Yeni Osmanlıcılıktan Cumhuriyet aklına dönüş

 ALPTEKİN DURSUNOĞLU- YAKINDOĞU HABER

Türkiye’de mayıs ayından bu yana, hem iç hem de dış politikada ‘Yeni Osmanlı’ aklından Türkiye Cumhuriyeti aklına dönme çabasını yansıtan gelişmelere tanık olunuyor. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan alınmasının ardından iç ve dış politikada ortaya konan değişim iradesi, hükümetin ‘Yeni Osmanlı’ aklından uzaklaşma ihtiyacını yansıtıyordu. 15 Temmuz’dan sonra sergilenen tutum, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ aklına dönme zorunluluğu hissedildiğini gösteriyordu. Yenikapı’daki tarihi 7 Ağustos mitingi de içerideki birlik manzarasıyla dışarıya verilen mesajlar açısından adeta bu dönüşün ilanı oldu. Yeni Osmanlı aklı, Türkiye’nin hem iç hem de dış politikada 2011’den itibaren mutlak şekilde belirleyici olmuştu. Her ne kadar Ahmet Davutoğlu ile sembolleşmiş olsa da ‘Yeni Osmanlı’ aklı o dönemde Fethullah Gülen grubunun da en etkin üyesi olduğu kolektif bir akıldı. Şu an bir ‘kumpas’ olarak görülse de o dönemde ‘askeri vesayetin kaldırılması’ gerekçesiyle iç politikada atılan adımlar, ihtiyaç duyulan demokratikleşme sebebiyle geniş bir toplumsal desteğe sahipti. Aynı şekilde bugün tüm bölgeyi tehdit eden yakıcı güvenlik sorunlarının sebebi olarak gösterilse de o dönemde kimi bölge ülkelerinde liderlerin seçimler yoluyla değiştirilemediği gerçeği, Batılı ve Arap müttefiklerle birlikte kurulan oyunun ‘diktatör rejimlere karşı halkların iradesinden yana olmak’ gerekçesiyle izah edilmesini kolaylaştırıyordu. 

Yeni Osmanlı aklının ‘Yeni Türkiyesi’

‘Eski Türkiye’ye itirazı olan geniş kesimlerin toplumsal desteği ile iç politikada kazanılan mutlak belirleyicilik, ‘Yeni Türkiye’; Batılı ve Arap müttefiklerle birlikte Arap isyanlarına yapılan öncülük ise ‘Lider Türkiye’ şiarıyla ifade edildi. Ancak içerideki ortaklık 1725 Aralık 2013’teki Fethullah Gülen grubunun yumuşak darbe girişimiyle, dışarıdaki ortaklık ise 30 Haziran 2013’te Suudiler’in desteklediği Mısır darbesi sebebiyle bozuldu. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, doğrudan kendisini hedef alan Gülen grubuna karşı, 2013’ten 15 Temmuz’a kadar geçen sürede içeride ‘Ergenekon ve Balyoz mağdurlarından’ başka güçlü bir destek bulamadı. Benzer bir durum dışarısı için de geçerliydi. Suriye, Irak, Libya ve Suudi destekli Mısır’dan dolayı hemen herkesle kavga edip ‘değerli yalnızlık’ içine gömülürken; Ankara, müttefik kalmaya özen gösterdiği Suudilerden değil, sadece ABD’nin 2013 Haziranı’nda yaptığı saray darbesinin mağduru olan Katar’dan destek görebildi. 

Yeni Osmanlı aklı gönderildi

Hükümetin, hem içeride hem de dışarıda yaşadığı yalnızlaşmayı yakıcı bir tehdit olarak gördüğü ve bunu aşmanın tek yolunun da ‘Yeni Osmanlı’ aklından uzaklaşmak olduğunu düşündüğü açık. Bu konuda atılan adımların zamanlaması ve ortaya konan gerekçe, yukarıdaki yargıyı doğruluyor. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan alınması ve onun dışişleri ve başbakanlığı döneminde Türkiye’nin düşman edildiği ülkelerle ilişkilerini normalleştirmeye çalışması, hükümetin ‘Yeni Osmanlı’ aklından uzaklaşma iradesini yansıtıyor. Darbe girişimi öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya’dan özür dileyerek ve Başbakan Binali Yıldırım’ın da “Irak, Suriye ve Mısır ile kavga etmek için nedenimiz yok” diyerek ortaya koyduğu bu değişim iradesinin darbe sonrasında daha acil ve somut adımlara dönüşmekte olduğu şu gelişmelerle görülüyor. 

Suriye, Irak ve Libya’da oyun bozmak

Cumhurbaşkanı Erdoğan darbe girişimi ile ilgili olarak Türkiye’nin müttefik olarak gördüğü ülkelere ima yoluyla suçlamalarda bulunduğu konuşmasında Türkiye’de oyunu bozduklarını, ‘Suriye, Irak ve Libya’da da oyunu bozacaklarını’ söyledi. Erdoğan’ın 9 Ağustos’taki Rusya’yı ziyareti öncesinde, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Suriye krizine Rusya ile birlikte çözüm bulmak istediklerini açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Rusya, İran, Irak ve Türkiye’nin Suriye için birleşmesi’ gerektiğini söyledi. Öte yandan resmi olarak henüz teyit edilmemiş olmakla birlikte, Türkiye’nin ABD tarafından Suriye’ye karşı Ürdün’de kurulan operasyon odasındaki istihbarat yetkililerini çektiği bildirildi. Dış politika konusunda verilen bu değişim sinyallerinin hükümetin darbecilerin ‘üst aklı’ olmakla suçladığı ya da darbe karşısında beklediği desteği bulamadığı müttefiklerine gösterdiği tepkiden kaynaklandığı söyleniyor. Ancak hükümetin ortaya koyduğu bu değişim iradesinin zamanlaması ve gerekçesi, bunun müttefiklere sitemden kaynaklanan politik bir manevra değil, yaklaşmakta olan yakıcı bir tehlikeye karşı, alınma zorunluluğu duyulan bir önlem olduğu izlenimini yaratıyor. Zira, dış politikada değişim darbeden sonra değil, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık görevinden alınmasından sonra başlayan bir süreçti. Davutoğlu döneminin aksine hem iç hem de dış politikada gerginlikleri azaltmaya yönelik yapıcı tutumuyla dikkat çeken Başbakan Binali Yıldırım, lideri olmasa bile sözcüsü olduğu bu değişim iradesini “Türkiye üzerinden oynanmaya çalışılan oyunları yerle bir edeceğiz” gerekçesiyle açıkladı.

Yeni Osmanlı aklı oyun sahasına çevirdi

Şimdilik, Ahmet Davutoğlu’nun dostların sayısını azalıp, düşmanların sayısını arttırarak  Türkiye’yi üzerinde ‘oyun oynanmaya’ müsait hale getirmekten sorumlu tutulduğu için görevden alındığını ispat edecek bir kanıt yok. Ancak, zamanlama ve ortaya konan gerekçeden hareketle şu yargıya varmak yanlış olmaz: Hükümete göre Türkiye, dostları azaltıldığı ve düşmanları arttırıldığı için üzerinde oyun oynanacak bir ülke haline getirildi. Bu durum da en azından Ahmet Davutoğlu’nun görevden alınmasından sonra fark edildi. Bunu da bahsini ettiğimiz değişim sürecine liderlik eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müttefik diye bildiği ülkeleri darbenin ‘üst aklı’ olarak ima eden açıklamaları ve “Suriye, Irak ve Libya’da da oyunu bozacağız” şeklindeki ifadeleri teyit ediyor. 

Oyun bozma ihtiyacı niçin oluştu?

Elbette Cumhurbaşkanı Erdoğan, müttefiklerini ilk defa suçlamıyor ve oyun bozmaktan ilk defa söz etmiyor. Ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yapılan bu açıklamaları, öncekilerden farklı kılan bağlamlar söz konusu. Zira Erdoğan’ın Batılı müttefiklerini daha önce Libya’ya askeri müdahale yaptıkları halde Suriye’ye askeri müdahale yapmadıkları için hedef almış; Suudiler’i özenle istisna etse de Batılı müttefiklerini Mısır darbesini desteklemekle suçlamıştı. Oyun bozmaktan bahsederken de Suriye’yi işgal etmeye çalışmakla suçladığı Rusya ve İran’ı hedef alıp ve bu iki ülkeden hesap sormuştu. Şimdi ise darbeden hemen sonra Türkiye’ye çok güçlü destek veren Rusya ve İran’la Suriye için birleşmekten bahsederek “Rusya, İran, Irak ve Türkiye'nin Suriye için birleşmesi lazım. Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün'le de Suriye’yi görüşmemiz lazım. Ancak Suriye ile ilişkisi olmayan ülkelerle artık konuşmamamız lazım” diyor. Peki darbenin seyri netleşinceye kadar belirgin bir açıklama yapmayıp netleştikten sonra da beklediği desteği vermeyen Batılılar’ı daha açıktan hedef alan ve darbeden ancak birkaç gün sonra açıklama yaptığı halde Suudilere her zaman olduğu gibi sitem etmekten bile kaçınan Erdoğan ‘Suriye, Irak ve Libya’da oyun bozmaktan’ ne kastediyor? 

Türkiye, oyunu oyundan çekilerek bozabilir

Konuşmanın bağlamı gereği akla gelen ilk ihtimal şu: Türkiye, Batılı ve Arap müttefikleriyle birlikte beş yıldır diğer bölge ülkelerine oynadığı oyunun aynısının 15 Temmuz’da kendisine karşı oynandığını fark etti ve Erdoğan “Oyunu bozacağız” derken, Türkiye’nin bu ülkelerde desteklediği savaştan çekileceğini kastediyor. Çünkü 2011’den beri tanık olunduğu üzere bölge ülkelerinin önce orduları hedef alınıyor. Zayıflatılan ordular ülkede toprak bütünlüğünü koruyamıyor, ardında da bu ülkelerin bölünmesi bir çözüm planı olarak ortaya konuyor. Türkiye, Fetullah Gülen grubunun darbe girişimi ile Suriye’de, Irak’ta ve Libya’da tanık olunan bu tehlikeye açık hale getirilmiş oldu. Hem Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmeler, hem de Türkiye’nin güneydoğusundaki gelişmeler, Türkiye üzerindeki bu riski arttırırken Irak, Suriye ve Libya’da bölünmeyi çözüm olarak gösteren Batılı ve Arap müttefiklerin Türkiye’yi bundan istisna edeceğinin garantisi de bulunmuyor. Zira Batılı ülkelerin Türkiye içerisindeki bölünmeye ‘demokrasi ve insan hakları’ gerekçesiyle destek verme ihtimali söz konusu iken, Suudi Kraliyet Danışmanı Enver Macid el-Eşki’nin İsrail Dışişleri Genel Direktörü Dore Gold’a Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında Büyük Kürdistan kurulmasını bölge planı olarak teklif ettiği de biliniyor. Öte yandan Bağdat, Şam ve Sana; Irak, Suriye ve Yemen’in bölünmemesi için kendilerine doğrudan ve dolaylı destek veren İran ve Rusya gibi müttefiklere sahipken, bölünme riski ile karşı karşıya kaldığında Katar ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye destek vereceğinin herhangi bir garantisi bulunmuyor. İkinci ihtimale göre Erdoğan oyunu bozacağız derken ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde PYD ile yaptığı işbirliğini kastediyor. Üçüncü ihtimalse Erdoğan’ın ‘oyunu bozacağız’ ifadesi somut bir hedef öngörmeyen; ancak beş yıllık genel alışkanlıkla kendi seçmeninin duygularına hitap eden bir söylemden ibaret. İkinci ihtimal Suriye’nin yanı sıra Irak ve Libya isimlerinin de zikredilmesinden, üçüncü htimal ise konuşmanın müttefik bilinen ülkelere yönelik eleştirilere yer verilen genel bağlamından dolayı zayıf gözüküyor.

ABD için yeni oyun Suriye’nin bölünmesi

Peki Türkiye, diğer ikisine göre daha güçlü olan birinci ihtimali gerçekleştirebilecek şartlara, imkânlara ve kapasiteye sahip mi? Suriye’de rejim devirme savaşından 2014’ten bu yana açıkça çekilmiş olan ABD açısından Türkiye’nin Suriye savaşından çekilmesini sorun olarak görmediği söylenebilir. Ancak ABD her halükarda siyasi çözümü kabul ederek yenik bir şekilde Suriye’yi terk etmek istemiyor. B planı’ diye nitelediği Suriye’yi bölmeyi bir çözüm modeli olarak elinde tutmayı planlıyor. IŞİD’le mücadele adı altında da bölünmenin fiziksel zeminlerini yaratıyor. Dolayısıyla, bu konuda kendisi kuzeyde PYD ile işbirliği yaparken, bölünmenin diğer yerlerdeki zemininin oluşturulması için cihatçı grupları destekleyen Türkiye ve Suudiler’in savaşta kalmasını önemsiyor. Çünkü ABD’nin Suriye’yi bölme gerekçesi olarak kullandığı IŞİD konusunda herkes müttefikken, IŞİD’in yokluğunda Suriye’nin toprak bütünlüğünü yeniden kazanması ya da bölünmesi, diğer grupların varlığına göre netlik kazanabilecek bir durum. Öte yandan yem yerel hem de başta Türkiye olmak üzere bölgesel şartlardan dolayı sadece Kürtler de Suriye’nin bölünmesi için yeterli bir araç olarak görülmüyor.  

Suriye’nin bölünebilmesi için...

Türkiye sınırındaki İdlib ve Halep’ten, Ürdün ve İsrail sınırındaki Dera ve Kuneytra’ya hatta Şam’a kadar bölünmenin fiziksel şartlarını gerçekleştirmek için Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın desteklediği silahlı gruplara ihtiyaç var. ABD cihatçı ya da terör örgütü diye nitelediği için doğrudan destek vermese de Türkiye ve Suudiler eliyle bu grupların destek verilerek kurtarılmış bölge oluşturulmasını, Suriye’nin bölünmesini bir çözüm planı olarak sunabilmek için hayati görüyor. Suudiler ise hala Şam’da rejim devirme hevesine sahip olduğunu gizlemiyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (yazıyı uzatmamak için Irak ve Libya konusuna girmiyorum) Suriye savaşından çekilerek oyunu bozabilmesi ABD ve Suudiler’le olan mevcut angajmanlar sebebiyle oldukça zor gözüküyor.

Oyunu bozmak için rasyonel yöntem


Eğer Erdoğan, gerçekleştiremeyeceği bir söz vermiyorsa ve gerçekten savaştan çekilerek bu oyunu bozmayı düşünüyorsa, bunun için başvuracağı en rasyonel ve müttefiklerine açıklanabilir yöntem şu olabilir. Oyunu bozmak istediği ülkeler konusunda dile getirdiği gibi Türkiye, reelde İran ve Rusya ile birlikte hareket eder. Batılı ve Arap müttefiklerini de bu durumu, darbe girişimi sonrasında güvenlik kurumlarında oluşan ve ihtiyatlı olunması gereken özel şartlarla açıklar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Başbakan Yıldırım’ın Suriye konusunda değişim mesajı verdiği her açıklamasının ardından “Esad gitmelidir” diye vurgulaması bu yöntemle çelişmeyen hatta onu destekleyen söylemler olarak görülebilir. 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.