Ülkücülüğü Yeniden İnşa Etmek-İkbal Vurucu

1970’li yıllara oranla bugün Ülkücülerde bir kimlik krizi veya mensubiyet sorunu yaşanmaktadır. Bu önermeye bağlı olarak Ülkücü olmanın anlamını kaybetmeye başladığı ve buna bağlı olarak da itibarını hızla düşürdüğünü bir takım olgulardan hareketle gözlemleyebiliyoruz. Bu durum Ülkücülüğün içinde bulunduğu ideolojik krizin veya tükenmişliğin bir yansımasıdır. Ülkücülüğün yeniden bir çekim merkezi haline gelmesi Ülkücü düşüncenin toplumun önemli sorunları karşısında ikna edici çözümleme kabiliyetine sahip olması ile mümkündür. Fakat çok daha önemlisi, topluma bir “gelecek” sunabilme gücüne bağlıdır.

“Ülkücülüğün yeniden çekim merkezi olması” öncelikle Ülkücülüğün özgün bir kimlik sahibi olması ile mümkündür. Bu “özgünlük” içi boş bir ifade değildir. Özgünlükle kastettiğimiz Ülkücülüğün yeni bir dünya görüşü olarak kendini yeniden üretmesi ve mensupları arasında güçlü bir “cemaat karakterinin” yaratılmasıdır. Ülkücülük tarihe, topluma, kültüre, olay ve olgulara karşı özgün bir bakış açısı yaratmaktır. Yani yeni bir “anlam dünyası” kurmaktır. Bu yeni anlam sistemi kendimiz dışındaki dünyaya bir alternatif sunmak demektir. Bunun önemli bir başka etkisi de Ülkücülerin uğruna mücadele edecekleri somut bir “amacın” temayüz etmesidir. Böylece Ülkücüler bu anlam sistemini geliştirmek, yaymak ve hâkim kılmak için gayret edeceklerdir yani “hareket” için bir zemin oluşturulabilecektir.

Ben-merkezli bireyin içe kapanık, hareketsiz, iddiasız, tüketici, edilgen yapısına karşın idealist birey dışa açık, hareketli, iddiası olan, üretici, dinamik bir kişiliğe sahiptir ki bu karakter aynı zamanda “üretici” olmayı da zorunlu kılar. Yani ülküsü olan üretkendir.

Ülkücülüğün kök kimlik formunda yani yeniden siyasal bir kimlik olarak kendini üretmesi için öncelikle Ülkücülük üzerine ciddi bir eleştiri geleneğinin oluşturulması zorunludur. Ülkücü camianın eleştiriye kapalı olması gelişimi açısından olumsuz bir durumdur. Hiçbir siyasal ve düşünsel hareket eleştiriyi ve özeleştiriyi yapıcı bir eylem formu olarak kabul etmediği müddetçe ilerleme sağlayamaz. Ülkücülerin bırakın “Ülkücülük” üzerine bir eleştiriyi bir “kişi”yi eleştirmeleri bir anda “paranoyaklık” derecesinde bir tepkiye sebep olmaktadır. Bu da “kişinin” “düşünceye” öncelenmesi gibi davanın gelişimine engel teşkil eden metodolojik bir soruna kaynaklık eder. Özeleştiriden yoksunluk önümüzde duran temel sorundur.

Durmuş Hocaoğlu’nun eleştirinin önemini anlattığı şu görüşleri bizim için de yol göstericidir. Hocaoğlu’nun düşüncesine göre “Bizim, öncelikle ve behemehâl buna ihtiyacımız var: Öz-eleştiri! Ciddî, seviyeli, hâlis niyetli; ama sert öz-eleştiriler! Bu, bir metodoloji problemidir ve dahi bilmek mecbûriyetindeyiz ki ‘hakîkate ulaşmak için metod gerektir.’ Eleştirinin gerekçesini böylece ortaya koyduktan sonra “Niçin ‘öz-eleştiri’?” diye sorar. Cevabını da şöyle verir: “Şundan: ‘Eleştiri’, ya da ‘tenkid’, yahut ‘kritik’, piyasa malı naylon entellektüellerin anladığı ve tatbik ettiğinin aksine, ‘saldırmak’, ‘karalamak’, ‘çamur atmak’ değildir; ‘tenkid’, Arapça’da ‘yoklamak, kontrol etmek’ anlamındaki ‘nekade’den (nun-qaf-dal), ‘kritik’ ise, Yunanca ‘hüküm verme’ anlamındaki ‘krenein’den gelmektedir (‘eleştiri’ kelimesinin köküne, dalına, budağına, bir işe yaramaz dilcilerimizin tembelliği yüzünden, İngilizce-Fransızca bir kelimeninkine ulaşılabilen kolaylıkla ulaşılamaz) ki, buna göre, “eleştiri”, yani “tenkid/kritik”in bir terim olarak şu anlama geldiğini söyleyebiliriz: ‘Bir şey hakkında bir değer atfetme, onu yoklama, kontrol etme, yanlışlıklardan temizleme ve hakkında hüküm verme’.”1

Ülkücü düşüncenin varoluşu için zorunlu olan “eleştiri” kendini yeniden üretmek ve varkılmak için bir yöntemdir ve bu asla bir “saldırı”, “karalama”, “çamur atma” anlamına gelmez. Elbette eleştiri “mevcud” üzerine gerçekleştirilir ve bu “mevcudun” da bir sahibi, kollayıcısı, çıkar sağlayıcısı, devam ettiricisi vardır. Bu kişi veya zümrenin bu eleştirilerden rahatsız olması kadar doğal bir durum da yoktur. Açıkçası kendini sorgulayan, hatalarını kabul edip önlem alan, eleştiriye açık, demokratik düşünce ve tavrı içselleştirmiş bir zümrede “rahatsızlık” diye bir tutumun olmaması gerekirdi. Ama bugün Ülkücülerin özeleştiri konusundaki tutumunun tamamen dışlama, itham, aşağılama, itibarsızlaştırma ve hain ilan etmeye kadar varan bir dizi olumsuzlamadan ibaret olduğu bir vakıadır.

Bir düşüncenin edilgenlikten kurtulması ve kendini geliştirmesi için zorunlu olan eleştiriye müsamahasızlığın sebepleri üzerinde de düşünmek bu aşamada önemlidir. Ülkücülüğün ana kaynağı olan Türk milliyetçiliğinin Osmanlı siyasal yapısındaki konumundan Türkiye’deki gelişim evresine kadar sosyolojik bir tekâmülün neticesi olmaktan ziyade tepkisel bir niteliğe sahip olması önemli bir rol oynar. Tepki bir takım gelişmelere bağlı olarak “çok tehlikeli” gelişmelere karşı bir savunma mekanizması olarak tekaddüm etmektedir. Toplumun ve kültürün gelişme dinamiklerine bağımlı bir “doğal gelişme seyrinden” ziyade işgal, dış ideolojik saldırı, terör gibi gelişmeler karşısında bir karşı-duruş belirlemesi Türk milliyetçiliğinin sürekli “koruma” merkezli kendini sistematize etmesine neden olmuştur. Sürekli tehlike karşısında geliştirilen “dayanışma”, “işbirliği”, “bütünleşme” gibi dinamikler muhalif olmayı ve eleştiri geleneğini ortaya çıkaramamıştır.

Bu eleştiri geleneğinden ve muhalif bir duruştan uzak duruş bu konjonktürel gelişmeler karşısında kısa vadede faydalı bir işlev görmüş olsa da uzun vadede Ülkücülüğün içe kapanmasına ve kendini yenileyememesine de kaynaklık etmiştir. 1980’lerden itibaren Ülkücülüğün (Türk milliyetçiliği değil) kendi üzerinde kafa yoran bir entelektüel zümreden2 yoksunluğu da Ülkücülüğün kendini yeniden üretmesine ve özgün bir kimlik kazanmamasının temel sebeplerindendir.

*Bu makale Türk Ocakları Denizli Şubesi’nin Gençlik Heyeti tarafından çıkarılan Yeni Ufuk Dergisi’nin Şubat 2014 tarihli 1. Sayısında yayınlanmıştır.

 


 

1- “Türk Milliyetçiliği’nin En Mühim İhtiyacı: Öz-Eleştiri“, Türk Yurdu Dergisi / Sayı: 139-140-141 (500-501-502), Mart-Nisan-Mayıs 1999 (http://www.durmushocaoglu.com)

2- Özcan Yeniçeri ve Ümit Özdağ ile her ikisi de Allah’ın rahmetine kavuşan Durmuş Hocaoğlu ve Nevzat Kösoğlu ile gibi Ülkücü kimliği ile düşünce üreten ve en önemlisi de kendini Ülkücü aydın olarak tanımlayan birkaç kişi istisnadır. Burada esas sorun Ülkücü düşüncenin sistematik bir fikir haline getirilememiş olmasıdır. Yani epistemik bir cemaat olunamamadır.

İKBAL VURUCU

http://www.turkyorum.com/ulkuculugu-yeniden-insa-etmek/

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.