Yaşadığımız dönemin darbelerden bir farkı yok!

 1960 darbesi yapıldığında üniversite birinci sınıfında öğrenci idim. Bu şu demektir ki, şans mı kader mi bilemiyorum, Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk darbesinden itibaren her darbeye ya da darbe girişimine erişkin bir insan olarak tam bilinçle tanık oldum. Bu büyük bir deneyim olsa gerek. O kadar ki, 15 Temmuz kalkışının bir darbe olduğu savını aklım ve bilincim şiddetle reddediyor.

Geçmişte yaşadığımız her darbe yüreğimizi kararttı, ülkeyi bir adım geriye götürdü, tabiatıyla demokratikleşme hamlelerine ket vurdu. Her darbe olduğu gibi, ancak özellikle de 1980 darbesi insanlık suçu ve toplumsal tahribat açılarından vicdanlarımızda unutulamaz yaralar açtı. Sol cephe hem fiziksel hem de fikirsel olarak çok büyük yıkıma uğratıldı. Sol akım üzerindeki etkisi açısından 1960 darbesi ile 1980 darbesi arasında çok büyük fark vardır. 1960 darbesi, izleyen 1961 Anayasası’nın sağladığı olanaklarla sol akımın gelişmesi üzerinde olumlu etki dahi yaptı denebilir. 1960 darbesinin diğer bir katkısı da, 1961 Anayasasıyla bugünün siyasilerinin denetime almaya çalıştıkları Anayasa Mahkemesi, planlama vb. gibi devlet yönetimini çağdaşlaştıran çok önemli hamlelere de imza atılmış olmasıdır. Darbelerin faziletini saymak abesle iştigaldir, ancak şanssızlığımız şuradadır ki, bazı olumlu gelişmeler de maalesef darbelerle gelmiştir.

15 TEMMUZ’UN ASKERİ TABANDA GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİNİ DÜŞÜNMEK…

1923 İktisat Kongresi’nde alınmış olan Âşar vergisinin kararının 1925 yılında uygulanarak tarım kesimi, dolaylı vergiler dışında, ağaların ve aşiretlerin baskısı ile hemen tümü ile vergi dışında kalmışken, aksak topal da olsa tekrar gelir vergisi kapsamına alınması da yine maalesef askeri idareye nasip olmuştur. Eğitim alanında da benzer bir süreç olan sekiz yıllık eğitim meselesi de maalesef doğrudan siyasi irade ile değil de, ancak siyasilere kabul ettirilerek yaşama geçirilmiş, fakat günümüzde yaşandığı gibi ömrü kısa olmuştur. Sanırım gelecekte bugünün Türkiye’sini inceleyecek olanlar darbelerle siyasi iktidarların ülkeye neler kattığını ve neleri götürdüğünü bir tabloya döktüklerinde, aralarında nicel farklılıklar olsa da fazla nitel farklılık göremeyeceklerdir, hele de günümüzün siyasi kadrosunu tabloya dâhil ettiklerinde! 1950’de çok partili döneme geçildikten sonraki her dönemin siyasi iktidarları ülkeye yapmış oldukları katkıları kadar, askeri idarelere yol açmış olma günahları ile de anılacaklardır. Darbeler bir zemin üzerinde yükselen kalkış ise, bu zeminin sadece askeri taban olduğunu düşünmek akla zarardır. Hele de 15 Temmuz kalkışının askeri taban üzerinde gerçekleştirildiğini düşünmek kesinlikle olanaklı dahi değildir. Darbeler konusunda deneyimli bir ordunun böylesi bir hataya düşmesi söz konusu olamaz.  

NİCELİKSEL BAZI FARKLARA RAĞMEN NİTELİKSEL BİR FARK YOK

Geçmiş dönem askeri darbeleri ile günümüzün sivil görünümlü yönetim biçimi arasında niceliksel bazı farklara rağmen niteliksel bir fark söz konusu değildir. Geçmiş dönem darbelerinde, o dönemlerin uygulama biçimi olan sıkıyönetimlerin kalkacağı ifade edildiği gibi, idareyi ele geçirenlerin de makamlarından çekilecekleri açıkça dillendiriliyor ve gerçekleştiriliyordu. Çünkü geçmiş dönemler sıkıyönetim idarecileri olağan siyasetçiler olmayıp, siyaseti zorla ele geçiren siyaset dışı arızî gruplardı. Bu durum, toplumu zorlamasına koşut olarak, aynı anda iki önemli ögeyi de barındırıyordu. Bunlardan birincisi, yönetime hâkim olanların politik açıdan Batı’ya bağlı olduğunu ifade ederek, en kısa zamanda yönetimden çekileceğini ve seçimle gelecek kadroya siyaseti devredeceğini açıkça belirtiyor olmaları idi. İkincisi ise, darbe ile yönetimi ele geçirenlerin toplumu bölmeyip, tümü ile karşısına alması ve adeta dışsal bir öge gibi iktidarı ele geçirmesidir.

Geçmiş darbelerin bugünkü sivil darbeden farklı olarak Batıya bağlılığı ve seçim vaadi, tüm dehşet ve vahşetlere rağmen, ülkenin bir gün sükûna kavuşacağı umudunu saklı tutuyordu. Bu vaat, Batıdan umut bekleme adına değil, fakat siyasetin rotasının belirlenmesi açısından toplum için çok önemli bir güvence idi. Günümüzde Batıdan beklenen tepkilerde, kendi göbeğimizi demokratik yollardan kesememe burukluğunu yaşadığımız gibi, Batının kapitalist mantığı ile yapacağı yaklaşımın bizlere ne denli merhem olacağı da fevkalade meçhuldür.

DARBEYE KARŞI BİRLEŞTİRİCİ UNSUR ROLÜNÜ GÖRÜYORDU

Bugün, ileriye yönelik içimizi karartan mesele, siyasi dokunun toplum yönetimini geçici olarak ele geçirmiş dışsal bir doku olmayıp, halkın bir kesimine dayanarak, diğer kesimi üzerinde baskı uygulayıp, toplumsal proje uygulamasına girişmiş olmasıdır. Üstelik böyle bir dönüştürme projesi için “yüzde elli artı bir” koşulu tatmin edici görülebilmektedir. Toplumun bir kesiminin diğer üzerinde baskı oluşturması anlamına gelen böylesi toplumsal proje laiklik ve eşit vatandaşlık ilkeleri de bir yana bırakılarak, örtülü şekilde “dincilik” ve “parti vatandaşlığı” uygulaması temelinde götürülmeye çalışılmaktadır. Var olan siyasi erkin sivil darbe yapma özelliği, iktidar erkinin terk edilmeyeceği ve belirli süre, bu sürenin meçhul dönemini OHAL altında olarak, sürdürüleceği anlayışını gündeme getirmektedir. Oysa tüm habasetine rağmen, geçmiş darbeler vatandaşları kendi aralarında bölmeyip, tam tersi, darbeye karşı birleştirici unsur rolünü görüyordu. İki partinin birleşmesine, tüm devlet olanaklarının kullanılmasına, bütçenin önemli miktarda açık vermesine yol açan harcamalara ve usulsüzlüklere rağmen son referandumda kıl payı ile çıtanın geçilmesine karşın, 1982 Anayasası’nın fevkalade yüksek oy oranı ile kabulü de bunun en bariz ispatıdır. Anayasa oylamasında yeterli çoğunluğun sağlanamaması siyasi iktidara koltuğu dar ederken, anayasa oylamasında yüksek oy sağlanması askeri iktidarın yönetimi terk etmesi arzu ve talebini yansıtır. 

ACI GERÇEĞİ PERDELEME İŞLEMİ

Günümüz siyasi kadrosunun geçmiş dönemlerden farkı, kadronun siyaset içi olması ve “meçhul bir nedenden dolayı”(!) her ne pahasına olursa olsun siyasetten gitmemede ısrarlı ve kararlı olmasıdır. AKP’nin üniversiteler üzerindeki hırsı ve manevrası ülkeyi geri götürürken, halka ekonomik olanak sağlamak yerine “komşun açsa, uyuyamazsın” aldatmacasını ileri sürerek işi götürmeye çalışması acı gerçeği perdeleme işlemidir. Siyasi erk devleti temsil ediyorsa, aç olan komşuya çorba değil, iş sağlamak durumundadır. Aç olan komşuya ancak komşusu çorba verir, devlet değil! Aç olana devletin görevi ülke içinde huzur sağlamak ve yatırımların önünün açılmasıdır. Oysa kafaları iptidai teknoloji ve ilkel ekonomi olarak inşaat döneminde kalmış olan bir siyasi dokunun, bir yandan ailelere üç ya da beş çocuk salık verirken, diğer yandan da ömrü yeterse, makine çağını, sonra da elektrik ve elektronik çağını, ertesinde de ancak günümüzün teknolojisini yakalayabilmesi, o da belki(!), olanaklı olabilir. Tabii, o zaman, Batı nereye varacaksa!

İzzettin Önder

Odatv.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.