Ülkücüler,Sermaye ve Sanat Üzerine Düşünceler

Mete Aksoy, bir süredir Facebook’daki hesabı üzerinden Ülkücülük üzerine önemli notlar yayınlamaktadır. Mete Beyi “Vaktiyle Bir Atsız Varmış” isimli Fırat Kargıoğlu’nun devasa eserindeki makalesinden tanıdım. Daha doğrusu yazma ve düşünme kabiliyetinin niteliğini fark ettik. Ülkücülük üzerine düşünen bir beyin. Ülkücülüğün sorunları üzerine kafa yorduğu Facebook’taki kısa ama etkili ve düşündürücü “notlarından” belli. Bizim de bu makalede Mete Aksoy’un söz konusu notları üzerinden tartışmaya küçük de olsa bir katkı sunabilmektir.

 

Aksoy’un notları önemli. Çünkü "Ne olacak bu Ülkücülerin hali?" sorusuna verilmiş sorgulayıcı yorumlar içeriyor. Elbette Aksoy’un her bir yorumu üzerinde ince ince  düşünmek lazım. Bu tartışmada İkbal Vurucu da şu önemli tespitte bulunmuş: “Ülkücüler nasıl varolurlar, güçlenirler, yeni bir dünya görüşü inşa ederler? Felsefe, edebiyat, sanat doğaldır ki bireyin (toplumun değil) ekonomik doyumu sonrası ortaya çıkabilecek sahalardır. Bireyin belirli bir ekonomik doyuma ulaşması ise üretim araçlarına sahip belirli ideoloji mensubu olmasına gerek yoktur. BugünMuhafazakar İslamcı sermaye sahipleri bu sermayeyi bilim, sanat, kültür, edebiyat gibi alanlara yönlendirerek belirli bir gelişme yaratmış değildir. Olan sadece İslamcı sermaye sahiplerinin bu ideolojik aidiyetleri doğrultusunda örgütlenmesinden ibarettir.”

 

Mete Bey de Vurucu’nun yorumuna şöyle karşılık vermektedir:

 

İkbal hocam, işin kültür tarafı sadece bir boyutu. Hatta ikinci önemli boyutu. Birinci önemli boyutu, İşin kültür boyutunun yanısıra, sermaye gücüyle kendi gruplarına iş sahaları açma, tv ve medyaya hakim olma ve en önemlisi güçlü bir ekonomi olarak sesini duyurabilmedir.
Çağımız ekonomik savaşların yapıldığı bir çağdır. Ekonomisi güçlü olan uzun vadede olsa bilgi de üretebilmektedir. Dolayısıyla, ekonomisi güçlü olduğu için muhafazakâr İslamcı bilgi ve kültür de doğacaktır.  İkbal hocam, " bugün Muhafazakar İslamcı sermaye sahipleri bu sermayeyi bilim, sanat, kültür, edebiyat gibi alanlara yönlendirerek belirli bir gelişme yaratmış değildir." diyorsun. Tabii ki katılıyorum ama Muhafazakar İslamcı sermaye birikimi süreci daha bitmedi ki... Hala kendi aralarında pay kavgasındalar (cemaat-hükümet). Bu sermaye birikimi bitince bu sanat kültür sahaları doğacaktır kendilerine ait. 
Sadece sermaye birikimi sağlamak, piyangodan çıkan parayla AVM almak gibidir. O AVM ve içindeki DR kitapçısı AVM sahibini kültürlü yapmaz. Tabii ki haklısın.
Bununla birlikte, o AVM (ler) sahiplerinin çocukları, AVM içindeki etkinliklerle büyüyecek, ve muhafazakâr İslamcı rafine bir birey olma yolunda gelişecektir. Bunların büyük izini bir sonraki muhafazakar kuşakta göreceğiz. Ayrıca, muhafazakar kültür sahasının 10 sene öncesiyle bir olduğunu hiç kimse iddia edemez. 10 sene önce kitaplarının sadece kendileri okuyordu, şimdi adamların kitabı kitapyurdu çok satanları açın, her zaman ilk sıralarda. Son 10 senede yapılan filmlere bakın. Bu yönde bir gelişmeyi görmemek mümkün değildir
.”[1]

 

Bir düşünce hareketinin başarısı şüphesiz toplumun bütün katmanlarında ve kurumlarında etkin bir değişim unsuru olan araçlara olan denetimiyle mümkündür. Marksist literatürde bu “devletin ve toplumun ideolojik üretim araçları” olarak geçer. Bu söz konusu üretim araçlarına ki bu araçlar sadece iktisadi üretim araçları değil kültürel ve toplumsal üretim araçları da dahildir.

 

Bugünün Türkiye’si üzerinden sorunlar tartışılacak olursa önemli sonuçlara ulaşabiliriz. Çünkü, bugün sermaye ve ideolojik mensubiyet arasındaki ilişkiler ağı alışageldik kanaatleri ters yüz edebilecek bir özellik göstermektedir. Mesela, iktisadi üretim araçlarına sahip olan sermaye sahibinin mensubu olduğu ideolojik bağlam zemininde bir kültürel ve toplumsal değerler üretimine ve siyaset formuna etkin olarak katılması beklenir. Oysa bu tespit Türkiye özelinde çoğu zaman geçersizleşebilmektedir.

 

Somut olarak sorunu örneklendirecek olursak, sermayeye İslamcı muhafazakar elitler sahip olmasına rağmen  bu “patronların” toplumun kültürüne olan etkisi beklenenin aksine İslamcı-muhafazakar değerler silsilesi üzerinden gerçekleşmemektedir. Aksine Batıcı sol değerlerin taşıyıcısı aktörlerin nicelik ve nitelik açısından kurdukları hegemonyaya bağlı olarak bu kültür biçimi kendini yeniden üretebilmektedir. Bu da Türkiye’ye özgü şartları ortaya koyar. Gezi olayları ile birlikte NTV Tarih dergisinin yayından kaldırılması bunun tipik örneklerindendir. Sermaye sahibi İslamcı siyasi iktidara eklemlenmiş bir iş adamı olabilir. Ama bu sermaye sahibinin mülkiyetindeki derginin solcular tarafından çıkarılıyor oluşu düşündürücüdür. Aynı şekilde hem bu NTV Tarihte hem de İslamcı Yeni Şafak gazetesinin yer aldığı grubun çıkardığı Derin Tarih dergisinin yazar kadrosunun büyük bölümünün de milliyetçi hatta Ülkücü yazarlardan oluşması gerçeği bizi yeniden düşünmeye sevk etmeli. Her ne kadar Derin Tarih dergisi ciddi bir tarih konularını gündeme getiren vasfından ziyade Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığını öne çıkaran bir yayın organı olsa da.

 

Bu örneklerden hareketle iktisadi üretim araçlarına sahip olmak siyasi, kültürel, toplumsal iktidara hakim olmak anlamı taşır mı?

 

Maalesef, İslamcılar zenginleştiler diye sanat ve kültür piyasası “muhafazakar sanat ve kültür” ürünü dergilerle, kitaplarla, ansiklopedilerle dolup taşmamaktadır. Üstelik İslamcıların zenginliği sadece AKP dönemine mahsus değil ta Özal ile başlayan bir süreçtir. Neredeyse 40 yıldır bir süreç söz konusudur ve bu azımsanmayacak sürede muhafazakar İslamcı sermayenin finansmanlığında ne sanatın, kültürün gelişimi hangi noktadan hangi aşamaya gelmiştir? Mete Bey’e göre, “Muhafazakar İslamcı sermaye birikimi süreci daha bitmedi ki... Hala kendi aralarında pay kavgasındalar (cemaat-hükümet). Bu sermaye birikimi bitince bu sanat kültür sahaları doğacaktır kendilerine ait.” Oysa sermaye birikimi bitmeyen bir süreçtir. Bir kültür ve kültür kurumları oluşturmak için sermeye birikiminin bitmesini bekliyorsak bu bekleme bitmeyecek demektir.

 

Mete Beyin belirttiği, “O AVM (ler) sahiplerinin çocukları, AVM içindeki etkinliklerle büyüyecek, ve muhafazakâr İslamcı rafine bir birey olma yolunda gelişecektir.” Yargısı da sadece iyi niyet bir beklentidir. Çünkü, düşünün ki, Sabri Ülker gibi Ülkücülere en zor zamanlarında destek olmuş bir sermaye sahibinin oğlu ne kadar babasının oğludur? Açtığı üniversitenin kimlerin denetiminde olduğuna bir bakın. Babalar ve oğullar her zaman aynı yolun yolcusu olmaz. Bu konuda talep-arz meselesini de akılda tutmak gerekir. Talep etmeyen bir camiaya zorla bir şeyler verilmez.

 

Ayrıca, muhafazakâr kültür sahasının 10 sene öncesiyle bir olduğunu hiç kimse iddia edemez. 10 sene önce kitaplarının sadece kendileri okuyordu, şimdi adamların kitabı kitapyurdu çok satanları açın, her zaman ilk sıralarda.” Acaba revaçta olan muhafazakar soslu İslamcıların yazdığı nitelikli romanlar, hikayeler, düşünce ürünleri midir? 10 sene öncesine göre, sözü edilen camianın dünya görüşünü yansıtan eserlerde ne nicelik ne de nitelik yönünden bir gelişme söz konusudur. Şayet bahsedilen dini içerikli eserlerin artışında ise bunun AKP iktidarı ile bir ilgisi ile değil dünya konjonktüründeki değişmeyle ilgilidir.

 

Ayrıca belirtmemiz gerekir ki, İslamcı aydınlar ve cemaat solcu, liberal aydınları kendi yayın organlarında barındırarak “adam olmaya” çalışmışlardır. Hikmet kendilerinde değil yani. Ahmet Günbay Yıldız ve Emine Şenlikoğlu bu cenahın çıkardığı en çok okunan romancılardır. Yıldız ve Şenlikoplu’ndan başka kimi çıkarabildiler? Bu kişiler AKP’den önce de en çok satanlar listesindeydi. Üstelik internetsiz dönemde. Ali Bulaç, Yasin Aktay gibi İslamcı entelektüeller bugün bu sözü edilen sermaye ile ortaya çıkmış değildir. AKP’den öncede vardır. Bir ayrıntı vereyim. Aktay’ın çıkardığı TEZKİRE dergisi AKP öncesi dönemde önemli İslamcı dergiler arasındaydı. Şimdi dergi kapandı. Çünkü artık bu cenahın İslamcılık iddiası bitti. Gelişmedi; bitti. (!) ayrıca Dücane Cündioğlu, Fatma Barbarosoğlu gibi entellektüellerin de bugün ortaya çıktıklarını iddia edemeyiz.

 

1989’li yılların başında “İslamcı Sinemanın bir kilometre taşı” olarak Yücel Çakmaklı’nın yönetmenliğini üstlendiği Minyeli Abdullah sinemalarda gösterime girmiş ve seyredilme rekorları kırmıştı. Yalnız Değilsiniz (1990), İskilipli Atıf Hoca (1993), Danimarkalı Gelin (1993), Bize Nasıl Kıydınız (1994), Ölümsüz Karanfiller (1995), Son Türbedar (TV Filmi 1996), gibi yapımlar da 90’lı yıllarda gösterime girdi. TGRT gibi milliyetçi-muhafazakar çizgideki kanallar da dini ve milli konulu sinema ve dizilerin çekilmesine imkan sağlamışlardır. Oysa Dabbe (2005), The İmam (2005), Takva (2006), Kader (2006), Beş Vakit (2006), Kurtlar Vadisi Irak (2006), Âdem’in Trenleri (2007), Semum (2007) ve daha pek çok film de 2000’li yıllarda çevrilmiştir. Unutmadan Yeşilçam sineması bir dönem Rabia gibi dini filmlerin de bolca çevrildiği dönemler görmüştür. Kısacası diyeceğim, filmler dönemin iktidarlarının ve ana akım sermayenin rengini taşımazlar. Sorun arz ve talep meselesidir. Çünkü aynı Yeşilçam evliya filmleri yanında porno filmlerinin de bir dönem yoğun olarak üretildiği bir yerdir.

 

Bir başka açıdan şöyle düşünebiliriz: Bir ülkücü, Sabancı’nın veya Koç’un sahibi olduğu herhangi bir iş alanında ekonomik doyumuna ulaşarak felsefe, sanat ile uğraşabilir. Bir dergi çıkarıldığında bu TÜSİAD veya MÜSİAD gibi kuruluşlara üye şirketlerden reklamlar alınabilir veya sponsor olunabilir. Ayrıca bir sermaye sahibi olmamamıza rağmen de Türk Milliyetçileri ve Ülkücüler düşünce, edebiyat, sanat dergileri çıkarmışlardır. Bu noktada dikkat edilecek olan husus kanaatimce serbest piyasa kuralları gereğince bu pastadan pay alabilecek bir ilişkiler ağı geliştirebilmektir.

 

Bir dostum anlattı. İlk kitabını çıkarmak için çok uğramış. Bilimsel bir çalışma. Bir tanıdığı aracılığıyla KAMUSEN’e sunmuş çalışmasını. Kurullarında görüşmüşler ama bir yanıt bile vermemişler. Oysa “İstediğim bütün miktar matbaa masrafı olan 1750tl. idi” diyor. Takdir edersiniz ki KAMUSEN için bu miktar “hiç” mesabesindedir.Şimdi tekrar düşünelim. Bu zihniyete hakim insanlar, Ülkücü insanlar koskoca bir holding kurmuş olsunlar. Size ne ölçüde faydaları olabilir ki?

 

Bu sebeple bugün iktidarda muhafazakar İslamcı bir hükümetin bulunuyor olması bu ülkede “İslamcı veya muhafazakar sanat” alanında büyük gelişmelerin ortaya çıktığını göstermemektedir.

 

Sanat ve kültür işi bir bilinç meselesidir. Sizin imkanlarınız yoksa da bu alanda büyük işler başarırsınız. Bakın Ziya Gökalp’e. Bugün bile zevkle okuduğumuz eserlerini oluşturan makalelerini büyük yokluklar içinde çıkardığı dergilerde yaratmıştır. Peyami Safa’nın hangi sıkıntılarla eserlerini, Türk Düşüncesi’ni çıkardığını bilenler bilir. Türk Edebiyatı dergisi aynı şekilde.

 

Mesela biz milliyetçiler bugün bir Türk Yurdu alıp okuyor muyuz? Türk Edebiyatı, Töre alıyor muyuz? 2023 Dergisini kim çıkarıyor biliyor muyuz? Turan Dergisi gibi Türkiye’deki entelektüel ortalamanın çok üstünde bir nitelikte dergiden kaçımız haberdardır? Ve bu dergilerin abone bedeli 2-3 sigara parasıdır. Eminim ki büyük çoğunluğumuz bu sorulara olumsuz yanıt verecek.

 

Soruyu tekrar soralım: Ülkücü sermaye oluşunca ülkücüler bilime, sanata, kültüre daha çok mu değer verecek? Asıl üzerinde düşünmemiz gerekenin bu soru olduğunu düşünüyorum. Ve bu da bize “Ülkü”nin ne olduğunun kitaplarda, zihinlerde netleşmesi ile mümkündür.

 




[1]https://www.facebook.com/mete.aksoy1?hc_location=stream

COŞKUN SALİHOĞLU[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.