıyla bir diğerine eşittir. Ailede de bu hak ve eşitlik devam eder. Evlenme, boşanma, miras, mesleki ve siyasi haklarda aile fertleri eşittir.

V

 DİNİ TÜRKÇÜLÜK

Dini Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerde vaazların Türkçe olması demektir. Bir millet dini kitapları okuyup da anlayamazsa doğal olarak dininin gerçek önemini öğrenemez.

Halkın dini hayatı incelendiğinde ayinler arasında halkı en çok coşturanın namazlardan sonra ana dille yapılan derin ve samimi münacat ve dualar olduğu görülür. Yine namazdan alınan yüksek zevkin bir kısmı da ana dille söylenen ilahilerden kaynaklanır. Halkı en çok coşturan bir başka dini ayin de Mevlid-i Şerif’tir.

Halkın anladığı bir dille yaptığı bir yalvarış onu, yaptığı ibadete ve bağlı olduğu dine daha fazla yaklaştırmıştır.

VI

İKTİSADİ TÜRKÇÜLÜK

Eski Türklerde Bozkır Kültürü mevcuttu. Bu kültür, içinde göçebe bir hayatı barındırırdı. Dolayısıyla iktisadi hayat, çobanlık esasına dayanırdı. Türklerin serveti, yetiştirdikleri hayvanlar (at, deve, keçi, öküz vs.) ve bunlardan elde edilen yiyecek ve eşyalar idi. Elde edilen bu ürünler diğer devletlere de satılır; bir nevi ticaret yapılırdı. Ayrıca yine bu dönemlerde Çin’den Avrupa’ya giden ticaret yolları Türklerin denetim ve kontrolü altındaydı. Türkler iktisada o kadar önem vermişlerdi ki çeşitli illere orada yaşayan halkın genel meslekleri isim olarak verilmişti. Örneğin Doğu Türkistan’da Tarancalar (çiftçiler), Batı Türkistan’da Sartlar (tüccarlar) adında iki il vardı.

Eski Türk devletlerinde servet ferdi değildi. Kazanç halka açıktı. Her bireyin ticaretten edindiği kâr cemiyet adına toplanır, meydana gelecek büyük kazançlar cemiyet hesabına kurulacak büyük çiftlik ve fabrikaların sermayesi olarak kullanılırdı. Aynı zamanda halktan alınan gelir vergileri muhtaç ve düşkünler için kullanılmıştır.

İktisadi Türkçülüğün hedefi, memleketi büyük sanayiye kavuşturmaktır.

VII

 SİYASİ TÜRKÇÜLÜK

Türkçülüğün siyasi partileşmeden farklı olduğunun anlatıldığı bu bölümde Halk Fırkası’nın Türkçülüğü desteklediğinden bahsedilmiştir. Bu siyasi cemiyet, Türk siyasetinin yabancı unsurlardan kurtarılmasında etkin olmuştur.

Gelecekte de daima halkçılıkla Türkçülüğün el ele verip ülküler âlemine doğru birlikte yürüyecekleri söylenmiştir. Her Türkçü siyaset sahasında halkçı kalacak, her halkçı da kültür sahasında Türkçü olacaktır.

VIII

 FELSEFİ TÜRKÇÜLÜK

Felsefe, maddi ihtiyaçların zorlamadığı ve mecbur etmediği, menfaatsiz, kasıtsız, karşılıksız bir düşünüştür. Bir millet savaşlardan kurtulmadıkça ve iktisadi bir refaha

kavuşmadıkça, içinde felsefe yapabilecek bireyler yetiştiremez. Zira Türklerin böyle bir refahı ve huzuru pek de yaşamamış olması, çok sayıda Türk filozofunun yetişmesine engel olmuştur. Halk çoğunlukla dervişlik ve umursamazlığı tercih etmiştir.


AHMET YOLCU

turkdivani.com



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.