VATAN YAHUT SÜLEYMAN ŞAH! - Av. Nuri Polat
Devlet-i Al-i Osmaniye’nin Kuruluş ve Yükselme Dönemi ile kısmen Duraklama döneminin dev kametleri Osman Gazi, Orhan Gazi, Murad Hüdevendigar-ı Şehid, Yıldırım Bayezid, II. Murad, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, IV. Murad ile ilgili kitapları gururla adeta hıfzedercesine okurdum. Buna mukabil gerileme ve çöküş döneminin sultanlarına ve o dönemlere ait tarihi eserlere ise ilgisiz ve soğuktum. Savaşlarda sık sık yenilmemizden ve toprak kaybına uğramaktan o devrin sultanlarını sorumlu tutar, onlardan bir türlü haz etmezdim. Sonradan o dönem sultanlarının kahir ekseriyetinin dahi, o koca devleti, etrafını saran sırtlan sürüsüne karşı ayakta tutabilmek ve çağa ayak uydurabilmek, kendini yenileyebilmek için takdire şayan azim ve gayret gösterdiğini öğrendikçe ruhaniyetlerinden utandım.

Sık sık dünya haritasına bakar, mahzun ve mükedder gözlerle, kaybettiğimiz toprakların büyüklüğünü ve şimdilerde bizi sıkıştırdıkları Anadolu ve birazcık da Rumeliden ibaret, üzerinde Türkiye yazan toprakları temaşa ederdim. “Söğüt ruhuma dar geliyor, genişlet” diye Rabbine tazarru ve niyazda bulunan Osman Gazi gibi, Türkiye de bana küçük geliyordu…

Büyüyüp birazcık jeopolitik, reelpolitik, uluslarası sistemler, dünya dengesi, küresel güçlerin etkileri, içimizdeki İrlandalıların devletin kılcallarına varana kadar edindikleri mevkiler ve etki alanları, niyetlerinden emin olunamayan en hafif tabirle gaflet ve dalalet içindeki yöneticilerimizin sürekli artması ve benzeri keyfiyete vakıf olmaya başladıkça, küçükken gözüme küçük gelen ülkemin aslında ne kadar kilit, ne kadar önemli bir çoğrafyada olduğunu, burayı muhafaza edebilmenin bile ne denli zor olduğunu, bu topraklara hakim olmanın bir bedeli olduğunu, bu bedeli ecdadın bin yıldır bihakkın canıyla, kanıyla ödediğini, bizim de bedel ödemeye devam ettiğimizi idrak ettim.

1299 da Söğüt kışlağı, Domaniç yaylağındaki tohumun ekicisi Osman Gazi’nin “Maksadımız kuru cihangirlik ve saltanat davası değil, Nizam-ı alem ve İla-yı Kelimetullahtır” dediği kutlu yürüyüşümüz, 1402-1413 arası fetret devrinde yine Ulu bir Türk Hakanı Timur tarafından kader planında bir hikmet olarak akamete uğramışsa da 1699 Karlofça Anlaşmasına kadar 400 yıl sürekli toprağımızı büyütmüşüz. Ancak İbn-i Haldun’un “Devletler de insanlar gibi doğar, büyür, yaşar, yaşlanır ve ölürler” dediği gibi yaşlanmaya başlayan Devlet-i Aliye, 1699 Karlofça Antlaşması ile ilk defa toprak kaybeder. Avrupa Devletleri, “yenilmez armada” Osmanlı'nın da yenilebilir olduğunu, efsanenin yerle yeksan olduğunu görürler. Psikolojide “Öğrenilmişlik çaresizlik” denilen travmadan kurtulurlar. Ezilkiklerini üzerlerinden atarak cesaretlenirler. Karlofça Antlaşması 400 yıl sürekli büyüyen bir devletin hazmedebileceği bir durum değildi ancak “ortalık yatışınca, bize karşı birleşen Ehl-i salip orduları dağılınca ve biz de biraz toparlanıp hazırlık yapınca ne olsa geri alırız” düşüncesiyle hadisatı def kabilinden mi kabul edildi bilemiyorum. Bildiğim ve tarihi tecrübeyle sabit olan bir kaide var ki, Devlet elbisesi bir kez yırtıldın mı o elbise bir daha zor dikiş tutuyor. Ne kadar yama yapsan da başka bir yerden yırtılıyor. Bir kez toprak kaybetmeye başladın mı eldekileri muhafaza etmek eskisinden de zor oluyor. Osmanlı da bu umumi kaideden muaf değildi. Karlofçayla yırtılan Devlet elbisesi bir daha dikiş tutmadı. Karlofçadan sonraki küçük çaplı toprak kayıplarını sıralayarak yazının hacmini çoğaltmadan önemli toprak kayıpları sıralayacak olursak, 1878 Ayestefanos ile Kıbrıs’ın ve önemli ölçüde Mısır’ın, 1881 de Tunus’un, 1897 Teselya Savaşıyla Yunanistan’ın, 1908 de Bosna-Hersek’in, 1911 Trablusgarb Savaşıyla Cezayir ve

Libya’nın, 1912-1913 Balkan Harpleri ile Balkanların, aynı yıl 12 adaların, 1918 1. Cihan Harbi ile Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Filistin, İsrail, Ürdün gibi devasa toprakları kaybetmişiz. Neticede Mondros Mütarekesinin yapıldığı gün bakiye olarak bugünkü topraklarımıza ilaveten Osmanlıda Musul vilayeti olarak bilinen Musul, Kerkük, Telafer, Erbil ve Süleymaniye ile Batı Trakya Gümülcine civarları kalmış ( ancak buraları Musul vilayeti ile Batı Trakya Lozan’da diplomasi oyunları ile kaybedildi), Mondros Mütarekesi ile ordumuz dağıtılmış, silahlarımız teslim edilmiş ve itilaf devletleri güvenlikleri açısından uygun gördükleri, istedikleri yerleri işgal etmiş, Yunan Orduları Ege Bölgesini işgal etmiş, aziz vatan işgal kuvvetlerince pay-u mal edilmiştir.

Yunan Ordusunun Bursaya girdiğini, Yunan Kumandanın Bursa Fatihi Orhan Gazi’nin sandukasını 600 yıllık intikam hırsıyla tekmelediğini, Bursa’nın düştüğünü haber alan Mehmet Akif “Bülbül” şiirinde “Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın; Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın…” mısraları ile mevcut halden duyduğu ızdırap ile ağlamanın bülbülün değil kendinin hakkı olduğunu anlatan enfes şiirini yazmıştır.

Fakat zaman ağlama zamanı değil İslamın son kalesini müdafaa azim ve kararlılığını ortaya koyma, gayret ve fedakarlık zamanıydı. Bu nedenle, Anadolu ve Rumeli de Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuş ve akabinde Milletimiz şanlı bir direniş ile milli mücadeleyi başlatmıştır. Mütareke döneminde milli mücadeleye karşı olanlar da çıkmış ve bugün kullanılan “mütareke basını” deyimi o günlerden kalmıştır. Mütareke basını Ali Kemal, Sait Molla, Mehmet Asım, Refi Cevat Ulunay gibi gazeteci ve yazarların milli mücadeleye karşı olan tavırlarını ortaya koydukları basına, daha sonradan verilmiş isimdir. Bu yazarlar Damat Ferit Paşa'nın İngiltere ile dostane işbirliğini savunan politikalarını destekmiş, Türk Milleti kavramına antipati duymuş onun yerine Osmanlı halkları fikrinin devam ettirilebileceğini savunmuşlardır. Türk milletini sadece tarım ve hayvancılıkla uğraşan, tahsili ve bir zenaati olmayan köylüler olarak tanımlayarak, bu insanların İtilaf Devletleri gibi büyük bir güç karşısında muvaffakiyet gösteremeyeceğini, bu yüzden büyük devletlerle Mondros Mütarekesi çerçevesinde sürdürülen dostane ilişkilerin doğruluğunu savunmuşlardır.

Mondros’un yapıldığı gün elde kalan vatan topraklarından Batı Trakya, Gümülcine civarları ile Osmanlının Musul vilayeti olan bugünkü Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye, Telafer harici topraklarımız 1922 de Büyük Taarruz ile namahremden temizlenmiş ve Lozan ile Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tüzel kişiliği dünya devletleri tarafından kabul edilmiştir. Yine Lozan da sınırlarımız dışında, Suriye sınırları içerisindeki Caber Kalesinde bulunan ve Osmanlının kurucusu Süleyman Şahın türbesinin olduğu alan Türkiye toprağı olarak kabul edilmiş, bayrağımız dikilmiş ve askerimiz yerleştirilmiştir.

1699 dan beri toprak kaybeden millet, 1922 de makus talihini yenerek toprak kazanmaya başlamıştır. 1939 da Hatay’ımızın anavatana ilhakini, 1974 Kıbrıs Harekatı ile adanın 1/3 ünün bir haftada Rumdan kurtarılması izlemiştir.

Ta ki 21 Şubat 2015’ e kadar…

Süleyman Şah türbesi ve karakolumuzun olduğu topraklarımızda yaklaşık 3 ayı aşkın bir zamandır stratejik derinlikte mahir (!) başbakanınızın deyimiyle “öfke ile bir araya gelmiş insan topluluğu” tarafından kuşatılmış, burada bulunan askerimizin iaşesi IŞİD namıyla maruf Moğol canisine rahmet okutacak kadar zulümde haddi aşmış bir terör örgütüne üç ay boyunca para verilerek sağlanmış ve türbe ve mezar karşıtı olup Kabeyi dahi yıkma tehditleri eden bu örgütün Süleyman Şah türbesini yıkma tehditlerine, terör örgütleri karşısında diz çökme ameliyesini itiyad haline getiren muktedirlerimiz boyun eğerek, ihanet noktasındaki bir karar ile bizim türbemiz bizzat bizim ordumuzca yıkılarak askerimiz tahliye edilerek toprağımız terkedilmiştir. Tahliye sırasında türbede bulunan Süleyman Şahın mübarek naaşı ile birlikte 3 sanduka alınmış ve sınırlarımız dışında ve terör örgütü pkk nın Suriye kolu pyd kontrolündeki Eşme Köyüne getirilerek bebek katili apo posterlerinin ve pkk terör örgütünün

paçavralarının necis gölgesi altına konulmuştur. Şah Fırat adını verdikleri zillet operasyonuyla ilgili Genelkurmay Başkanlığı tarafından “… askerimizin güvenli bir şekilde tahliye edildiği, 3 sandukanın alındığı, yerleştirilen patlayıcılar ile türbenin yıkıldığı ve geride kutsal bir emanet bırakılmadığı…” şeklinde yazılı bir açıkla yapılmıştır. Tek kurşun sıkmadan geride bırakıp kaçtığı vatan toprağını kutsal emanet görmeyen ordunun “vatan sana canım feda” nidalarıyla askere tempo tutturmasının inandırıcılığı yoktur. Bugün “öfkeyle bir araya gelen insan topluluğu” olarak ifade ettiği IŞİD in tehditleri karşısında vatan toprağını bırakıp ricat kararı veren iktidarın, yarın -Allah muhafaza- Hatay, Urfa, Cizre gibi herhangi bir vatan toprağına yönelik tehdit karşısında teslim-i silah etmeyeceğinin garantisi yoktur. Zira, yaptıkları yapacaklarının teminatıdır. Terör örgütü IŞİD tehditi karşısında diz çöküp türbe taşıyarak tarihe geçenler, bu defa terör örgütü pyd kontrolündeki Eşme köyüne taşımışlardır. Bu zihniyet, Ankara’nın bizde kalacağına inanıyorlarsa Süleyman Şah’ı Ankara’ya getirsinler ki ebedi istirahatgahı yarın pyd veya pkk tehditi ile değiştirmek zorunda kalmasınlar…

3 ayda Şam Emeviyye Camiinde Cuma namazı kılacağız derken “türbede cenaze namazı kılmak” rezilliğine sebep olan iktidarın icraatı, gaflet ve dalalet haddini çoktan aşmıştır. Ve gelinen nokta hamaset ile ülkenin yönetilemeyeceğini, algı ile bir yere kadar gidilebileceğini ve bir yerden sonra artık olguların sarih bir şekilde ortaya çıkacağını göstermiştir.

Endülüs’e çıktığında tarihin sayısal olarak en orantısız kuvvetlerinin savaşında sayıca az ordunun kumandanı olan ve “önünüzde deniz gibi düşman, arkanızda düşman gibi deniz. Ya savaşıp muzaffre olacaksınız ya da şehit olup cennete gideceksiniz” diyerek gemileri yaktıran Tarık ibn Ziyad Hazretleri’nin duruşu ile bunların ne alakası var ki bunlar İslamcılık edebiyatı yapmaktadır.

Gerek bu vatan toprağını terk kararı veren cumhurbaşkanınız, başbakanınız ve savunma bakanınız dahil Rical-ı Devlet ve gerek bu kararın icrasına alet olan genelkurmay başkanlığı ile kuvvet komutanları ve kanunsuz bu emri uygulayan askeri kademelerde bulunan silahlı kuvvetler personeli, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 302. Maddesinde vaz olunan “ Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını bir Devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında toplanan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını zayıflatmak fiili işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir” hüküm sarahati mucibince yargılanmalıdır. Bu hususta soruşturma başlatabilecek vatansever ve yürekli savcıların olduğuna inanıyor ve onları göreve çağırıyoruz.

Evet 1699 Karlofça’dan, 1922 Büyük Taarruza kadar 223 yıl toprak kaybeden, ricat eden bu millete, 93 yıl sonra yeniden zillet yaşatılırken, bu hezimeti, bu zilleti, bu rezilliği alkış, alayiş ile karşılayan, güzellemeler dizme yarışına giren 1918 lerin mütareke basını ruhu hortladı. Hatta mütareke basını dahi bu “Abdültayyip” ler kadar alçalmadı dersek abartmış olmayız. Öyle ki Halil Bilecen’in deyimiyle “ Bu medya 97 yıl önce olsaydı, ülkenin yarısı 1. Dünya savaşını bizim kazandığımızı zannederdi…”

Söylenecek söz çok ama Allah hepimize mümin feraseti versin deyip burada keselim. Vesselam…
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.