Ülkemizi 15 Temmuz'a getiren zihniyetin teopolitik analizi

 Giriş Yerine: Darbe Düşüncesine Ülkücü Bakış

Darbe, en genel anlamıyla, siyasi iktidarın güç kullanılarak (veya güç kullanma tehdidiyle) yasal olmayan bir şekilde değiştirilmesidir. Bu genellikle bir ülkedeki en örgütlü ve kapsamlı silahlı güç olan ordu veya onun desteklediği bir grupça gerçekleştirilir. Darbeden sonraki düzen de aynı güççe korunur, sürdürülür ve/veya devredilir.

Darbeler; insan hak ve hürriyetlerinin –hangi elin tuttuğundan asla emin olunamayan- bir silahın namlusuna asıldığı uygulamalardır. Darbeler sadece toplumların sosyolojik yapılarına müdahale ederek onları bozmaz; toplum içindeki kişilerin psikolojik yapılarına etki ederek, onları da kişiliksizleştirmek, tektipleştirmek ister. Darbe düzenleri hem toplumsal kurumlar hem de kişiler üzerindeki baskı araçlarıyla sürdürülür.

Ülkücülerin darbeye bakışını değerlendirmeden önce, Ülkücülerin temsil ettiği milliyetçilik düşüncesi ile militarizm ve ‘orduyu kutsama’ arasında bir ilişki kurulmaya çalışılmasına dair birkaç söz söylemek gerek: Belli bir ideolojik tutumun bütün ısrarına rağmen; milliyetçilik ile militarizm arasında mantıksal ve tarihsel hiçbir zorunlu ilişki yoktur. Milliyetçilerin nazarında, esas olan siyasi düşüncedir. Amaçlanan, millet egemenliği eliyle bunun hayata geçirilmesidir. Ordu, ancak, millet egemenliğini temsil eden siyasi iktidarın emrinde olmakla saygıdeğer olur. “Kutsal Ocak” düşüncesi ise; siyasi otorite ile askeri otoritenin birbirinden ayrılmadığı ve Tanrı’dan kut aldığına inanılan aynı kişi tarafından temsil edildiği tarihi zamanların halkın muhayyilesine bıraktığı bir mirastır. Yüceltilen siyasi iktidardır; ne var ki, siyasi iktidarı temsil eden kişinin aynı zamanda başkomutan da olması, zamanla, bu yüceliğin orduya da teşmil edilmesine neden olmuştur. “Kutsal Ocak”, askerin, bağımsızlığın sadece teminatı değil, fikren temsilcisi de olduğu zamanın kavramıdır.

Şu tarihsel gerçek de asla unutulmamalı ve sürekli ibret almak üzere her an göz önünde bulundurulmalıdır: Türkiye sosyalist hareketi içerisinde, gerçekleşmesi istenen sosyalist devrimde orduya öncü rolü veren bir damar vardır. 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte, bu türden bir eğilimin İslamcı bir örgütlenme tarafından da benimsenebildiği görülmüştür. Böyle bir eğilim Ülkücü Hareket’te asla gözlenebilmiş değildir.

Şimdi, inandıkları fikir sistemini, bu türden tarihsel dayanaklar üzerine bina eden Ülkücülerin, darbe ile aralarındaki karşıtlık ilişkisi daha net ortaya koyulabilecektir.

Ülkücülerin 12 Eylül öncesi mücadelesi “komünizme, kapitalizme, faşizme ve her türlü emperyalizme” ve bunları savunan gruplara karşıydı. Ülkücü Hareket’in darbe karşıtlığı da kaynağını, 12 Eylül zulmünü yaşamış olmakta değil, burada bulur.  Ülkücüler, hangi nedenlerden dolayı vurguncu düzene (kapitalizme), devrimci sola ve milleti sınıflara ayıran totaliter rejimlere karşı ise, aynı nedenlerden dolayı darbelere de karşıdır.

Aynı nedenleri görmeyi deneyelim: İlkin; milliyetçilik, ‘Millî Egemenlik’ kavramını hareket noktası kabul eden bir düşüncedir. Cumhuriyetimizin dayandığı temel kuruluş ilkesi de millî egemenliktir. Bu ilke “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” düsturuyla sadece TBMM duvarına değil, milletin gönlüne ve dimağına da nakşedilmiştir. Kapitalizmde sermayenin hegemonyası, komünizmde ise proleterya diktatoryası bu egemenliği ortadan kaldırır. Her ne kadar bu ilkeye dayandığı gerekçesiyle eylemine meşruiyet gerekçesi yaratmak istese de, sonuçta; millet egemenliğini temsil eden siyasi iktidarı ortadan kaldırarak yerine bir dikta yönetimi kuran darbenin de yaptığı budur.

Milli egemenliğin, millet temsilcileri eliyle kullanılması ve bunların da milletçe denetlenmesi gereği, demokratik hukuk devleti aracılığıyla hayata geçmektedir. Bu durum, hâliyle, milli egemenlik ile demokrasi arasında bir bağ oluşturmuştur. Millî egemenliğe karşı birer tehdit olan sınıfçı ve baskıcı ideolojiler kadar darbe düzenleri de demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalışırken; Türk milliyetçileri millî egemenliğe olduğu kadar demokrasiye de sahiplenmişlerdir. 12 Eylül iddianamesinde, “Meclisi çalışamaz duruma getirmek”le suçlanan MHP, sırf Meclis çalışsın diye 1977 seçimleri sonrası, aylarca Meclis Başkanı seçilememesi üzerine, en büyük rakibi olan CHP’nin adayını desteklemiştir. MHP, milli egemenliğe ve demokrasiye yönelik en önemli tehdit gördüğü ‘darbe’nin siyasi ve hukukî meşruiyeti olamayacağı inancındadır. Nitekim MHP’nin kurucu genel başkanı ve Ülkücü Hareket’in lideri merhum Başbuğumuz, siyasetteki en erken dönemlerinden itibaren “en kötü demokrasi en iyi darbe idaresinden evladır” diyerek, bu inancı dile getirmiştir.

Milliyetçilik; refahın dağılımı, adalet ve haklar ile özgürlükler bakımından milletin en iyi durumda olmasını ister. Bunun vasatı olarak da, millet haklarının savunulabildiği, denetime açık, şeffaf siyasi düzenleri görür. Kapitalizm, sınıf çıkarını kurumsallaştırırken hukuku perde olarak kullanır; başta komünizm ve faşizm olmak üzere totaliter sistemler ve her tür darbe düzeni ise hak arama yollarını ve denetimi doğrudan tekeline alır.

Milliyetçilik, tarihliliktir. Her tür değişmenin tarihine uygun olmasını ister. Komünizm devrimci, kapitalizm ise tarihsizdir. Askerî darbe, neredeyse Türk tarihiyle örtüşmüş olan, ordunun siyasi otoriteye tâbi olduğu Türk devlet geleneğini tarumar eder. Askeri cuntalar, kendilerini, kimi zaman devletle kimi zaman da milletle özdeşleştirmek istemiştir. Bu mümkün de doğru da değildir. Bunun ne hukuki ne de tarihi bir olanağı vardır. Ordunun, sadece bir parçasını oluşturduğu devletle eşdeğerlik kazanması, mantık bakımından saçma olduğu kadar, hiçbir hukuk düzeninde de mümkün değildir. Ordu, siyasi iktidarın emrindedir. Bunun tek istisnası, siyasi iktidarın bizatihi devletin bağımsızlığına ve milletin egemenliğine yönelik bir tehdide dönüşmesi durumudur. Böylesi bir durumun takdiri de Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı anlamakla mümkündür. O şartlarda dahi, kongreler ve Meclis’in varlığında hayatiyet bularak, siyasi iktidarın tecelli etmiş olması daima göz önünde bulundurulmalıdır. Silahlı Kuvvetler, kendini rejimin/devletin/ülkenin gerçek ve tek sahibi ve koruyucusu görür ve subaylığı bir ‘meslek’ olarak değil, bir ‘misyon’ olarak algılarsa hata yapmış olur; bedelini de bütün millet öder. Ayrıca devlet geleneğimizin sınırlarında kalınmak şartıyla, böyle bir özdeşlik kurmanın imkânı da yoktur. Şu da var ki; Türk tarihinde, ordu, görevi kendisine tevdi eden siyasi iktidardan bağımsız bir güç olarak temayüz etmemiştir. Saygıyı, siyasi iktidara karşı bir seçenek olmakla değil, siyasi iktidarın emrinde olmakla kazanmıştır. Ordunun siyasi otoriteden bağımsız bir misyonunun olamayacağı Türk devlet geleneğinin açık bir hükmüdür. Bu hükmün ihlalinin sonuçlarından olan Balkan savaşları Türk tarihinin en önemi ve ibretlik cüzlerinden biridir. Bu ibretlik safhayı bizzat yaşamış olan Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında bile, mücadelenin lider kadrosu askerlerden oluşmasına rağmen, karar alma inisiyatifinin her zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olmasına özen göstermiştir. Öyle ki, 19 Aralık 1923’de çıkarılan bir kanunla, subaylıktan ayrılmayan TBMM üyelerinin Meclis çalışmalarına katılmaları dahi yasaklanmıştır. Atatürk’ün “Minber” isimli gazetedeki orduyla ilgili görüşü ise özellikle darbe gerekçesi olarak Atatürk’ü gösteren kimseler açısından ibret vericidir. O, bu yazıda “ordu, memleketin siyasetini idare edenlerin verecekleri karara göre faaliyete geçer” biçimindeki fikrini özellikle vurgulamıştır.

Bunların dışında; totaliterliği öngören her tür siyasal sistem ve darbe düzenleri, Ülkücülerin “millî doktrin” olarak benimsemiş oldukları 9 Işık’ın “Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik” ilkesinde ifade edilmek istenen değerlere karşıdır. Zorba düzenler, insanın hak ve hürriyetlerini askıya alırken, şahsiyetini de ezer, yok eder.

 

Dış Güçler ile İlişkisi Bakımından Darbe

Ya doğrudan emperyal emellerin bir aracı olarak tasarlanmış bulunması ya da tutunabilmek için uluslararası hegemonyanın desteğine muhtaç olması, darbe yöneticilerini dış güçler ile ilişkiye sokar. Bu asimetrik ilişkinin niteliği, darbecileri, egemen gücün emellerini gerçekleştirmesinin diğer araçlarıyla işbirliğine de icbar eder. Darbenin dış güçler nezdindeki meşruiyeti, onların emellerinin gerçekleşmesine sağlayacağı katkıya bağlı hale gelir. Bu durum, darbe yönetimlerinin millî çıkarlara hizmet eden politikalar geliştirmesinin, meşru siyasi iktidarlarla kıyaslandığında, çok daha güç olduğunu teyit eder. Bu belirlenim, devlet bağımsızlığı ve millet egemenliği ayakları üzerinde duran Milliyetçi Hareket’in darbe karşıtlığının nedenlerinden birinin de ifadesidir.

Askerin darbe yapmasından daha kötü olan tek şey, bu darbeyi yabancı bir gücün isteği doğrultusunda, onun izniyle ve onun kontrolünde yapmasıdır. Şurası açıktır ki; emperyalist güçler bir ülkeyle ilgili emellerine ulaşmayı sağlayacak planları, hiçbir siyasi parti ile olamayacak kadar iyi yürütür askeri cuntalarla. Çünkü cuntaların uygulamaları şeffaf olmadığı gibi, denetime de açık değildir; hukuk askıya alınmıştır. Hele de “emperyalist güç” dendiğinde, ilk ve haklı olarak, akla ABD gibi her tarafta eli ayağı olan bir ülkenin gelmesi, “milli güvenliği sağlamak” bahanesiyle darbe yapan cuntaların bizatihi “milli güvenlik sorunu” olabileceğini düşündürtür.

 

Dış Güçler ile İlişkisi Bakımından 15 Temmuz Darbe Girişimi

İster başından beri bir proje olduğu kabul edilsin isterse de belli bir aşamadan sonra simbiyotik bir ilişki kurmuş olduğuna inanılsın, Dış Güç-Darbeci ortaklığının örneklerinden biri de Fethullahçı Terör Örgütü’nün ABD ile kurduğu ilişkidir. Örgüt liderinin CIA şeflerinin tavassutuyla ABD’nin kucağına oturmuş olmasından daha önemli göstergeler olarak; dünyanın pek çok ülkesindeki okullarını CIA istasyonlarına dönüştürmüş, en hukuk ve ahlak dışı yollarla Türk ordusundaki anti-Amerikancı subayları tasfiye etmiş ve TSK’yı zaafa uğratmış, devletin en mahrem alanlarına girerek en kozmik sırlarını efendilerine taşımakta bir beis görmemiş, şeytanın başvurmaktan imtina edeceği yöntemlerle Türk siyasetini dizayn etmeye yeltenmiş, Rus uçağının düşürülmesi örneğinde olduğu gibi- Türkiye’nin dış politik çıkarlarını yok etmeye ve Ortadoğu’daki emperyal çıkarlara hizmet etmeye kalkışmış ve asker-polis binlerce vatan evladının kanının dökülmesini göze alarak, Türkiye’nin ayrılıkçı terör ile olan mücadelesini zaafa uğratmak istemiştir. ABD ve AB’nin 15 Temmuz darbe girişimi karşısındaki tavırları da, Dış Güç-Darbeci ilişkisinin diğer tarafı hakkında fikir vericidir.

12 Eylül darbesini yapanlar, eylemlerine meşruiyet gerekçesi yaratabilmek için iki yıl boyunca binlerce insanın ölmesine seyirci kalmışlar, hatta yönlendirici olarak olayların içinde bulunmuşlardır. Fethullahçı Terör Örgütü de -12 Eylül cuntasının “ihtilali olgunlaştırması”nı hatırlatan- ayrılıkçı terör örgütüyle işbirliği ve emperyal güçlerin emellerinin taşeronluğu gibi yollara başvurmuşlardır. Bunlar, Türkiye’deki legal siyasi oluşumlar içerisinde, milliliğe en uzak görünenin bile tevessül etmeyeceği yollardır. Darbecilerin bu türden bedelleri göze alabilmelerinin nedeni, bir hükumet darbesi amaçlamanın ötesinde ve daha uzun vadeli bir amaca hizmet etmelerinde aranmalıdır. Bu amaç, ABD’nin dünya egemenliği ve Ortadoğu’daki çıkarlarıyla ilgili olmalıdır.

ABD açısından kendi yanında olduğu ve söz dinlediği sürece bir ülkedeki siyasi rejimin hiçbir önemi yoktur. Hatta bütün bir kamuoyunu ikna gereğini ortadan kaldıran totaliter düzenler ehvendir. ABD’nin başka politikalarıyla karşılaştırıp çelişki aramak beyhudedir. Zira ABD pragmatizmin bedenlenmiş halidir ve pragmatizmde ‘ilke’ yerine ‘işe yararlık’ esastır; “o zaman işime öyle geliyordu, şimdi böyle; benim için doğru olan da budur” demek ayıp değildir. Bilakis, “işe yararlık” –felsefî anlamda- ‘doğruluk ölçütü’dür. Pragmatizm ABD’nin ruhudur.

Dış güçlerin darbenin objektif koşullarından ne kadarını yarattığı, ne kadarını ise var olanlar arasından seçerek kullandığı tartışılabilir. İlk adımda yapılması gereken, bünyemizde var olan ve kullanılmaya uygun unsurları ortadan kaldırmaya çalışmak olmalıdır. Bunların yerine darbeye direnç oluşturacak bir zihniyetin kodları yerleştirilmelidir. Bunun için de toplumsal ve siyasal bilinç yeniden üretilip örgütlenmelidir. Özgürlük, bağımsızlık, kişilik, devlet, millet, hukuk, siyaset, kültür ve din kavrayışları bu bilincin temel bileşenleri olmalıdır.

 

15 TEMMUZ’UN TEO-POLİTİĞİ

Fethullahçı örgütlenme sadece bir darbeye kalkışması ve bunun sonuçları bakımından değil, oluşum ve gelişim süreçlerindeki etkileri bakımından da devlet ve toplum hayatında onulmaz yaralar açmıştır. Söz konusu etki ve sonuçlar geniş bir yelpazedeki pek çok disiplin tarafından ve yetkili merciler eliyle araştırılıp soruşturulacaktır. Eldeki çalışmanın amacı, olup bitenlerin gerçek nedeni gördüğü zihniyetin tarihsel köklerini siyaset felsefesi zemininde irdelemektir. Bu amaçla; İslam (Sünni) siyaset teorisindeki egemen yaklaşımların ve sonraki İslamcı ideolojilerin katkılarının, Türk devlet felsefesinin temel yaklaşımları ile uyumsuzluğuna dikkat çekilecektir. Zira, ideolojik tercihlerin toplumsal-siyasal sorunlara dönüşmesinin kaynağında bu ‘uyumsuzluk’ vardır. “Tarihli” toplumlara sunulan “Tarihsiz” toplumsal-siyasal öneriler –toplum, ‘Tarih’ verisi olduğu için- çözümlerin değil, sorunların kaynağı olurlar.

Asıl konuya girmeden önce -konunun doğru belirlenip belirlenmediğini göstermesi bakımından- cevaplamamız gereken ilk soru FETÖ’nün dini temel, motivasyon ve hedeflere sahip bir örgütlenme olup olmadığıdır. Fethullahçılığın Nurculuk ana gövdesinden çıktığı, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir vaiz olan Fethullah Gülen’in ilk örgütlenme mekânlarının camii ve Kur’an kursları olduğu, dini içerikli metinlerin okunması ve sohbetlerin yapılmasıyla motivasyon sağlanmasının amaçlandığı, Türk modernleşmesinin ve Cumhuriyet tarihinin “din karşıtı” gördükleri aşamalarının bu gerekçeyle eleştirildiği, belli bir İslam yorumunun propagandasının esas alındığı ve yöneticileri “imam” olarak adlandırılan örgütlenmenin dini-siyasi hedeflerinin bulunduğu bir sır değildir. İş işten geçtikten sonra, FETÖ’nün neden olduğu yıkımla kendileri arasında ilgi kurulmasın diye, başta AKP iktidarı olmak üzere, diğer İslamcı oluşumların FETÖ’nün “gerçek İslam”ı temsil etmediği iddiasına gelince… Bilinmelidir ki; sorunun kaynağında –zaten- her İslamcı oluşumun “gerçek İslam”ı kendisinin temsil ettiği iddiasıyla kendinden olmayanları dışlaması vardır. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, “Haşhaşiler” gibi İsmailî/Batınî bir oluşuma benzetmekle, Fethullahçılığın İslam ile olan ilgisini kesebileceğini düşünenler, Karmati, Büveyhi ve Fatımî gibi devletlerle temsil edilen İsmaililiğin 9-12. asırlarda İslam tarihinde belirleyici bir rolü olduğunu unutmamalıdır. “İslam” derken, sadece Sünniliği kastediyor olmak sorunu çözmez –bilakis- kötürümleştirir. FETÖ’nün “mehdici hareket” olduğunu söylemek de onu İslamcı köklerinden kopartıp –mehdi inancının kaynağında görülen- Zerdüştlüğe, Hıristiyanlığa ya da Yahudiliğe bağlamaya yetmez. Kütüb-i Sitte’deki mehdi hadisleri ve –örneğin- İsmailağa veya Menzil cemaatindeki mehdi inancı yaşamaya devam ettiği sürece, bu sadece ikiyüzlü ve zavallı bir çaba olarak kalır. Fethullah Gülen’in geçmişinde Komünizmle Mücadele derneklerinin; Yeşil Kuşak, Büyük Ortadoğu ve Dinlerarası Diyalog projelerinin, ABD, İsrail ve Vatikan ile ilişkilerin bulunduğu doğru olmakla birlikte, sadece bu unsurlarla örülen komplo teorileri de önce var olup sonra da belli bir güce erişmesinin gerçek nedenini açıklamaya yetmez. Gerçekle yüzleşme cesareti göstermektense komplo teorilerine başvurmak, Müslümanların bidayetten beri başvurdukları bir yoldur; bugüne dek hiçbir sorunumuzu çözdüğü de görülmemiştir. Dini dokunulmazlık atfettikleri sahabe neslinin kendi içindeki iktidar kavgalarını açıklamakta güçlük çeken ilk dönem İslam tarih yazıcıları da, Halife Osman’ın öldürülmesi, Cemel ve Sıffin vakaları gibi olayları açıklayabilmek için, Yahudilikten dönme bir münafık tasarımı olarak Abdullah ibn Sebe’yi icat etmişler ve her tür olumsuzluğu onun eylemi olarak açıklamışlardı. Sonraki çalışmalar, Abdullah ibn Sebe rivayetlerini sadece “güvenilmez” bir ravi olarak tanınan Seyf b. Ömer’in naklettiğini ve muhtemelen böyle bir kişinin hiç yaşamamış olduğunu ortaya koymuştur. Gerçeği örtmek için uydurulan Abdullah ibn Sebe yalandı ama sahabe neslinin siyasi iç kavgaları bütün çıplaklığıyla gerçekti. Bizim de gerçeği aramak için yola koyulacağımız yer burası olmalıdır: İslam’da din-siyaset ilişkilerinin başladığı yer. Bu ilişkinin sorun üretmesinde –elbette- dıştan gelen etkilerin de payı olabilir. Nihayetinde, çıkarlar çatıştığında her alanın cepheye dönüşme ihtimali vardır. Ne var ki, bu etkiler ancak “var olan yaranın kaşınması” kabilinden olabilir. Sorunun gerçek kaynağı, Peygamberin naaşı henüz kalkmadan başlayan siyasi kavga ve dini bu kavgaya alet etmenin 1400 yıldır süregelmesidir. Müslümanları zora sokan veya zillete düşüren her tür durumu Amerikan emperyalizmiyle, Yahudi ve Mason komplolarıyla, İngiliz altınlarıyla, CIA veya MOSSAD operasyonlarıyla açıklayabileceklerini düşünenler, 1400 yıl önceki olayları açıklayabilmek için de aynı araçları kullanmayı denemelidirler.

İyi niyetle ve savunma güdüsüyle, olup bitenleri İslam algısı ile ilişkilendirmekten kaçınanlar var. Bunlar, “aman İslam imajı zarar görmesin” tedirginliğindeler. Bu saçma bir korkudur. Bir sahabenin veya günümüzdeki bir siyasi hareket liderinin yahut cemaat/tarikat önderinin iktidar hırsı neden İslam’a zarar versin? Hem nasıl verebilir ki? Söz konusu ettiklerimiz tarihi-siyasi olanlardır, dini olanlar değil. Zaten sorunun kaynağı da tarihi-siyasi olanın dinîleştirilmesidir. Olan bitenleri İslam algısı ile ilişkilendirmekten kaçınanların bir kısmı ise iyi niyetli değildir. Bunlar, din istismarından siyasi ve ekonomik çıkar devşirenlerdir. İslamcı iktidar ile ondan beslenen cemaat/tarikat tipi örgütlenmeler de 15 Temmuz darbe girişimi ile herhangi bir İslam yorumu arasında bir ilişki kurulmasın istiyor. Bu yönde bir girişimin kendi iktidar kaynakları üzerinde de tartışmalar başlatacağından dolayı, bu yöndeki hassasiyeti koruma amacındalar. Günümüzde olanlarla İslam tarihinde olanlar arasında bir ilgi kurmak İslam’a zarar vermez. Zira ne bugün ne de geçmişte olanların sorumlusu İslam değildir. Zarar verecekse, ancak birilerinin gözünü açabildiği oranda, dini istismar edenlere zarar verir. Dini olan ile tarihi-siyasi olanı ayırt edebilmek, bizatihi, topluma egemen olan sakat din algısına vurulacak en büyük darbe olur. Siyasi iddia sahipleri de –olması gerektiği gibi- alınlarının secde görmesiyle değil, yönetim becerileriyle değerlendirilir.

15 Temmuz darbe girişiminde bulunan ve maruz kalan iki taraf var gibi görünse de, Türkiye’nin bunları yaşamasının şartlarını birlikte oluşturmuşlardır. Kendileri de aynı tarihsel şartların ürünü olup özsel değil arızî farklarla birbirilerinden ayrılmaktadır. “Millî Görüş Hareketi’nin Fethullah Gülen’e mesafesi” veya “Gülenciler’in merkez sağ partileri desteklemesi” arızî farklarla ilgilidir.

‘Devlet’, ‘Millet’, ‘Tarih’ ve ‘Siyaset’ bilinci olmayan, din anlayışları dışlayıcı ve sakat bir yoruma dayanan sözümona “İslamcı” iki oluşum, biri “mezardakileri bile” o parti için sandığa çağırma; diğeri o cemaate “ne istedilerse verme” derecesinde işbirliği yapmışlar, elbirliğiyle millî orduyu kumpaslarla çökertmişler, adliyede, mülkiyede, emniyette, üniversitelerde, medyada ve ekonomide kendilerinden olmayanlara hayat hakkı tanımamış, en ahlaksız yöntemlerle ezip yok etmişler; ne zaman ki ayakta kendilerinden başkası kalmamış, namlularını birbirilerine çevirmişlerdir. Her ikisinin de taşıdığı zihniyetin kökleri aynı toprakta olan yapılar, devlet ve millete verdikleri zararı –ölümüne kavgalı oldukları halde- birbirilerine verebilmiş değillerdir. Aralarındaki rekabetin esası; din istismarı yoluyla iktidarı ele geçirme kavgası veren taraflardan hangisinin ne kadar ileri gidebileceğiydi. 15 Temmuz darbe girişimindeki melun eylemleriyle FETÖ, soru çalmalar, iftira atmalar, kumpas kurmalarla geldiği ahlaksızlık zirvesindeki yerini perçinlemiştir. Türk ordusunu çökertmek için en ahlaksız kumpasları kuran, Türk devletinin en kozmik sırlarını emperyalistlere peşkeş çeken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bombalayıp Türk insanını kurşunlayan FETÖ, ne Türk devletine bağlılık ne de Türk milletine aidiyet hissetmediğini en aşağılık biçimde göstermiştir. 14 yıllık kesintisiz iktidarında bütün idari makamları elde etmiş olmasına rağmen AKP, ‘Türk Devleti’ni ele geçirilmesi gereken bir ‘mevzi’ olarak görmeye devam etmiştir.  AKP, Fethullahçı örgütlenme, ‘Devlet’ için tehdit olduğunda değil, kendi için tehdit olduğunda harekete geçmiştir. Geç kalmış olmasının nedeni budur. AKP’nin ‘Devlet Bilinci’nden yoksunluğunun maliyetini bütün ülke ödemiştir.

Aynı tarihsel kaynaktan meşruiyet devşirebileceklerini düşünen iki İslamcı hareket, birbirilerine aynı silahla ateş etmişlerdir. Sünni siyaset teorisindeki “zalim dahi olsa devlet başkanına itaatin farz olmasını” iktidar; aynı teorideki “devlet başkanlığının, zor ve istila yoluyla elde edilmiş olsa da meşru sayılacağını” ise Fetöcüler hareket noktası ittihaz etmiştir.

AKP, iktidarını –önemli ölçüde- topluma egemen olan sakat din algısına borçludur; FETÖ de kalkışmayı göze alacak denli güç ve etkinlik kazanmasını aynı algıya borçludur. O halde bu algı (konumuz olan, siyaset ile ilgisi bakımından) iyi analiz edilmelidir.

 

İslam Tarihinde Din-Siyaset İlişkilerinin Başlangıcı

Siyaset tarihinde edinilmiş ilk tecrübelerden biri, dinin toplumları yönetmedeki etkinliğine ilişkindir. Bu tecrübe sayesindedir ki, ilk siyasi iktidarlar meşruiyetlerini din üzerinden temellendirme yoluna gitmiş ve bu uygulamayı binlerce yıl sürdürebilmişlerdir. Uygulamanın ömrü ve işlerliği, dinin iktidar eliyle manipüle edilebilmesine bağlı olmuştur. En büyük düşmanı sorgulayıcı tavır ve eleştirel düşünce olan bu uygulama, din alanında söz söyleme ayrıcalığını güdümündeki bir sınıfa tanıyarak, toplumun dini tercihlerini sürekli kontrol altında tutmak istemiştir. Cehaletin kerametine inandırılan halkın payına düşen, kaderci dini anlayışlar olup, bunlar iktidar tarafından ideolojik araçlar ve baskı araçlarıyla desteklenmiştir. Siyasal antropolojinin sıklıkla örneklediği üzere, din-siyaset ilişkisinde ilk kaybeden taraf din olmuştur. “Dindar” olduğuna inanan insanların buna rıza göstermesi, ‘rıza’nın hegemonik güç tarafından yaratılmasıyla ilgilidir. Bu düzenin yürümesi –günümüz Türk toplumunda olduğu gibi- “dini bilgi” aleyhine, “dini bilgi” ile “dini hassasiyet”in ters orantılı halde bulunmasına bağlıdır. Zira “dini bilgi” istismar edilemez; istismara konu olan her zaman “dini hassasiyet”tir.

Müslüman toplumların tarihi –ne yazık ki- yukarıdaki teorik açıklamanın en can alıcı örneklerini içinde barındırmaktadır. Şöylece bir göz gezdirmek bile durumu kavramaya yetecektir.

Halife Ömer’e ait olduğu bildirilen bir söz şöyledir: “ne zaman ki, İslam’da Cahiliye’yi bilmeyenlerin sayısı artmaya başlar, işte o zaman İslam’ın düğümleri birer birer çözülmeye başlar”. Gerçekten de, İslam’ın ne tür bir kültür ortamına değdiği ve neleri değiştirmek istediği unutulduğunda, İslam’ın düğümleri çözülmeye başlamış ve ilk geriye dönüş de siyasal hayatta yaşanmıştır. Hem de bu, Peygamber’in ölümü gibi erken bir döneme denk gelmiştir.

Kur’an’ın nâzil olduğu coğrafyanın güneyinde (bugün Yemen’in olduğu bölge) bir takım devlet yapıları var olmuştur; kuzeyi ise (bugün Suriye ve Irak’ın yer aldığı bölge) tarihin en eski devlet ve uygarlıklarının beşiği olmuştur. Hicaz bölgesinde ise –İslam’a dek- tarih boyunca hiçbir devlet tecrübesi yaşanmamış, devlet kültürü buraya girmemiştir. Cahiliye devri Araplarının hayatlarını biçimlendiren yegâne şey asabiye kültürü idi. Kabileler halinde sadece yaşamazlar, kabileler halinde dost ve düşman olurlardı. “Bizim en kötümüz, başkasının en iyisinden evladır” sözü, ancak kabile halinde var olabilme kültürünün bir yansımasıdır. Peygamberin tebliğine direnç göstermelerinin en önemli nedenlerinden biri –tebliğin içeriğinden çok- kabile taassubu idi. Kabilelerin putları bile ayrıydı. Birisi, başka bir kabileden birine karşı suç işlediğinde, mağdur kabileden herhangi biri, suçlunun kabilesinden herhangi birine cezayı tatbik edebilirdi. Suçun ve cezanın şahsiliği bir yana, İslam öncesi Arap toplumunda objektif yasalar, kamu hukuku, yargı vs. yoktu. “Hâkim” değil “Hakem” vardı. Kabile ileri gelenlerinden veya kâhinlerden seçilen hakem bir tür arabulucuydu ve hüküm verilmez, uzlaşma aranırdı. Bu İslam sonrası da devam etmiş, sonradan örgütlü yargı ortaya çıkmıştır (Ahmed Manzooruddin, Kuranda Anahtar Siyasi Kavramlar, s. 265).  “Devlet” ve “Millet” kelimeleri Arapçadır ama anlamları bambaşkadır; dillerinde –bugünkü anlamıyla- ‘Devlet’ ve ‘Millet’ kavramlarının karşılığı bile yoktur. İşte, İslam Peygamberi bu topluma “bütün inananların kardeş olduğunu ve içlerinden burnu halkalı bir kölenin bile yönetici olabileceğini” anlatmaya çalışmıştır. Asabe düzeninin bu çabaya verdiği karşılık ise, Peygamber’in ölümünün ardından, onun ağzından uydurulan “Halifeler Kureyştendir” sözü olmuştur (bakınız: Mehmet Said Hatipoğlu, İslamda İlk Siyasi Kavmiyetçilik Hilafetin Kureyşliliği; Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası). Bütün mezhep imamlarınca ve kalburüstü siyaset teoricilerince “hadis” olarak kabul edilen bu söz kabile taassubuna dönüşün habercisi olmuş, Emeviler döneminde “Mevali” olarak adlandırılan Arap olmayan Müslümanlar aşağılanmış, onlarla aynı yolda yürünmemiş, aynı sofraya oturulmamış, camiileri bile ayrılmış ve hatta Müslüman olmalarına rağmen onlardan cizye alınmıştır. Belli ki, Araplarda çok güçlü olan asabiye anlayışı, Peygamber’in ölümünün ardından, sözümona “İslamî” araçlarla sürdürülmek istenmiştir.

İslam Peygamberi’nin naaşı henüz defnedilmemişken iktidar kavgası başlamış, Mekkeli kabilelere mensup Müslümanlardan oluşan muhacirler bu kavgayı hem kendi içlerinde hem de Hicret sonrası kendilerine kucak açan Ensar’a karşı vermişlerdir. Henüz ilk karşılaşmada hilafet kapısı bir daha açılmamak üzere Ensar’a kapatılmış, yönetimde de kayda değer görevler verilmemiştir. İlk iki halife Kureyş’in küçük kabilelerinden seçilmiş, üçüncü halife olarak seçilen Osman’ın kendi akrabalarını yönetim kademelerine getirip kalkındırma politikaları karşısında, kökleri İslam öncesi döneme uzanan Ümeyyeoğulları-Haşimioğulları kavgası daha görünür ve sonrası için de belirleyici olmuştur. Mekke kabileleri arasındaki siyasi çekişme tablosuna, Peygamber henüz hayattayken ortaya çıkan ve hatta onunla görüşüp kendi kabileleri için iktidardan pay isteyen, Mekke dışındaki kabilelere mensup yalancı peygamberleri de eklemek gerek. Sonuçta, “Râşid halifeler” olarak anılan ilk dört halifeden üçü öldürülmüş, Peygamber’in ailesinin ve yakın arkadaşlarının karşı karşıya geldiği savaşlarda onbinlerce ilk ve ikinci kuşak Müslüman ölmüş, Ümeyyeoğullarından (önceleri İslam düşmanı iken Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan) Muaviye b. Ebu Süfyan, Peygamber’in torunu ve üçüncü halifenin oğlu olan Hasan’dan “aldığı” hilafeti kendi oğlu Yezid’e devrederek saltanata dönüştürmüştür. İlk iki halife olan Ebu Bekir ve Ömer kendilerini “Resulullah’ın halifesi” olarak görmüşler ve öyle de görülmüşlerdi. Hatta Ömer, kendisine “Resulullah’ın halifesinin halifesi” denilmesi üzerine, kısaca “müminlerin emiri” olarak adlandırılmayı tercih etmişti. Üçüncü halife olan Osman’dan, tepki çeken politikaları nedeniyle görevi bırakması istendiğinde, o, “bana hilafet gömleğini Allah giydirdi, kimse çıkartamaz” diyebilmiştir. Saltanatın baskıcı gücü ise doğrudan “Halifetullah (Allah’ın halifesi)” unvanını kullanmaktan çekinmemiştir. Siyasetin dini araçsallaştırdığı bu süreçte, Peygamber’in torunlarından Hasan zehirlenerek ve Hüseyin de Kerbela’da atlara çiğnetilip başı kesilerek öldürülmüştür. Şam’daki zulüm saltanatına karşı, İslam’ın anayurtları olan Mekke ve Medine’de dile gelen itirazlar, sözde İslam halifesi olan zalimin ordusunun Kabe’yi yakıp yıkması ve Medine’yi yağmalayarak, Müslüman kadınların ırzına geçilmeleri ile son bulmuştur. Bu tecavüzlerden doğan çocuklar İslam tarihinde “Harre çocukları” olarak anılmaktadır. Zulüm ve isyan İslam dünyasından hiç eksik olmamış, 90 yıllık Emevî iktidarından sonra Abbasi döneminde de huzur bulunamamıştır. Hem Sünniliğin oluşum ve kurumlaşma dönemindeki iç çatışmalarda hem de onun için “öteki” olan Şii yapılar ile olan çatışmalarında din, siyasetin bir aracı olarak kullanılmıştır.

 

İlk Kelamî Ayrılıkların Siyasi Arkaplanı

İslam düşünce tarihinde, fetihlerle birlikte Arap yarımadasının dışına taşan İslam’ın, Yunan, Roma, Hint, İran ve Ortadoğu’nun eski inanç ve felsefeleri ile karşılaşmasının ve bunların etkileri karşısında, Müslümanların, İslam’ı savunma refleksi geliştirmelerinin Kelâm’ın doğuşuna yol açtığı söylenir. Bu tespitin doğruluk payı olmakla birlikte, kelamın doğuşundaki başat etki, siyasi problemlere dini çözümler üretmek çabasınındır. Siyasi tercihleri dinîleştirerek meşruiyet kazandırma çabası kelama biçilen ilk rol olmuştur. Tarihsel olarak, kelamın ele aldığı ilk üç konu olan “büyük günah işleyenin durumu”, “irade hürriyeti ve kader” ile “Tanrı’nın sıfatları”ndan ilk ikisi doğrudan, üçüncüsü de - Tanrı tasarımının politik tasavvurlarla ilgisi bakımından- dolaylı olarak siyasi sorunların varlığıyla ilgilidir.

Kendilerini “Şurat” (canlarını Allah yolunda satanlar) olarak adlandıran, karşıtlarının ise “Harici” dedikleri topluluk –bugün de siyasi bir eylemin failini meşru veya mâzur göstermek için kullanılan- “alınları secde gören” hatta bu yüzden nasırlaşmış, “muttaki” olarak tanınan ve bir kısmı “Ehl-i Kurra”ya mensup insanlardan oluşuyordu. Ne var ki, bunların çoğu bedevî kabilelerdendi ve zihniyetleri henüz cahiliye alışkanlıklarından sıyrılıp İslam’ın evrensel mesajını kavrayabilecek düzeye evrilmemişti. Hz. Ali’yi Muaviye ile savaşa zorlayanlar da, savaş kazanılmak üzereyken ‘Hakem’i kabule icbar edenler de, “hüküm ancak Allah’ındır” diyerek, hakemi kabul ettiği için “kâfir” olduğunu savunanlar da bunlardı. “Büyük Günah” meselesiyle ilgili ilk söz söyleyenler bunlar olmuştur. İlk Müslümanlar arasında cereyan eden siyasi kavgalarda taraf olan herkesin –ya isyan ettikleri ya adam öldürdükleri ya da Allah’ın hükmüyle hükmetmedikleri gerekçesiyle- “kâfir” ve “cehennemlik” olduğunu iddia etmişlerdir; yetmemiş, kendileri gibi düşünmeyen herkesi de aynı şekilde nitelemişlerdir.

“Mürcie” adı verilen kelam akımı ise, başta halifeler Osman ve Ali olmak üzere, günah işleyen Müslümanların imanları ve küfürleri hakkında hüküm vermekten kaçınmışlar ve bu konunun Allah’ın hüküm vereceği güne ve Allah’ın hükmüne ertelenmesi gereğine inanmışlardır. “Küfür ile birlikte ibadet nasıl fayda vermezse, imanla birlikte günah da zarar vermez” demekle suçlanan bu insanlardan biri de İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir. ‘Amel’i ‘İman’ın bir cüzü saymayan (ve nakilciliğe karşılık reyciliğin bayraktarlığını yapan) Ebu Hanife’nin bunun tam tersini düşünenlerle birlikte aynı kümeye ait sayılması (“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat”) Sünni siyasetin ötesinde pür itikadî bir sınıflama olarak görülmemelidir.

Haricilik ve Mürcie ile birlikte, Mutezile’nin de aynı soruna ilişkin tavrıyla görünüşe çıkması ilk kelam fırkalarının siyasi sorunlara dini çözümler getirme çabalarıyla temayüz ettiklerinin bir göstergesidir.

“İrade hürriyeti ve kader” konusuna olan yaklaşımlar ise, siyaset-kelam ilişkisini daha bir görünür kılmıştır. İslam düşünce tarihinde Kaderiye ve Cebriye olmak üzere iki ana akım ortaya çıkmıştır. İlkinin kurucu ve sözcülüğünü Ma’bed el-Cühenî (ö. 702) ile Gaylan ed-Dımeşkî (ö. 738), diğerinin ise Ca’d b. Dirhem (ö. 742) ile Cehm b. Safvan (ö. 745) yapmışlardır. Kaderiye, insanın müdahil olamayacağı kader düşüncesini reddetmiş ve hür iradeye alan açmıştır. Cebriye ise, “cebr” inanışını, yani insanın yapıp etmelerinde kendi iradesinin bir rolü olmadığını, her eylemin –önceden belirlenmiş olan kadere göre- zorunlu olarak gerçekleştiğini öne sürmüştür. Tarih boyunca, dini siyasete alet eden iktidarların kaderci inanışları desteklediğini tahmin etmek güç olmasa gerektir. Günümüzdeki etkinliğini anlamak bakımından, başımızdaki İslamcı iktidarın iş kazalarındaki toplu ölümlerden doğal afetlerdeki yıkımlara, terörle mücadeledeki zafiyetlerden ekonomik krizlere kendi hatalarından kaynaklanan olumsuz her tür sonucu “Takdir-i İlahî” diyerek, rıza gösterilmesi gereken bir duruma dönüştürme çabasını görmek yeterlidir. İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren de iktidarlar kaderci düşünceleri destekleyip yaygınlaşmasını sağlamak istemiş, insanın irade ve sorumluluğunu öne çıkartan düşünceleri ise kovuşturmuştur. Kaderci inanışların siyasi iktidarlara en büyük katkısı, boyun eğmeyi dini gerekçelere bağlamasıdır. Bunun en canlı örneklerinden biri Yezid’dir. Yaptığı zulümleri ne inkâr eden ne de onlardan vazgeçen Yezid, insanların elinde hiçbir yaratma gücü olmadığını ve onların “zulüm” olarak gördüğü fiillerin yaratıcısının Allah olduğunu, bu yönüyle onların “Allah’ın ayeti” sayılması gerektiğini ve Allah’ın ayetlerine rıza göstermeyenin Allah’a isyan etmiş olacağını söylemiştir. Bu sözler kendisine aktarılan Hasan-ı Basrî, “Allah’ın düşmanı yalan söylemiş” demiştir.

İslam tarihinde ilk ihtilaflar siyasi ihtilaflardır. Bunlar zamanla itikadileştirilmiş ve farklı yorumlar bu yolla meşruiyet kazanmak istemişlerdir. Kelamdaki ilk tartışmalar olan “büyük günah” ve  “kader” tartışmaları siyasi çekişmelerden doğmuş, bu yönleriyle, kelam akımlarının söylediklerine akaidle ilgili anlamlar yanında siyasi anlamlar katmış tartışmalardır.

 

Sünni Siyaset Teorisinin Oluşumu

Klasik literatürde “İmamet” başlığıyla konu edinilen siyaset düşüncesi, erken dönemden itibaren ayrışmış gurupların kendi meşruiyet arayışlarını sistemleştirme çabaları olarak belirmiştir. Tarihsel süreçte, Şia, Hariciler ve Ehl-i Sünnet tarafından, İslam toplumunun siyasal yönetimine ilişkin itikadileştirilmiş üç teori ortaya koyulmuştur. Şia, Hz. Ali ve soyunun hakkı iken başkaları tarafından gasp edildiğine inandığı ‘İmamet’i dinin aslından ve akaidin ayrılmaz bir parçası saymıştı. Onlar açısından imamet, nübüvvetin bir devamıydı. Bu nedenle, ümmetin tercihine bırakılmayacak kadar önemli ve nas ile sabit olduğuna inanılmıştı. Peygamberin kendisinden sonra kimin imam olacağını bildirdiği konusunda en ufak bir şüpheleri yoktu. Bu kişinin Hz. Ali olduğu ve imametin onun soyuna münhasır bulunduğu tüm Şii gurupların ortak inancıdır. Bu inancı tahkim etmek amacıyla Kur’an ayetlerini oldukça serbest bir biçimde yorumlamışlar ve doğruluğu tartışmalı pek çok rivayetin “sağlam deliller” olduğuna inanmışlardır.

Ehl-i Sünnet’in yönetim hak ve ayrıcalığını Kureyş’e, Şia’nın ise Ali’ye ve onun soyuna vermesine karşılık, Hariciler, uygun nitelikleri taşıyan her Müslümanın -ilkece- yöneticilerin emiri olabileceğini savunmaktaydı. Hariciler, nas ile sabit olmadığı için, imametin “vacip” (zorunlu) olmadığını ancak “caiz” olabileceğini düşünmekteydiler. Onlara göre insanların adaleti kendi aralarında gerçekleştirmeleri gerekir. Eğer bunda acze düşerlerse o zaman aralarından uygun birini imam seçerler. Ancak bu pratik bir ihtiyaçtan dolayıdır. Yoksa imam seçmek ilke olarak vacip olamaz (Mehmet Evkuran, Ehl-i Sünnet Siyaset Düşüncesinin Yapısı ve Sorunları, s. 60).

Şia’dan sonra ve ona karşıt teori üretme çabasına girişen Sünni kelamcılar imameti itikadın aslından görmemişlerdir. Bununla birlikte, pratikte siyasete yükledikleri anlam, siyaseti dine bağımlı ve ona hizmet eden bir alan olarak gördükleri gerçeğini ortaya koymaktadır. Ne var ki, tarihsel gerçeklik, hayata geçenin bunun tersi olduğunu göstermektedir: tarih boyunca, dini düşünce yapıları siyasal iktidarların etkisi altında biçimlenmiştir. Siyaset, dini koruma adına onu belirlemiştir. Bunu, dinin herhangi bir yorumunu diğerlerinin üzerine çıkararak yapmıştır. Sünni siyaset düşüncesini karakterize eden temel tutum, yöneticiye itaatteki aşırı vurgudur. Sünnîlik, iktidarlara ihtiyaç duydukları meşrûiyeti sunan ve fiilî durumu onaylayan, bir uyum ve istikrar teolojisi niteliğiyle öne çıkmıştır. Sünniliğin başlangıçtaki amacı, siyasal istikrarı sağlamak ve korumak iken; bunu gerektiren tarihsel dönem sona erip şartlar değiştikten sonra da aynı tutum devam ettirilmiş, pragmatik bir gereklilik zamanla bir dogmaya ve inanç unsuruna dönüştürülmüştür. Bu dogmanın, Müslüman toplumların sosyal yapıları ve siyasallaşma süreçleri üzerindeki etkileri olumsuz ve kalıcı olmuştur. Konjonktürel ve bağlamsal politik değerlerin taşıyıcısı olarak, dinsel söylem kullanılmıştır. Bunun en sorunlu tarafı, genel bir anakronizme yol açmasıdır. Bu nedenle tarihsel şartlar ile siyasal yapılar bir türlü uyumlulaştırılamamış, yöneten ile yönetilen arasındaki siyasal ilişki de gerçek anlamıyla kurulamamıştır. Bundan, toplumsal ve siyasal ahlâk da büyük ölçüde zarar görmüştür. Bir yandan, iktidar sahiplerinde, dinsel sömürüye dayalı siyasî fırsatçılık güç kazanırken, diğer yandan da halkın zihninde siyasal ilgisizlik egemen olmuştur (Evkuran, s. 263-268).

Tarih içerisinde, Şia ‘imâmet’, ‘velâyet’ ve ‘masumiyet’ teorilerini geliştirirken; Sünnilik de ‘hilâfet’, ‘biat’ ve ‘icma’ kavramlarını üretmiştir.  Şia, imamın hatasız olduğunu savunurken, Ehli Sünnet de ümmetin yanlış üzere icma etmeyeceğini ileri sürmüştür. Aralarındaki fark nitelik değil, nicelik farkıdır (Ahmet Akbulut, Sahabe Devri Siyasî Hâdiselerinin Kelâmî Problemlere Etkileri, s. 26). Sünni siyaset anlayışı pratiğin teorileştirilmesi ve idealleştirilmesi olarak; Şii siyaset nazariyesi ise, idealleştirilen bir anlayışın nazariye ve teoloji haline getirilmesi olarak gelişmiştir (Sönmez Kutlu, Ehl-i Sünnet Siyasetinin Temelleri, s. 15).

Sünni siyaset teorisi, ilk siyasi ayrılıklardan Moğol istilasına kadar olan dönemde, taht kavgaları, isyanlar ve mezhep savaşları içinde, İslam dünyasının istikrar ve huzura hasret kaldığı şartlarda oluşturulmuştur. Bu yüzden, bir an nefes alabilmek uğruna, kendisine bu imkânı sağlayacak her tür otoriteyi meşru görmüştür. Meşrulaştırma mekanizmasını önce geriye doğru çalıştırmış, başta sahabe olmak üzere, selefin her tür uygulamasını meşru saymış ve örnek ittihaz etmiştir. Bununla ilgi içerisinde, onları uydurma hadislerden örülmüş bir koruma zırhı içine almış, kendi aralarındaki insani-siyasi çıkar çatışmalarını sorgulamayı dini gerekçelerle yasaklamıştır. Peygamberin ölümüyle birlikte din tamamlanmış olmasına rağmen, sahabenin her tür eylemi –birbirileriyle çelişik olsa da- sıradan insanların anlayamayacağı bir “hikmet” atfedilerek dine ait sayılmış ve bir sahabe kültü yaratılmıştır. Selefin (Sahabe-Tabiin-Tebe-i Tabiin) eyleminin “sorgulanamaz” ve “dine ait” kabul edilmesi, din-siyaset ilişkilerinin temelindeki çarpıklığın en önemli nedenlerinden biridir. Siyaset teorisini kurmada selefin “sorgulanamaz” ve “dine ait” eylemlerini esas ittihaz eden Sünnilik, iktidara geliş usullerinde sadece raşid halifelerin uygulamalarını değil, Muaviye ve Yezid’in iktidarı elde etme biçimlerini de meşru ve örnek kabul etmiştir.

Taftazânî, günahkârlığı nedeniyle devlet başkanının niçin azledilemeyeceğini açıklarken, selefi tartışılmaz ölçüt kabul etmenin sonuçlarının çarpıcılığını da ifşa eder: “İmam fıskı nedeniyle azldilemez. Ilk dört halife döneminden sonra, imamlar ve emîrler arasında fısk ve günah çıkmış ve zulüm yayılmıştı. Selef onlara itaat etmiş, onların izniyle Cuma ve bayram namazlarını kılmış ayaklanmaya girişmemişlerdir [o halde bizim de onlar gibi davranmamız gerekir] (Taftazânî, Şerhu'l-Akâid, Aktaran: Evkuran, s. 255).

Sünnî düşünürler, imamet akdinin üç yoldan birisiyle gerçekleşebileceğini belirtmişlerdir: 1. Ehl-i hall ve'l-akdin (kanaat önderlerinin) biatıyla, 2. İstihlâf yöntemiyle: halife ya da imamın kendisinden sonra iktidara gelecek olan kişiyi ataması; eğer atanmamış ise, konunun şûrâda çözülmesi, 3. Kahr ve istilâ: biat ve istihlaf olmaksızın iktidarın güç kullanılarak ele geçirilmesidir. Eğer bu yolla imameti ele geçiren kişi şeriata açıkça muhalefet etmiyorsa, adil olsun zalim olsun ona boyun eğilip itaat edilmelidir. Sünnî düşünürler bunun, imametle kast edilen amaca ve genel maslahata daha uygun olduğunu ve bu konuda icmânın bulunduğunu söylemişlerdir.  Görüldüğü gibi, İslam’ın ilk dönemlerinde Müslüman toplumlarında görülen cebrî değişiklikler yeni bir yönetici tipinin doğmasına yol açmış, iktidarı zorla ve güç kullanarak ele geçiren yöneticinin durumu, ‘el-İmâmetu’l-İstilâ’ şeklinde kavramsallaştırılmış ve meşrulaştırılmıştır (Evkuran, s. 132-133). Böylelikle, hem “devlet başkanına kayıtsız şartsız itaatin farz olması” hem de “siyasi iktidarın darbe yoluyla ele geçirilmesinin meşru sayılması” aynı siyaset teorisi içerisinde, dini gerekçelerle, yer bulabilmiştir.

Sünni siyaset geleneğinde, halife (İmam) olmak için; Müslüman, özgür, akıllı, baliğ, adil, âlim, dindar, fazıl, Kureyşli olmak şartları sayılmış, bunlardan ilk vazgeçilen “adil olmak” olmuştur (Evkuran, s. 223). İbn Teymiye’ye göre, 60 sene zalim bir yönetici idaresinde yaşamak, bir gece devlet başkanı olmadan yaşamaktan daha iyidir (Hanifi Şahin, İbn Teymiye’nin Siyaset Anlayışı, s. 621). Zalim sultana isyanın farz olduğunu düşünen Ebu Hanife, paketlenip kendine benzemezlerle birlikte yerleştirildiği “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” rafında tozlanmaya bırakılırken, Maverdî, Ebu Ya’lâ el-Ferra, Gazalî, İbn Teymiyye, Taftazanî gibi sünni siyaset teorisinin kilometre taşlarının yarattığı etki, darbeyle bile iktidara gelmiş olsa, zalim sultanı meşru görecek bir kamuoyu yaratmaya hizmet etmiştir. Din, halka zarar veren siyasi eylemi gerekçelendirmede –onların eliyle- bu denli araçsallaştırılabilmiştir. Cahız’ın “imamet Kisra mülküne, hilafet de Kayzer makamına dönüştü” demesinin üzerinden böylece 12 asır geçebilmiştir. Bu toz duman içerisinde, din-siyaset ilişkilerinde de bir ümidi yeşertebilecek tohumlar olan, “Rey’in Babası” Ebu Hanife ve onun altıncı kuşaktan öğrencisi, akıl-vahiy, iman-amel, din-şeriat ve diyanet-siyaset ayırımlarını daha bir belirginleştirmiş olan imam Maturidî Sünniliğe kurban edildi. Şafiilik ve Eşarilik –kendileri de Şafii ve Eşari iki hemşehri olan- Nizamülmülk’ün siyasal gücü ve Gazali’nin âlim karizmasıyla destek verdiği, Nizamiye medreseleri eliyle yayılmıştır. Osmanlı medreselerinin de Nizamiye medreselerini örnek almasıyla, sünni siyaset anlayışı günümüze taşınmıştır. Tarihimizde, Türk devlet geleneğinin bir katkısı olan “Örf-i Sultani” bu değerlendirmeden vareste tutulmalıdır. 

15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, darbe girişimine katılıp ölenlere cenaze hizmeti verilmeyeceğini açıklamasının ardında “itaatin farz olduğu devlet başkanına isyan etmenin hükmü” vardır. Siyasi bir eyleme dini gerekçe üretme geleneğinin örneği olan ve sözünü ettiğimiz Sünni siyaset teorisinde kaynağını bulan –ve Diyanet’in üstüne vazife olmayan- bu tavır, din-siyaset ilişkilerindeki sorunları gidermeye katkı sağlamaz. Çünkü darbeye kalkışanlar da aynı siyaset teorisindeki “imametü’l-İstila” seçeneğinden meşruiyet devşirme peşindedir. Reddedilmesi gereken siyasi eyleme dini gerekçe üretme çabası olmalıdır. Bunu yapmadığı sürece, Diyanet’in tavrı –sadece- din istismarına dayalı bir iktidarın yolsuzlukları ve adaletsizlikleri karşısındaki suskunluğun nedenini açıklar.

 

Derkenar: Kur’an’ın Söylediği

Tanrı, kendisine itaat etmelerini emrettiği kullarından, Kur’an aracılığıyla, belirlenmiş siyasal yapıları hayata geçirmelerini veya var olanlardan birine uymalarını istememiştir. Kur’an hiçbir devlet şekli veya yönetim modeli öngörmemiştir. Bunun ötesinde, nâzil olduğu kültür ortamıyla uyumlu olarak, bugün ondan çıkartılmak istenen temel siyasi kavramların kelime karşılıklarını bile barındırmaz. Örneğin, Kur’an’da ‘Devlet’ (ing. State) kavramının karşılığı olan bir sözcük bulamazsınız (çünkü cahiliye Arabının zihninde yoktur). En yakın anlamlı kelime ‘mülk’ ve aynı kökten gelen ‘melik’tir. Kur’an’da siyasetle ilgili görülebilecek kavramlar sadece adalet, liyakat ve şûrâ’dır. Şûrâ (“Nedve”), Kur’an’ın getirmediği, cahiliyede de uygulanan bir yöntemdi. Kur’an’da her üçü de siyasi buyruklar olarak değil, ahlaki ilkeler olarak yer almışlardır. Kur’an sadece ahlaki ilkeler vaz edip gerisini insanların tercihine bırakmıştır. İslam’ın, siyasetle, genel ahlaki ilkelere uymasını istemek dışında, bir talebi ve ilişkisi olmamıştır. İlahi mesaj siyaseti belirlemek isteği taşımaz; bu alanı toplumların kendi irade ve yeteneklerine bırakmıştır. Adeta bireysel olarak imandan sorumlu tutulmamız gibi, insanların kendi irade ve yöntemleriyle bir arada yaşayıp yaşayamayacakları da bir sınav olarak toplumların önüne konulmuştur. İslam’da din, siyasete müdahale etmek, sızmak, kullanmak gibi bir istek ve eğilim taşımaz. Tarihsel olarak dini kullanmak isteyen siyasettir; bu ilişki sonucu hak etmediği bedeli ödemek durumunda kalan ise dindir. Siyasal antropolojinin örneklediği gibi din-siyaset ilişkisinden her zaman din zararlı çıkmıştır.

 

Türkiye’deki Siyasal İslamcılığın Serencamı

Kurumsallaşmış hanedanlığı devirmeye yönelik tarihsel ve düşünsel koşullar oluşmamış olduğundan, Osmanlı’da siyasi iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen dini hareketler gözlenmemiştir. Bunda Sünni siyaset teorisiyle tahkim edilmiş halifeliğin payı olduğunu da teslim etmek gerekir. “Dinî” veya “gerici” ayaklanma olarak tarih sahnesinde kendilerine yer bulabilmiş hareketlerin en gerçekçi hedefi hanedan içinden başka birini tahta çıkartmak olabilirdi. Bunun dışında, Müslüman devletlerle yaşanan gerilim veya savaş durumlarında tebânın bir kısmı etnik veya mezhebi gerekçelerle karşı safta yer alabiliyordu. Ekonomik temelli başkaldırıları dini renge büründürmek isteyen şeyhlerin gayretini de eklemek gerek. Halifeye karşı ayaklanan yeniçerilerin “şeriat isteriz” diye bağıracak ayak takımını hangi kahvelerden toplayacağı bile bellidir. Onların “şeriat” derken kastettikleri, hakları olduğunu düşündükleri altındır. Bu yüzden, kimi zaman ulemanın elinde oyuncak olup kimi zaman ulemayı ellerinde oyuncak yapsalar da, onları dikkate almayacağız. Osmanlı’daki dini oluşumların mücadelesi, tahtı değil, tahttakini ele geçirmek şeklinde cereyan ederdi. En genel haliyle bu, tekke ile medresenin siyasi iktidar nezdinde güç ve nüfuz kazanma mücadelesiydi.

19. asır Osmanlısında Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh’un bıraktığı etkinin en önemli sonuçlarından biri de Türkiye İslamcılarının dikkatinin çevirilere ve çevirilerin kaynağına yönelmesine yol açmış olmasıdır. Sonraki İslamcıların ortak özelliği, kendi birikim ve kaynaklarından bîhaber, çevirilerden beslenmek olacaktır. Osmanlıdaki İslamcı oluşumlardan farklı olarak, çevirilerden beslenerek gelişen İslamcı hareket tarih bilincinden seleflerinden çok daha yoksun, Türk kültürüne çok daha yabancı ve çok daha ideolojiktir. 1960’lar sonu ve 1970’ler başındaki çevirilerle birlikte “tağut”, “müstekbir”, “mustazaf” ve benzeri sözcükler İslamcı jargona girmiş, hareket, siyasi iktidarı hedefleyen söylemle birlikte “Siyasal İslamcı” olarak anılmaya başlanmıştır. İran Devrimi’nin Şiiliği göz ardı edilmiş, ‘Devrim’ fikri heyecan ve cesaret verici bulunarak örnek alınmıştır. İhvan-ı Müslimin ideologlarından Seyyid Kutub’un sloganlaştırdığı “Anayasamız Kur’an’dır” sözü siyasal İslamcılığı önemli ölçüde belirlemiştir. Kutub, İslamcı kadrolarca halen mukaddes bir şehit olarak sahiplenilmekte, “Yoldaki İşaretler” adlı kitabı adeta kutsal metin muamelesi görmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “teröre karşı tek ses” mitinglerinde bile, şehitlerimizden söz ederken, sanki onlar Tahrir veya Adeviye meydanlarında İhvan uğruna can vermişler gibi, dört parmağını kalabalığın gözüne sokarcasına “rabia diyoruz” diyerek meydanları inletmesi, ilk gençliğinde aldığı bu ideolojik etki nedeniyledir.

Hiç bir büyük tarihçisi olmayan, tarih bilincine sahip bulunmayan; sadece evliya menkıbeleri ve tarih kıssalarıyla kendine ufuk çizebileceğini düşünen bir gelenekten gelip, çeviriler aracılığıyla, tarihsiz ve adı olmayan bir “millet”e mensup olmaları istenmiş siyasal İslamcılar, selefleri ile kıyaslandığında daha gayri millidir. Kral Faysal bile “İslam dünyasında bir buçuk devlet vardır, buçuğu İran biri ise Türkiye’dir” demişken, İhvan’ın kurucusu Hasan el-Benna’nın torunu olan Tarık Ramazan, Arap dünyasındaki en büyük eksikliğin devlet tecrübesi ve demokrasi olduğunu tespit etmişken; Etiyopya’nın,  Mozambik’in, Arnavutluk’un devrim mücadelelerinin Türkiye’ye örnek olacağını düşünen devrimciler gibi, çevirilerin İslamcıları da kendilerini binlerce yıllık tarih ve devlete ait görmeyip Mısır’daki, Filistin’deki, Pakistan’daki, Afganistan’daki, Moro’daki, vs. islami hareketlerin Türkiye’ye örnek olabileceğini düşünmüşlerdir

Çevirilerin ortak özelliği, kendilerine kaynaklık eden metinlerin Mısır, Ortadoğu ve Hint alt kıtası gibi sömürge ülkelerde telif edilmiş olmalarıydı. Sömürgelerde gelişen İslamcı hareketler, sömürgecilere ve kukla yönetimlerine direnebilmek için siyasallaştırdıkları İslam’ı mücadelelerinde kullandıkları bir “silah” olarak kavramışlardır. Ezilmişlik komplekslerini bastırmak ve telafi etmek amacıyla da İslam’ı, kendilerini başkalarıyla birleştiren bir şey olarak değil, kendilerini başkalarından ayıran ve onlara üstün kılan bir şey olarak görmüşlerdir. Sömürgecilere ve kukla yönetimlerine direnmek için ellerinde devlet geleneği, millet olma bilinci ve egemenlik tecrübesi olmayan halkların neden böyle davrandıklarını anlamak mümkündür. Türkiye’deki siyasal İslamcıların bu şartlarda oluşturulmuş ideolojileri ithal edip uygulamaya koyabileceklerini düşünmeleri de ‘Tarih Bilinci’nin yoksunluğuyla, böyle bir amaç için İslam’ı araçsallaştırmaları ise ‘Din Bilinci’nin eksikliği ile ilgilidir.

Türkiye’de, siyasi amaçlar güden İslamcıların üzerindeki iki etkiden biri kaynağını Sünni gelenekte, diğeri ise çevirilerde bulmaktadır. Bu etkilerin kimi zaman çelişik kimi zaman uyumlu halde bulunması, bugünlere birlikte gelmelerine engel olmamıştır.

 

Kavramsal Karşılaştırma

Son yıllarda, millî varlığımızı ve toplumsal barışı tehdit eden olayları yaşamak zorunda kalışımızın nedenlerini, müsebbiplerin niyet ve yeteneklerinden önce zihniyetlerinde aramak elzemdir. Ülkemizin hiç de arzulanmayan bir hale getirilmesinin elbette pratik nedenleri vardır ama onları da doğuran daha önemli neden, eylemlere kaynaklık eden bir zihniyetin varlığıdır. Toplumsal sonuçları olan bir kararı ve onun uygulanmasının ardındaki niyeti anlamak ancak bunların sâdır olduğu genel zihniyeti kavramakla mümkündür. Zira karar ve uygulama kendilerini var eden zihniyetçe belirlenmektedir.

Siyasi iktidarı elde etmek isteyenlerin, yönetimleri altındaki herkesi –kendilerini de mensup hissettikleri- bir ‘Millet’in eşit ferdi olarak görmeleri ve başka bir mensubiyet hevesi taşımamaları, işlerini yürütmeye memur oldukları ‘Devlet’i sahiplenmeleri ve başka bir siyasi düzenin özlemi içinde olmamaları, ‘Siyaset’i ve ‘Din’i toplumu ayrıştıran değil birleştiren değerler olarak kavramaları, meşruiyetlerinin yegâne kaynağının ‘Hukuk’ olduğu bilinciyle hareket etmeleri ve –“Cumhurbaşkanlığı Yemini”nde kayıt altına alındığı gibi- kendilerini ‘Tarih’ önünde hissetmeleri gerekir ki; devletin ve milletin çıkarlarını koruyabilsinler.

Siyasal İslamcı zihniyetinin –yazı boyunca anlatmaya çalıştığımız nedenlerden dolayı- Türk Devleti’nin çıkarına ve Türk Milleti’nin birliğine hizmet eden politikalar üretebilmesi mümkün değildir. Siyasal İslamcılık –zihniyetini muhafaza ettiği sürece- bunu istese bile başaramaz. Zira taşıdığı zihniyet münhasıran Türk devlet ve milletinin çıkarlarına hizmet eden amaçlar güdülmesine izin vermez. Oysa milletin, başına getirdiği yöneticilerden beklediği, bu çıkarların savunulmasıdır. Devlet işlerini yürütenlerin eylemlerinin Türk devlet ve milletinin çıkarlarına hizmet edebilmesinin ilk şartı, zihinlerindeki ‘Devlet’, ‘Millet’, ‘Tarih’, ‘Hukuk’ ve ‘Siyaset’ kavramlarının Türk Devlet Geleneği’nin taşıdığı içerikle doldurulmuş olmasıdır. Bu kavramların siyasal İslamcıların zihnindeki karşılıkları ise Türk Devlet Geleneği’ne yabancı ve karşıt bir ideoloji tarafından belirlenmiştir. Profesör olanın bile zihnine girildiğinde, orada sıradan bir siyasal İslamcı militan ile karşılaşılmasının nedeni budur.

Yaşamakta olduklarımız, çok eski ve köklü bir devlet felsefesi ve geleneğine sahip bulunmamızın yetmediğini, bunun bilinmesinin ve içselleştirilmesinin de gerekliliğini ortaya koymuştur. İster darbeye kalkışanı ister maruz kalanı olsun, tarihsiz bir İslam yorumunu siyasetlerinin aracı kılmak isteyenlerin böyle bir işi başarmaya zihni altyapısının neden uygun olmadığı, anılan kavramların devlet geleneğimizdeki ve onların zihinlerindeki biçimlerine bakılarak anlaşılmaya çalışılacaktır.

 

Devlet

Türkler, tarihlerinin en eski dönemlerinden itibaren devlet halinde yaşamışlar ve en büyük başarıları olarak devletle ilgili kurumları hayata geçirmişlerdir. En büyük mirasları da bıraktıkları devlet geleneği olmuştur. ‘Devlet’ kavramını ifade etmek üzere kullanılan “İL” Türkçenin en eski sözcüklerindir ve anlamlarından birisi de “barış”tır. Devletin temeli adalettir ve amacı da toplumsal barışın sağlanmasıdır. Türk için “Devletli olmak” siyasi bir organizasyonun bünyesinde bulunmaktan çok, varoluşsal bir durumdur. ‘Türk Devlet Geleneği’ni anlama yönündeki çabalar, ‘Türk’ten ‘Devlet’e değil de ‘Devlet’ten ‘Türk’e varıldığını görmeye hazır olmayı gerektirir. Bu, “Türk Kimliği” tartışmalarına da yeni bir bakış açısı kazandırabilecek bir farkındalıktır. Türk Devlet Geleneği’ni bilmek önemlidir. Çünkü Türkler, tarih boyunca, tanıdığı bütün dinleri benimsemiş, 13 farklı yazı kullanmış, farklı kültür çevrelerinde hatta medeniyet dairelerinde bulunmuş bir millettir. Bunca büyük değişime rağmen değişmeyen –daha doğrusu değişmesine izin vermediği- tek şey devlet geleneği olmuştur. ‘Devlet geleneği’ Türk’ün ilk zamanlarından bugüne dek kesintisizce izleyebileceğimiz yegâne çizgidir. ‘Devlet’in tanımında açıkça yer almasa da onu tanımlayan en önemli unsurlardan biri ‘süreklilik’tir. Türkler, bu bakımdan yeryüzünün en şanslı milletlerinden biridir.

Türk Devlet Geleneği ‘Devlet’ ile Devlet Adamı’nı özenle ve kesinlikle birbirinden ayırmıştır. Zamanın eski kültürleri hükümdarın bedenini bile kutsal sayarken bizde hükümdar “kutsal” değil “kutlu” sayılmıştır ve kutunu yitirdiğinde de yerinde kalamamıştır. Hükümdar devlet işlerini yürütmekle görevlidir. Bu çerçevede “Devlet adamı” devletin sahibi değil, memurudur. İslam siyaset geleneği “Emir” (veya “halife” veya “imam”) çevresinde oluşturulurken, Türk siyaset felsefesi ‘Devlet’ (“İl”) çevresinde şekillenmiştir. Araplar bunu yapamazlardı çünkü siyasi hafızalarında kişilerden bağımsız bir ‘Devlet’ tecrübe ve kavrayışı yoktu.

İslamcı ideolojiler ‘Devlet’ kavramına ilişkin algılarının Kur’an’dan kaynaklandığını iddia etseler de, bu sadece yüce Kitabımız’a yönelik bir bühtandır. Kur’an’da ‘Devlet’ ile ilişkilendirilebilecek tek kavram “Mülk” olmakla birlikte, bu da geleneksel kavrayışa uzaktır. Böyle olması da oldukça anlaşılırdır. Zira Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Türklerin 1000 yıllık bir devlet gelenekleri vardı ama Hicaz henüz herhangi bir devlet geleneğinin mekânı olabilmiş değildi. Orada yerleşik olan devlet geleneği değil, sadece asabiye taassubu idi. Hz. Peygamber’in Medine’de hayata geçirdiği yapıyı da “devlet” olarak nitelemek mümkün değildir. “Devlet” olarak tanımlanabilecek yapılanma ancak Roma ve Sasani’den alınan esinlerin Emevîler’de görünüşe çıkmasıyla söz konusu olabilecektir. Ne var ki ömrü, geleneğin önemini vurgularcasına kısa olacaktır. ‘Devlet’ bir gelenek işidir ve bu gelenek bugün bile, bölgede sadece Türkiye ile İran’da vardır. Kur’an hiçbir devlet şekli veya yönetim biçimi belirlememiş sadece yönetimin dayanacağı temel ahlâkî ilkeleri vaz etmiştir. Bunlar da ‘Adalet’, ‘liyakat’ ve ‘Şura’dır. Önemli bir tarihi tecrübe de, dinin yayılmasının ardından, hiçbir zaman bütün Müslümanların aynı devlet çatısı altında yaşamadıkları ve aynı zaman diliminde 3-4 devletin “Hilafet Devleti” iddiasında bulunabildiğidir.

İslamcıların ‘Devlet’ kavrayışlarını belirleyen en önemli katkı, İhvan-ı Müslimin ideolog ve hatiplerinden Seyyid Kutup’un “Darü’l İslam ve Darü’l Harp” kavramlarına yüklediği siyasi içerik ile İslamcı hareketlerin sonradan slogan haline getirdikleri “Anayasamız Kur’an’dır” sözüdür. Sömürgecilik sonrası bir “Arap Kimliği” arayışı olan İhvan-ı Müslimin, Tayyip Erdoğan liderliğindeki İslamcı damarın kendisini Türk Devlet Geleneği’nden daha fazla ait hissettiği yerdir. Bu damar, ‘Devlet’ telakkilerinin şekillenmesinde bir katkıyı da liberallerden almıştır. “İslam’ı kapitalistleştirme projesi” kapsamında gerçek anlamını bulan bu katkı da “şirket olarak tasarlanmış devlet” biçiminde özetlenebilir. “İslamî” görmedikleri Türk Devleti’nin liberaller elinde örselenmesini dert etmemişlerdir. Buna, bu “şirket”in kâr paylarından kendi iktidar zenginlerini yaratmaları şartıyla göz yummuşlardır.

Siyasal İslamcıların gözünde -ideolojik olarak- Türk Devleti’nin çıkarlarını, örneğin Suudi Arabistan’ın veya Katar’ın hatta İhvan-ı Müslimin’in veya Hamas’ın çıkarlarına önceleyecek hiçbir şey yoktur. ‘Devlet’e değer verselerdi, gözleri gibi bakarlardı. Oysa İslamcı iktidar, İmam Hatiplere gösterdiği hassasiyetin binde birini bile ondan esirgemiştir. Bu yüzden, “Paralel Devlet Yapılanması” dedikleri Fethullahçı terör örgütünün faaliyetlerine de Türk Devleti için değil, kendileri için tehdit oluşturmaya başladıklarında “dur” demişlerdir. Bu kanaatin en fazla yumuşatılabilecek biçimi ise, zerrece bir ‘Devlet’ kavrayışları olmadığı için olup bitenlere seyirci kaldıklarıdır. Mantık dairesinde kalınmak şartıyla, üçüncü bir izah şekli yoktur.

 

Millet

Türk devlet geleneğiyle ilgili her kavramın karşılığı gibi, ‘Millet’ kavramını ifade etmek için kullanılan “Budun” da Türkçenin en eski sözcüklerinden biridir. “Boyların birliği” olarak açıklanan “budun”, ‘bütün’ kavramıyla ilgili olmalıdır. Bu yaklaşım, ‘Dünya Devleti’ anlayışının ‘Millet’ kavrayışıyla uyumludur. Türk devlet felsefesinin “Dünya Devleti” tasarımı, hükümdarın, egemenliği altındaki insanları soy, dil ve din bakımlarından ayırmasına izin vermez, bir “bütün” olarak görmesini şart koşar. Türk Devlet Geleneği hakkında bilgi veren en eski örnekler bile “aynı devlet ülküsünde birleşenleri” hiçbir ayırım yapmadan kapsayan bir ‘Millet’ anlayışına sahip olduğumuzun göstergeleridir. Mete’nin kendine katılanları kendinden saymasının üzerinden 2200 yıl, Bilge’nin savaş sonucu hâkimiyetini kabul edenleri “kendi milletimden oldular” diyerek tanımlaması üzerinden 1300 yıl geçmiştir. Türk Devlet Geleneği’nde ‘Millet’, ‘ırk’ ile değil ‘Devlet’ ile ilgili bir kavram olarak temayüz etmiştir. Arap kabilelerinin asabiyeye tutunmaya çalıştığı dönemde, Türklerin yaklaşık 1000 yıllık kurumlaşmış bir devlet gelenekleri vardı ve bu geleneğin biçimlendirdiği ‘Millet’ anlayışı da buydu. Bu anlayış bu denli eski diye o kadar eskilerde kalmış sanılmasın. İslamcı ve etnik ayrılıkçıların sözbirliği ederek “devleti etnisiteye oturtma projesi” dedikleri ve “Türk ırkçılığı” temelinde kurulduğunu iddia ettikleri Cumhuriyetimizin İstiklal Marşı’nı, AKP’nin ebedî liderinin ısrarla “Arnavuttur” dediği Mehmet Akif yazmıştır. Marşın orkestrasyonunu Edgar Manasyan yapmıştır. Atatürkçülüğün ideologlarından biri olarak Cumhuriyet’in öne çıkardığı kişi Moiz Kohen’dir. Türklük araştırmalarıyla temayüz eden Avram Galanti, milletvekilliği, Kurucu Meclis üyeliği ve senatörlük yapmıştır. Agop Martayan, Türk Dil Kurumu’na olan katkılarından dolayı, Atatürk’ten “Dilaçar” soyadını almış ve Türk Dil Kurumu’nun ilk genel sekreteri olmuştur. Atatürk’ün –o görmekten pek haz etmedikleri- meşhur imzasının kaligrafisi Hagop Vahram Çerçiyan’a aittir. Türk Milleti’nin Kürt, Çerkes, Laz, Boşnak, Arap vs. kökenden gelen fertlerinin bulundukları yerleri ve yaptıkları işleri ise örnek vermekten dahi hayâ etmeliyiz. Tarih, “Türklük” terimiyle bir ırkın kastedilmediğinin o kadar çok örneğiyle doludur ki; aksini savunanların niyetlerinin ardında cehaletten fazlasını aramak hakkımızdır.

‘Millet’ –tanımı gereği- her tür etnik, dinî ve sınıfsal ayırımları aşkın ve mensuplarını aynı devlet ülküsünde birleştiren bir kategoridir. Tanıklıklarını Mete’ye dek geri götürebildiğimiz ‘Türk Devlet Geleneği’ ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka ‘Türk Milleti’ denir” tanımıyla, onun bir taşıyıcısı olduğunu gösteren Cumhuriyet de kavramı bu anlam içeriğiyle benimsemiştir. ‘Millet’ kavramına atfedilen bu anlam içeriğinin, İslamcı ideolojinin zihnindeki karşılığı ise “küfür”dür. Arapça kökeni ve anlamına atıfla dile getirdikleri ‘Millet’ kavramını, bugün üzerinde mutabık kaldığımız anlamıyla değil, “aynı dine inanan insanlar topluluğu” anlamında ve Kur’an’da olmayan, sonraki İslamcı ideolojilerin ona kazandırdığı siyasi içerikle kullanmışlar ve bu sınıra özen göstermişlerdir.  ‘Millet’ kavramının “din topluluğu” anlamında kullanıldığı ve “İslam Milleti”ne dâhil olmayanın “Küfür Milleti”ne mensup sayılacağı, başta merhum Erbakan ve Erdoğan gibi siyasi liderler olmak üzere, İslamcı gelenek içerisinde açıkça ve yaygınca dile getirilmiştir. Entelektüel düzeyde bu zıtlık paradigmasını kavramak, siyasal İslamcılığın “millet çıkarı”nı esas alan amaçlar edinip edinemeyeceğine dair en açık fikri kazandırır.

Konunun hassasiyetine binaen özenle vurgulanması gereken bir husus vardır ve Müslüman toplumların İslamcı ideolojilerin ifsadından korunması da bu husustaki vurgunun zihinlerinde yer bulmasına bağlıdır. Bilinmeli ve unutulmamalıdır ki; “Millet” Arapça bir kelime ve Kur’an’da yer alan bir terim olmakla birlikte, ümmetçi ideolojilerin iş görebileceği siyasi bir içeriğe sahip değildir. Mensup olduğu gelenekle uyum içerisinde, AKP zihniyeti de ‘Millet’ kavramını Kur’an’daki anlam içeriğiyle değil, sonraki İslamcı hareketlerin ona kazandırdığı ideolojik içeriğiyle kullanmaktadır. Öte yandan; konunun entelektüel çerçevesini tamamlamak bakımından sunulması gereken bir perspektif daha vardır ki, o da şudur: Arap-İslam Dünyası’nda ‘Millet’ kavramının –bugün anladığımız şekliyle- “her tür etnik, dinî ve sınıfsal ayırımları aşkın ve mensuplarını aynı devlet ülküsünde birleştiren” bir kategori olarak algılanamayışının ideolojik nedenlerinden önce –ona da zemin oluşturan- tarihi/kültürel nedenleri vardır. Bunların başta geleni ise, İslam’ın –sarsmakla birlikte- ne yazık ki tam olarak ortadan kaldıramadığı “asabiyye” anlayışıdır. Bu anlayış o kültür ikliminde o kadar kökleşmiştir ki; Hz. Muhammed’in Veda Haccı’ndaki vasiyetine rağmen, O’nun ölümünden sonra, en muttaki bilinen sahabeler bile “halifeler Kureyş’tendir” gibi bir tavır geliştirebilmişlerdir. Arap olmayan Müslümanları “Mevali” olarak adlandırmışlar ve Müslüman olmayanlardan alınan bir tür vergi olan ‘cizye’yi onlardan da almışlardır. Çağdaş İslamcı ideolojilerin arkaplanlarında dışlayıcı din yorumları olduğu kadar, bu tarihsel-kültürel gerçeklik de vardır.

İslamcı ideolojilerin ne geçmişlerinde ne de şimdilerinde, “aynı devlet ülküsünde birleşenlerin –ırkına, dinine, sınıfına bakılmaksızın- bir ‘Millet’ sayılması ve aralarında hiçbir ayırım yapılmaması anlayışı” yer bulabilmiştir. Siyasal İslamcılığını muhafaza ettiği sürece, bir kişi millet birliğini temsil etmenin en üst makamında bulunsa bile, milletin bir kısmını “zımmi”, bir kısmını “heretik” görmeye devam edebilecektir. Nitekim kendisine “milletin adamı” dedirten Cumhurbaşkanı, her ne kadar “millet iradesi”nden söz etse ve adına “milli görüş” dedikleri bir gelenekten geliyor olsa da, bu gerçeğin canlı timsali olmuştur. Onun ağzında ifadesini bulan “Ezidi bile olsa yine değer veririz”, “53 Sünni vatandaşımız şehit oldu”, “Şia bunların eline su dökemez” ve “affedersiniz Ermeni” gibi sözlerin ardındaki niyetin anlaşılması ancak bu gerçek kavranmakla mümkün olabilir. Ve ancak bu gerçekleri kavrayamayan bir kafa Türk Milleti’ni 36 etnik parçaya ayırmakla “Millî Birliğe” hizmet edebileceğini düşünebilir.

Siyasal İslamcılığın ‘Millet’ anlayışı, kadim Türk devlet geleneğinin ve onun bir yansıması olan Cumhuriyet’in ‘Millet’ anlayışından geridir. Bunun ötesinde; geleneksel ‘Millet’ anlayışımızdaki “ırk, din ve sınıfına bakmadan kapsayıcılık” ilkesine karşılık, “din ve mezhep anlayışına bakarak dışlayıcılık” gibi bir ilkeye dayanmaktadır. Böyle bir ‘Millet’ anlayışını, hayata geçirmek azminde oldukları ideolojinin merkezine yerleştirmiş bir siyasi iktidarın, mensuplarının tümü aynı din ve mezhep dairesinde bulunmayan bir milletin birliğini koruyabilmesi ve milletin bütününün çıkarlarını esas alan politikalar üretebilmesi mümkün değildir. Din ve mezhep temelinde şekillendirilmek istenen dışlayıcı bir ‘Millet’ anlayışından politikalar üretme çabası ve ısrarı kolayca bir milli güvenlik sorununa dönüşebilir ki, son yıllarda yaşamakta olduğumuz da budur.

 

Tarih

Sadece ‘Devlet’ ve ‘Millet’in ‘Tarih’ verisi olduğunu bilmek bile, tarihin önemini kavramak için yeterlidir. İnsanın kendini bir devlete bağlı ve bir millete mensup hissetmesi de ancak aynı tarihe aidiyet duymasıyla mümkün olur. İnsan ancak ‘Tarih’ üzerinden bir devlet ve bir millet ile arasında bağ kurabilir ve ancak kendilerini aynı tarihe ait hissedenler aynı devlet ve aynı millet ülküsünde buluşabilirler. Beni hayatta olmayan dedeme veya yüzünü hiç görmediğim onun da dedesine bağlayan şey genlerim değil, ‘Tarih’dir. Pratik karşılığını mı istiyorsunuz? İşte: “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı” “Türk Milleti”nin yerini tutamaz çünkü tarihsizdir. Sadece “şimdi” ve “burada”dır. Oysa Sakarya, Çanakkale, Sarıkamış, Mohaç, Niğbolu, Malazgirt şehitleri ve daha öncekiler de hâlâ Türk Milleti’nin birer ferdidir; ben de. Bizi birbirimize bağlayan da “vatandaşlık” değil bu bağdır. Bu yüzden Çanakkale’nin destanını yazan şair “bu topraklar için toprağa düşmüş, asker”in “o pak alnını” öpsün diye gökten melekleri değil “ecdad”ı indirmektedir.

İnsan da tarih verisi bir canlıdır. Milliyetçilik de kaynağını insanın tarihli bir canlı olduğu kabulünde bulur. Milliyetçilik, anlam arayışında olan insana, Tarih’in söyleyecek sözü olduğuna inanır. Bunun için milliyetçiliğin “tarihlilik” olduğunu söyleyebiliyoruz. Tarih’e saldıranlar gerçek hedeflerinin milliyetçilik olduğunu bilir; milliyetçiler de bilmelidir. Tanınmış tarihçimiz İlber Ortaylı’nın kendisiyle yapılan bir söyleşide dile getirdiği şu sözler milliyetçiliğin tarihle olan ilgisi hakkında açık bir fikir vermektedir: “Milliyetçi bir romanımız, milliyetçi sanat eserlerimiz, şiirlerimiz, tiyatrolarımız ve sinemalarımız mı var? Yok. Milliyetçiliği bize tarihimiz öğretmiştir. Tarih tarafından milliyetçi kılındık”.

Türkiye’de –son yıllarda artan bir ivmeyle- “resmî tarihi sorgulamak” hevesiyle Türk tarihinin önemli olay, kişi ve kurumları taşa tutulmaktadır. Bu taşlar Türk Devleti’nin kurucu değerleriyle sorunu olan etnik ayrılıkçı, İslamcı ve halen onlarla ilişkilerini devam ettiren liberal çevrelerden gelmekte, İslamcı siyaset de –Abdülhamid ve Lozan örneklerinde olduğu gibi- kimi zaman ayak vermekte, kimi zaman çanak tutmaktadır. Her ne kadar bu taşlar belli noktalara atılıyor gibi görülse de hedefin Türk Tarihi’nin bütünü olduğu bilinmelidir. Asıl amaç Türk Tarihi’ni “tartışmalı bir şey” haline getirmektir. Çünkü kendisi tartışmalı olan bir şey tartışmasız bir bilinç oluşturamaz ve tarih bilincine sahip olmayan hiç kimse de milliyetçi olamaz. Bu saldırıların nedenini anlamak güç değildir: bütün yabancı ideolojiler ithal edildikleri kültür ortamında tutunabilmek için tarihe saldırırlar. Çünkü başka bir tarihe ait olmaları itibariyle, zihinlerine sokulmak istedikleri toplumun tarihiyle uyumsuzdurlar. Bir milletin tarihine ait olmayan kültürüne de ait olamaz.

Kendisini Türk tarihine ait görmeyen çevreler içinden –konumuz olan- siyasal İslamcılar, hiç bir büyük tarihçisi olmayan, tarih bilincine sahip bulunmayan; sadece evliya menkıbeleri ve tarih kıssalarıyla kendine ufuk çizebileceğini düşünen bir gelenekten gelmektedirler. An itibariyle “tarihçilik”ten anladıkları, Türk Tarihi’ne saldırmak işidir. Belli ki, Türk’ün gerçek güç kaynağının orası olduğunu anlamışlardır. “Resmî Tarih”e saldırmayı kahramanlık sayan çakma tarihçilerin biraz da “Resmî İslam Tarihi”ni sorgulamalarını, din istismarı yaparak dünya iktidarı kuranların ipliğini pazara çıkartmalarını beklemek beyhude bir çaba olacaktır. Zira amaçları üzüm yemek değildir. “Resmî tarihi sorgulamak” kisvesi altında, “mikro tarih” veya “canlı tarih” gibi ne ediği belirsiz postmodern yönelimlerden medet ummaları başka bir amaç içindir. Bu amaç, “çok kültürlülük”, “çok dillilik”, “çok hukukluluk” ve “çok tarihlilik” kavramlarını öne çıkartarak, millet bütünlüğünü parçalamaktır. Öyledir, çünkü kültür, dil ve tarih demek ‘millet’ demektir ve gerçekte tartışılmakta olan sadece “milletin adı” değil onunla birlikte ‘millet’ kavramıdır da. Çoğalsalar bile azınlıkmış gibi hissetmeleri, davranmaları içinden geldikleri gelenek nedeniyledir. Uzun süredir devletin bütün kurumlarını yönetmelerine rağmen, onları hala ele geçirilmesi gereken mevziler gibi görmektedirler. Bütün kurumlarını yönetmekte oldukları devleti benimsediklerini gösterir hiçbir emare yoktur. Belli ki, “Türk Devleti” olarak kaldığı sürece onu içselleştirecekleri de yoktur. Çünkü Tarih bilinci ile siyasi iktidar arasında olması gereken ilgi geldikleri gelenekte de taşıdıkları zihniyette de yoktur. Onlar tarihsizdirler; tarihî bir devlete yabancılıkları da o yüzdendir. Tarihe düşmandırlar. Milliyetçilik “Tarihlilik” olduğu için milliyetçiliğe de düşmandırlar.

Bizim açımızdan, tarihe sahiplenmekten kasıt, tarihi olay ve kişilerin yüceltilmesi değil, kendisi de tarih verisi bir canlı olan insanın ürettiği kavram ve değerlerin gerçek anlamlarının ancak tarih içinde kavranabileceğine dair inançtır. Bunları tarihten bağımsız kavramaya çalışmanın İslamcıları getirdiği nokta, tarihi olanı dinleştirmek olmuştur. Sahabenin iktidar kavgaları da Emevilerin zulümleri de –ve daha pek çok şey- böylece din kisvesi altına saklanmıştır. Arap fütuhatı ile İslam’ın yayılışı birbirinden ayırılamadığı için, Türkistan’da yayılanın sadece İslam değil, Haccac’ın zulmü de olduğu böylece görülememiştir.

Din ve tarih bilinci olanlar, dinî olandan tarihe, tarihî olandan dine ilişkin sonuçlar çıkartmazlar. İslamcıların içinde yoğruldukları gelenekte “Tarih bilinci” olmadığı gibi –sanılanın aksine- tarihselliği içinde bir “din bilinci” de oluşabilmiş değildir. Bu nedenle, “dini olan” ile “tarihi olan”ı da ayıramamış ve sorunların kaynağı haline getirmişlerdir. Bu bakış açısının bir örneği olarak, “Profesör” titri taşımasına rağmen, bir dini benimsemenin, o dinin içine doğduğu kültür ve tarihi de benimsemek anlamına gelmediğini, bizatihi ‘Kültür’ ve ‘Tarih’in ithal edilebilir türden şeyler olmadığını, bunun aksini savunmanın –diğer değerlendirmeler bir yana- din açısından da dinin evrenselliğinin reddi anlamına geldiğini kavrayamayan sabık Başbakan Davutoğlu, kendini ait hissettiği tarihi geriye doğru götürürken, Osmanlı ve Selçuklu’dan sonra Abbasi ve Emevi’ye devam eden bir çizgi izleyerek, ‘Tarih Bilinci’ne de tarihselliği içinde ‘Din Bilinci’ne de sahip olmadığını göstermişti.

 

Hukuk

Türk devlet felsefesi ‘Devlet’in temeline ‘Adalet’i yerleştirmiştir. Devletin görevi adaleti gerçekleştirmektir. Bu anlayış Orkun yazıtlarından itibaren izlenebilmektedir. Selçuklu’nun Nizamülmülkü’de, Osmanlı’nın Koçi Bey’i de eserlerinde şu sözü öne çıkartmışlardır: “Devlet küfr ile çökmez ama zulm ile çöker”. Bu sözün yansıttığı anlayış siyasi eylemin doğruluğunu adalet-zulüm skalasıyla ölçer. Siyasal İslamcılar ise siyasi eylemin doğruluğunu iman-küfür skalasıyla ölçmek, iman sahibinin zulmünü mazur görmek eğilimindedir. Bunların Batılıların “Türk Düsturu” olarak andıkları, “Devlet küfr ile çökmez ama zulm ile çöker” anlayışına yabancılıkları, sakat bir din algısına sahip oluşları kadar hukuk bilincine sahip olmayışlarıyla da ilgilidir. Türk Devlet Geleneği, ‘Yasa’yı hükümdarın dahi üzerine yerleştirmiş; objektif, zorunlu ve genel-geçer yasalar karşısında herkes eşit kılmışken, bunlar “fiili durum” yaratmakla yasaların üzerinde yükselebileceklerini düşünmektedirler. Unutulmamalıdır ki, İslamcı iktidar ile Fethullahçı terör örgütü hem en büyük işbirliklerini hem de en büyük kavgalarını hukuk üzerinden gerçekleştirmişlerdir. Bir taraf Kafka romanlarında rastlanamayacak akıl dışılıklarla hayatlar karartırken, diğer taraf yasalarla yap-boz oynamakta bir sakınca görmemiştir. 

“Dine uygun” iş yaptığını düşünenlerin -İslamcı iktidarın sabık Başbakanı’nın dilinden düşürmediği- “devlet işlerinde abdestsiz imza atmamış” olmayı, eylemlerinin meşruiyet ölçüsü sanmaları -dinde de siyasette de- atılan imzaya meşruiyet kazandıran şeyin “hukuka uygunluk” ve “kamu çıkarına hizmet eden sonuçlar doğurması” olduğunu bilmemelerindendir. O dillerinden düşürmedikleri Osmanlı’dan “şeriat devleti” çıkartmak için yönelttikleri dikkatlerini “Kanunname” geleneğinden esirgememiş olsalardı, “Devlet ile Hukuk İlişkisi” hakkında belki bir fikirleri olurdu.

İslamcı iktidarların patronaj ilişkisini hukuk alanına da taşımaktan çekinmemeleri, adalet anlayışlarının  “bizden olanlar için” gibi ilkel bir esasa dayanmasından dolayıdır. Oysa İslam’da ‘adalet’, sadece tüm Müslümanlar için bile değil, tüm insanlar içindir

İslamcı düşünce seçim yoluyla iktidara gelebilmiş olmakla birlikte, “siyasi meşruiyet” ile “hukuki meşruiyet”i kavrayabilmiş ve tefrik edebilmiş değildir. Ya da işine gelmemektedir. Bir siyasi partinin kullanılan yönteme (seçim) uygun olarak işbaşına getirilmiş olması “siyasi meşruiyet” ile ilgilidir. Onun eylemlerinin haklılığını tespit için başvurulacak ölçüt ise, seçmen tercihine değil, hukuka uygunluk olacaktır.  Siyasi iktidarların seçimle işbaşına gelmeleri demokrasinin bir şartıdır ama siyasi iktidarın eylemlerinin meşruiyeti burada değil, hukuktadır. Bu yüzden “demokrasi” kavramı artık seçim sistemleriyle değil haklar ile ilgili bir kavram olarak kullanılmaktadır. Yani bir iktidar “beni millet seçti” diyerek her istediğini yapamaz.

‘Demokrasi’ hukuk ile siyaset arasındaki dengeye dayalı bir sistemdir. Demokrasinin özü ve güvencesi hukuk bilinci ve yargı bağımsızlığıdır. İnsanların hoşnut olmadıklarını eleştirebilme ve haklarını arayabilme özgürlüğü hem demokrasinin teminatı altındadır hem de onun temelidir. Demokratik bir sistemde devlet işlerini yürütmeye talip olanlarda hem hukuk hem de siyaset bilincinin gelişmiş olması gerekir. Bu ise İslamcı iktidarlarda aramakla bulunacak türden bir şey değildir.

 

Siyaset

Türk Devlet Felsefesi ‘Siyaset’i “halkın âdil yasalarla yönetilmesi ve toplumsal barışın sağlanması” olarak görmüştür. Halkın bütünün sorumluluğunu üstlenmiş olan siyasi otoritenin, halkı arasında ayırım yapması toplumsal barışa yönelik en büyük tehdit sayılmıştır. Siyaset, toplumu bir ve bütün olarak tutmanın yolu olarak bilinmiştir; toplumun bir bölümünü “konsolide” ederek, aradaki gerilimden iktidar devşirme aracı olarak görülmemiştir.

Kendini “ehl-i sünnet ve’l cemaat” olarak tanımlayan Sünnilik ise, kendi zihinsel yapısını kurarken, “öteki” ve “düşman” algısı oluşturmak için ‘bidat’ ve ‘fitne’ gibi kavramları kullanmıştır (Evkuran, s. 229). İslam tarihinde “iftirak hadisi”, “fırka-i naciye hadisi” veya “73 fırka hadisi” gibi adlarla anılan uydurma bir hadise dayanılarak, dini sorumluluk ve kurtuluş bireysel olmaktan çıkartılıp gurup mensubiyetiyle kayıtlandırılmış, gurup dışındakilerin helak olacağına inanılmıştır. Peygamber’in “benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır, bunların biri (Ehl-i Sünnet) kurtuluşa erecek, 72’si helak olacaktır” dediğini iddia eden uydurma hadise o derece inanılmıştır ki, mezhepler tarihi yazarları bile kitaplarına aldıkları mezheplerin bir kısmını bölerek veya birleştirerek bu sayıyı tutturmaya çalışmışlardır. Bu uydurma hadisin etkisi sadece mezhepler tarihi kitaplarıyla sınırlı kalmamış, ondan siyaset türetilir ve kendilerinden olmayanlar “bid’at” ile “fitne” arasında derecelendirilir olmuştur. Bunun olumsuz sonuçlarından en önemli ikisi; bireyin kendini geliştirmesinin bir ihtiyaç olmaktan çıkartılması ve varoluşları kitle içinde olmaya bağlı bulunanların gurup yöneticilerinin istismarına açık hale getirilmesidir. Sünni gelenekle çağdaş tekfirci ideolojiler arasındaki en çarpıcı ortaklık da bu olsa gerektir.

Siyasal İslamcılar, kendilerini içinde bulundukları toplumla bir ve bütün görmekle değil, kendilerini ondan ayırmakla var olmuşlardır. Ürettikleri siyaset, topluma karşı “bizden olanların çıkarı”nı öncelemek üzerine kurulmuştur. İslamcılığın darbeye kalkışan kolu da maruz kalan kolu da etkin oldukları tüm alanlardaki ilişkileri “liyakat” değil, “patronaj” esası üzerine kurmuşlardır. Böylece sadece yandaşları kendilerini özgür, güçlü ve gelecek kaygısından azade hissedebilmişlerdir. FETÖ’nün kendi yandaşlarına çıkar sağlamak, belli mevkilere onları getirmek ve kendilerinden olmayanları oralardan uzaklaştırabilmek için en ahlaksız yöntemlere başvurabildiğini hep birlikte gördük. “Birisini, sırf İmam Hatip mezunu olduğu için göreve getirdiğimiz zaman kaybetmeye başladık” diyerek, AKP döneminde İktidar-bürokrasi ilişkisinin “liyakat” değil, “patronaj” temelinde yürütülmekte olduğunu söyleyen de AKP’nin kurucularından ve uzun yıllar MKYK üyeliği yapmış olan Ayşe Böhürler’dir.

Dini kullanarak iktidar devşirmek isteyenler ne ‘Devlet’ ve ‘Siyaset’ kavramlarının teorik içeriğinden ne devlet işlerini yönetme bilgisine dair Türk devlet geleneğinden ne de İslam’ın özünden zerrece nasip almış değillerdir. “Tanrı”, “Ahiret” ve “Hesap günü” kavramları temelinde şekillenmiş bir dini bile kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyenlerin, “dünyevî” değer, kavram ve kurumlar konusunda hassasiyet göstermelerini beklemek boş bir iştir.

Devlet yönetimine ilişkin kavramların, dini siyasete alet etmek isteyenlerin zihnindeki biçimleri, devlet ve millet çıkarı ile toplumsal barışın sağlanmasına kaynaklık edebilecek türden değildir. Bu nedenle de onların belirleyeceği siyaset anlayışından “millî çıkarlara hizmet” gibi bir sonuç ummak beyhudedir.

 

Laiklik

Bu kavramın İslamcıların zihninde hiçbir karşılığı yoktur. Sadece tarihimiz ve devlet geleneğimiz açısından önemine binaen burada yer almıştır. Kavramın Türkiye’de çok tartışılır ancak üzerinde uzlaşılamaz oluşunun nedenlerinden biri de yabancı bir terimle ifade ediliyor oluşudur. Hak verilebilecek yegâne şey, geldiği kültür ikliminde –gerçekten de- özel bir geçmişe sahip bulunduğudur. Ne var ki, laikus-klerikus çatışmasının sadece Batı tarihi içinde anlamlı olduğu, İslam’da bir “dinadamları” sınıfı bulunmadığını savunanların, İslam’ı Sünnilikten ibaret saymak gibi dışlayıcı ve hadsiz bir tavır içinde oldukları da teslim edilmelidir. Şia’da bir “dinadamları” sınıfı vardır. Hem de bunların her biri –Papa gibi- günahsızdır. Yine de bu konu tartışılmayacaktır. Amaçlanan devlet geleneğimizde din-siyaset ilişkilerinin nasıl düzenlendiğine dair bir fikir verebilmektir.

Türkler, tarih boyunca karşılaştıkları hemen bütün dinleri benimsemiş bir millettir. Ve yine bu dinlerin hiç birinin siyaset üzerinde etki oluşturmasına izin vermemiş bir millettir. Öyle ki, çok eski olan bu tavrına güvenle karşılaştığı dinleri rahatlıkla benimsediği dahi söylenebilir.

Türk devletlerindeki yapılanmada en yüksek zirveyi, kağanı tahta çıkaran 'Tanrı' temsil etmektedir. Bu, kağanı –siyasi, askeri, ekonomik otorite olmasının yanında- dini otorite haline de getirmekte ve ortaya “dini otorite” olmak iddiasıyla çıkabilecek olanlara alan tanımamaktadır. Otoritenin kaynağı Tanrı olmakla birlikte –Türk devlet geleneğinin özgün yanı olarak- toplumsal düzen dinî değil, dünyevî-siyâsîdir. Toplumun ve devletin yaşama kurallarını belirleyen töre; atalar örnek alınarak, dünya sorunlarını çözüme kavuşturmak, düzene sokmak amacıyla oluşturulmuştur. Yani, Tanrısal olduğuna inanılan hukuk yapısından çok insan hukuk yapısı söz konusudur. Böyle olmakla birlikte, törenin ana ilkesi olan 'adâlet' Tanrı'nın varlığı ile ruhun ölmezliği inancına dayanır. Bu, bir yönüyle İslâm'ın öngördüğü toplum düzenine benzer. Halîfelik de dinî değil, siyâsî bir kurumdur ve halîfenin görevi de Tanrı adına îmân kontrolü yapmak değil, fitneyi ortadan kaldırıp toplumsal düzeni sağlamaktır. İmanî sorumluluğun hesabını soracak olan ise ancak Tanrı'dır. Türk devlet geleneği dini de siyaseti de bir arada yaşatmış ancak birbirilerine karıştırılmalarına asla izin vermemiştir. Köprülü’nün ifâdesiyle: “devletin vahdetini asıl ‘millî vicdan’a istinât ettirerek ‘cismanî’ ve ‘ruhanî’ işleri yekdiğerinden tamamen ayırmak siyaseti eski Türk devletlerinin millî bir anânesidir” (M. Fuad Köprülü, Türk Tarih-i Dinîsi, s. 37).

‘Din’ olarak sunulan her yapı belli bir algıda şekillenmiş olduğundan kaçınılmazcasına bir ‘din yorumu’ olacaktır. Sorun, her bir ‘din yorumu’nun ‘din’ olduğu iddiasıyla ortaya çıkmasıdır. Tarihe bakıldığında görülür ki; her siyaseti dine dayandırma teşebbüsünün sonucu –amaçlananın aksine-  siyasetin dini şekillendirmesi olmuştur. Erken dönem Türk düşüncesinde görmeye çalıştığımız devlet geleneğini, böyle bir ilişkiye izin vermeyerek siyaset kadar dini de korumuştur. Böyle bir tavrın örneklerini Türk tarihinin her döneminde görmek mümkündür.  “Abbasilerin, İslam dininin içini boşaltmış yönetim anlayışları, Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’in Bağdat’ı siyasi denetim altına almasıyla birlikte, başka bir yönetim formatına dönüşmüştür. Tuğrul Bey, Abbasi halifesinin siyasi ve idari yetkilerini kendi üzerine alırken, “halifelik” sıfatını onun üzerinde bırakarak, sadece dini işler ve işlevler görmesini sağlayan bir yönetim tarzı belirlemiştir. Tuğrul Bey’in bu iki ayrı işlevi tek bir yöneticiden alarak iki ayrı kuruma dönüştürmesi olgusu, Göktürklerden beri bilinen “din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” anlamındaki yönetim sisteminin en önemli tarihsel uygulama örneklerinden biridir” (Feyzullah Eroğlu, Arap Yönetim Tarzı ve Türk Yönetim Tarzı Üzerindeki Etkisi, s. 32).

 

Arasöz

Zaman zaman failler değişse de, sorunun kaynağında 1000 yıldan uzun zamandır samimi Müslüman olan bu milletin din yerine hurafelere inanmasını sağlamak ve siyasi amaçlara ulaşabilmek için onun inançlarını istismar etmek vardır. İslamcılar bunu tartışabilir. Devlet işlerini yürütebilmek için; devlet, millet, tarih, siyaset, hukuk kavrayış ve bilinçlerine ihtiyaç olduğu ve bunların İslamcıların kitabında bulunmadığını söylememize gelince… her ideolojik hareket mensuplarına aynı formasyonu kazandırmak, onları aynı dili konuşur hale getirmek ister. Bunun için kullandığı temel kitapları vardır. Ülkücülerinkiler, Sosyalistlerinkiler ve Liberallerinkiler bilindiği gibi, İslamcılarınkiler de sır değildir. O kitapları açsın ve bu kavramlara yer verdiklerini göstererek utandırsınlar bizi…

 

 

Yaşadıklarımızdan Öğrendiğimiz Şeyler Var

15 Temmuz darbe girişiminin ardından, yaşamak zorunda kaldıklarımızın tüm sorumlularını belirleyebilmek amacıyla, “hangi tarihin milat kabul edilmesi gerektiği” tartışılmaktadır. 14 yıldır işbaşında olan ve “ne istedilerse verdiği” Fethullahçı terör örgütünü darbeyi göze alacak denli palazlandıran İslamcı iktidar 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının başladığı tarihin milat kabul edilmesi, öncesine bakılmaması konusunda ısrarcıdır. Kimileri birkaç yıl, kimileri birkaç on yıl daha geri gidilmesi gerektiği inancındadır. Biz, bu çalışmamızda, benzeri türden olaylar artık yaşanmasın isteniyorsa, tarihin derinliklerinde çok daha uzun bir yolculuğa çıkılmasının zorunluluğunu ve din ile siyasetin ilk çarpık ilişkisinden doğan zihniyetin mahkûm edilmesi gerektiğini savunmaya çalıştık.

Olan bitenlerden çıkartılması gereken ilk ve en önemli ders, siyasi iktidar için dini istismara tevessül edilmemesi gerektiğidir. Din istismarından siyasi iktidar devşirmek isteyenlerin, bu işi kendi tekellerinde tutabildikleri görülmemiştir. Böyleleri hem kendi silahlarıyla vurulmayı göze alabilmeli hem de din karşısındaki konumlarını gözden geçirmelidir. İlk İslam filozofu kabul edilen Kindî’nin dediği gibi: “Din tacirliği yapan dinden yoksundur zira sattığı şey artık ona ait değildir”.

“Krizi fırsata çevirmek” diye moda bir söz var. Birliğimizi parçalamaya yönelik hain bir eylemden birliğimizi sağlamlaştırarak çıkıp bu sözün doğruluğuna örnek olma imkânımız vardır. Ne var ki, AKP İktidarı, tüm ülkenin yaşadığı krizi sadece kendisi için fırsata çevirme peşindedir: fiilen Başkanlık, KHK’larla TBMM’yi devre dışı bırakma, “kayıt altına almak” bahanesiyle cemaatleri legalleştirme çabası vs. Cumhurbaşkanı, “Sarraf’ın suçsuz olduğunu biliyoruz” demeye başlamıştır. FETÖ ile mücadele AKP’nin günahlarını aklama aracına dönüştürülmemelidir.

15 Temmuz’da darbecilerin zulmüne direnirken hayatlarını kaybedenler “Demokrasi Şehidi” olarak anılmaktadır. 15 Temmuz gününün tatil ilan edilip “Demokrasi Günü” olarak anılması söz konusudur. Her tür darbe düşüncesine karşı “Demokrasi” vurgusu ile direnilirken, darbe bahane edilerek, iktidara demokrasiyi daraltacak imkân ve güçleri tanımak veya darbeyi iktidarı aklamak için kullanmak, darbeye demokrasi adına karşı çıkmakla çelişik olacaktır.

Tarihi metinlerimizde “halk hükümdarın dini üzeredir” diye bir ifade vardır. Gerçekten de yönetimin başındaki insanın örnekliğinin toplum üzerinde bu kabilden bir etkisi vardır. Bu yüzden bu konumdaki kişi, bu sorumlulukla hareket etmelidir. Cumhurbaşkanı, hakikaten yaşanan olaylardan ders aldığı ve benzeri şeylerin tekrar yaşanmasının önüne geçmek istediği konularında samimiyetine kamuoyunu ikna etmek istiyorsa, bunun yegâne yolu, “din istismarının zararını gördük ve her tür zeminini yok etmenin gereğine inandık” demesi ve o gereği yerine getirmesidir. Zira yaşananlardan alınacak ilk ve en önemli ders budur. Örneğin, Cumhurbaşkanı, “dindar ve kindar” nesil yetiştirmenin toplumun önüne konacak bir hedef olamayacağını kavramak zorundadır. Görmelidir ki, FETÖ’nün yetiştirdiği de kendi “dindar ve kindar” neslidir.

Bir cemaate karşı mücadele etmenin yolunun, başka bir veya birkaç cemaati desteklemek olmadığını akıl ve tarih bize göstermektedir. “Kayıt altına almak” bahanesiyle tarikatların legalleştirilmek istenmesinin anlamı üzerinde düşünülmelidir. Bayezid-i Bistami’ye atfedilen “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözü –kara çalmak isteyenlerin köşe yazılarında değil- hemen bütün tasavvuf klasiklerinde vardır. “Zamanının şeyhini bulup ona intisap etmeden ölenin cahiliye ölümü üzere öleceği” gibi, “şeyh-mürid ilişkisinin gassal-meyyit ilişkisine benzediği gibi… göz yumulması istenen, gerçekten de, bu düşüncelerin toplum içinde yayılmasına izin verilmesi midir? Tarikatlar bütün dünyada ve her inanç sisteminde, “dünya nimetlerine sırt çevirmek” esprisiyle ortaya çıkmış, zamanla bir dünya iktidarına evrilmiştir. Buna göz yummak, cehaletin üretilip örgütlenmesine, inançların istismarına seyirci kalınması demektir. “Birlik” iddiasını savunup da, giyim-kuşamlarından zikirlerine, tekke mimarilerinden intisap şartlarına vs. kendilerini diğerlerinden ayırmayı esas ittihaz eden tarikat yapılarının birlik fikrine hizmet edeceğine neden inanılsın. Cemaat ve tarikatlar siyaset ile bağ kurmasalar bile siyasetin istismar edeceği sakat din algısını beslerler. Onlara yasal koruma kazandırma peşine düşüleceğine, gerçek dini bilgiye ihtiyaç duyan nesillere,  dini sorumluluğun ve dini kurtuluşun bir guruba mensubiyetle ilgili olmadığı, bireysel olduğu anlatılmalıdır.

Yaşadıklarımız, iktidar karşısında, cemaatlerin değil muhalefetin seçenek olmasının önemini anlatmıştır. Siyasi bir yapı olan iktidara yönelik tepkiyi, cemaatler değil, yine siyasi yapılar olan muhalefet partileri örgütleyebilecek güç ve yetenekte olmalı. İktidarlar siyasi rakipleri olan muhalefet partilerinin sadece rakipleri değil, siyasi sistemi ayakta tutmakta ortakları olduğunu da anlamalıdır.

Ne yazık ki, toplumumuzda dini bilgi ile dini hassasiyet ters orantılıdır. Bu nedenle kitlelerin manipüle edilmesi kolay olmaktadır. Toplumu başka bir toplumla değiştiremeyiz ama toplumun zihniyetini değiştirebiliriz. Bunun da bilindik tek yolu eğitimdir. Hiçbir cemaat veya tarikat toplumun bütün çocuklarını 5-6 yaşlarında eğitime tabi tutamaz ve hiç birinin organizasyonu Milli Eğitim Bakanlığı veya Diyanet İşleri Başkanlığı ile boy ölçüşemez. Ancak Milli Eğitim ve Diyanet de cemaatlerin zihniyetini paylaşıyorsa, bu eşitsizlik tersine döner. “Din İstismarının Tarihi” okullarda okutulmalı ve camilerde vaaz edilmelidir; sorumluluğun ve kurtuluşun bireysel olduğu da.

Cumhuriyetin, dini vicdanlara hapsettiğini iddia edenler, vicdansız bir din yaratabildikleri için –din adına- çalınan sorularla okullara girilebilmiş, hak edilmeyen makamlara gelinebilmiş, haksız servetler edinilebilmiş, bunların çok daha ötesinde, kendi insanına ateş edip kendi Meclis’ini bombalayacak raddeye gelinebilmiştir. İvedilikle yapılması gereken işlerden biri de din ile vicdan arasındaki ilişkinin görünür ve anlaşılır kılınmasıdır. Başta felsefeci ve ilahiyatçılar olmak üzere, ‘Devlet’, ‘Tarih’ ve ‘Siyaset’ bilincine sahip, toplumsal barışın sağlanmasını hedef edinmiş uzmanların sağlıklı bir din yorumunu ortaya koymak üzere disiplinlerarası çalışmalar yapmaları gerekir.

Her tür bağnazlığın ve inanç istismarının panzehri sorgulayıcı tavır ve eleştirel düşüncedir. İlahiyat fakültelerinden felsefe derslerini kaldırmak isteyen siyasi iktidar, oralardan çıkan Genelkurmay imamlarına bakarak, “nasıl oluyor da ilkokul mezunu bir vaizin peşinden gidebiliyorlar?” diye sorabilir; ne var ki, zihniyetini muhafaza ettiği sürece, yanıtını veremez.

Geçmişte, yakıcı tartışmalardan yıkıcı savaşlara dek farklı boyutlarda cereyan eden dini çatışmalar tarihte kalmış ancak bu çatışmalarda ulemanın verdiği fetvalar günümüze taşınmıştır. Bu fetvalarda siyasi iktidarların istekleri doğrultusunda, karşı tarafların kâfir olduğuna hükmedilip, katledilmelerinin vacip olduğu tasdik edilmektedir.  Bu fetva metinleri bugün bile kimi İslamcı guruplar için kaynak ve ölçüt addedilmektedir. Bu durum, “din âlimi” olarak kabul edilen kişilerin ne ağır bir sorumluluk altında olduğunu göstermektedir. Nişaburlu âlim Ali bin Hasan, kendisini niçin ziyarete gelmediğini soran Selçuklu Sultanı Melikşah’a, “hükümdarların en iyisi âlimlere yakın olan, âlimlerin en kötüsü hükümdarlara yakın olandır” yanıtını vermişti. Bu söz çağımız âlimlerinin de mottosu olmalıdır.

Fetöcü örgütlenme dini temellere sahip olmakla birlikte, sonrasında oluşturduğu patronaj ağında yer alanlar tamamen böyle değildir. İktidar bu ağa sadece izin vermemiş, insanların bir kısmını bu ağa takılmaya adeta mahkûm etmiştir. İmkân bulan ve tıyneti müsait olanlar iş, kadro, terfi, ihale vs. amaçlarına ulaşmak için bu ağa katılmışlardır. Kişisel çıkarları için bu zilleti göze alan zayıf karakterlilere de –elbette- edindikleri haksız çıkarların bedeli ödetilmelidir. Ancak FETÖ ile mücadelede bu iki yön de birbirinden ayrılmalıdır.

15 Temmuz darbe girişiminin önceki askerî müdahalelerden açık farkı, sadece siyasi yapıyı değil, toplumsal yapıyı da baskı altına alıp dönüştürmek istemesidir. Yaşanan tecrübe demokrasinin, cumhuriyetin, laikliğin ve kuvvetler ayrılığının önem ve değerini bir kez daha anlatmıştır. O halde yapılması gereken, bir yandan bunlara kasteden zihniyetle mücadele ederken, diğer yandan toplumda bunlara sahiplenme bilincini egemen kılmaktır.  Proudhon, demokrasinin ön şartının demopedi olduğunu tespit etmişti. Demokrasi kültürü ve terbiyesi olmazsa eğer “siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” veya “millet ne derse o” biçiminde kendini gösteren zavallı bir kavrayış düzeyi demokrasi sanılmaya devam edilebilir. Esas olan toplumsal ve onun yansıması olan siyasal bilinci yaratabilmektir. Bu olmazsa eğer, siyasi meşruiyet ile hukuki meşruiyeti ayırt edemeyen lider karizmasının topluma yaşatacağı şey ne demokrasi ne de millet egemenliği olacaktır. Millet bilincinin olmadığı yerde millet egemenliğinden söz etmek saçmadır.

 

Ders Alınmazsa Tekerrür Eder

Karl Marks, “Louis Bonaparte'in 18 Brumaire'i” adlı kitabında sonradan meşhur olacak şu cümleyi yazmıştır: "Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi ikincisinde komedi olarak.". Biz bir trajedi yaşadık. Umalım ki, gereken dersi alabilelim ve tekrar yaşanmasın. Çünkü bu türden olaylar –maruz kalanlar açısından- her seferinde trajedi olarak yaşanır; gülenler başkaları olur.

 

                                                                                                               Atila KAYA

                                                                                                    MHP İstanbul Milletvekili

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mehmet 4 gün önce

akp zihniyetinin en nefret ettiği kesim ülkücülerdir,kendilerini en güçlü hissettikleri dönemlerde ülkücülere nasıl saldırdıklarını milliyetciliği nasıl ayaklar altına aldıklarını bizler unutmadık... kurt kişi geçi̇ri̇r ama yediği ayazı unutmaz...recebin avanesi kendilerini en güçlü zannettikleri dönemde ülkücülere canhıraş saldırırken öbür tarafda pkk ile masa kurup fetö ile yollarda beraber yürütüp ,yağmurda beraber ıslanıyorlardı,siz bakmayın bu günkü sahte balayı havasına bunların (akp) ülkücülere ihtiyacı kalmasın ilk harcayacakları ülkücüler olacak 40 yıllık tecrüben bana bunu öğretti

Avatar
mustafa 2 gün önce

tebrikler teşekürler çok aydınlatıcı bu yazı bütün platforumlarda yayınlanmalı kitapçık olarak basılıp dağıtılmalıdır . belki bilinçlenmeye vesile olur..