Türk Hakimiyeti / Tuğrul Arık Yazdı...
Bu hakimiyet meselesi, her devletin kuruluş aşamasındaki gelişmelere ve kurulduktan sonraki gidişatına etki eden çok önemli bir meseledir.Çünkü eğer bir devlet kuruluş aşamasında korumaya güç yetiremeyeceği büyüklükte bir toprak üzerinde hakimiyet iddia ederse, o devletin uzun müddet bağımsızlığını koruması pek mümkün olmaz.

Hatırlanacağı üzere hem Osmanlılarda hem de Selçuklular ve diğer devletlerde hakimiyet göstergesi bazı unsurlar mevcuttur. Bu durum, Türk devlet geleneğinde ‘hakimiyet telakkisi’ olarak geçmektedir. Türk devletlerinde başlıca hakimiyet unsurları; unvanlar, lakaplar, hutbe, taht, tac, sikke, davul (nevbet), bayrak, otağ, tuğ ve çeşitli giysiler olarak sayılabilir.

Okullarda öğretilen tarih derslerinde ise üç unsur öne çıkmaktadır. Bunlar davul(nevbet), sikke ve hutbedir. Yani bir hükümdar, belli bir toprak üzerinde hakimiyetini yani devletinin bağımsızlığı ilan ederken; kendi adına hutbe okutur, sikke darbettirir ve davul(nevbet) çaldırır.

Sikke darbettirmenin yani devletin kendine ait parasının basılmasının manası zaten açıktır. Peki davul yani nevbet çaldırmak nedir? İlk okuyuşta akla devlet bandosu yani mehter takımı gelse de; nevbet kelimesi sözlüklerde, “resmi yerlerde belli vakitlerde çalınan davul” diye geçmektedir. ‘Nevbet’ kelimesinin günümüzdeki kullanımı ise ‘nöbet’ kelimesi halindedir ve ‘sıra ile yapılan iş’ manasına da gelmektedir. Sabrınızı daha fazla zorlamadan şu alıntıyı da sizlerle paylaşırsam herhalde nevbet kelimesinin anlamı netlik kazanır: “Nevbet, sultan için namaz vakitlerinde olmak üzere günde beş defa çalındığı halde; tâbi hükümdarlar,üç defadan fazla çaldıramazlardı.”

Nevbetin günümüzdeki bir tezahürünün de mübarek ezanlar olduğu böylece anlaşıldığına göre; ezanların günde niye beş defa okunması gerektiği konusu da açıklık kazanmaktadır. Dini anlamının yanısıra Türk devlet geleneğimizde ezanların beş defadan az okunması yani nevbetin(davulun) beş kereden az çalınması bir hakimiyet eksikliğine işaret etmektedir.

Günün erken saatlerinde okunan sabah ezanından, kimilerinin rahatsız olduğu konusu ve sabah ezanlarının hoparlörden verilmemesi talepleri bazen gazete haberlerinde görülmektedir. Bu rahatsızlık, ezan okuyucunun yani müezzinin okuma hatasından kaynaklanan bir husus olabilir. Ancak ele aldığımız konu açısından bakar isek, böyle bir rahatsızlıktan yola çıkarak ezanın okunmaması da hakimiyet eksikliğine işaret edebilecektir. Günümüzde üzerinde ezanların okunmadığı yani Türk davullarının çalınmadığı topraklarımızın olup olmadığı sorusuna ise şimdilik cevap vermiyorum.

Son olarak hutbe konusuna değinmek istiyorum. Hutbe okutmak ne demektir? Eskiden olsa bu soruya, hükümdarın yani o topraklarda hakimiyet sahibi olan kişinin adının okunması diye cevap verip geçebilirdik. Ancak günümüzde böyle bir kişiden söz edemeyiz. Zira memleketimizde hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir. Bir kişinin uhdesinde değildir.

Aslında tarihte, hutbe okutmak demek bir kişinin ismini okumaktan ibaret değildir. Hutbe, okunduğu topraklarda hangi tür bir adaletin mevcut olduğunu göstermektedir. Hutbelerde okunan Nahl suresinin 90. ayet-i kerimesi de “Şüphesiz ki Allah size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder…” diye başlayarak ilk başta adaleti saymakta; hutbe ile adaleti özdeşleştirmektedir.

Bir örnekle anlatmak gerekir ise eğer bir hutbede; Ömer ismi okunursa o topraklarda Ömer isimli birinin hükümdar olduğunu, Yezid ismi okunursa o topraklarda Yezid isimli birinin hükümdar olduğunu anlamak kimilerince pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak Türk devlet hakimiyet anlayışına göre biz şunu anlarız: Eğer bir hutbede Ömer ismi okunursa orada Ömer adaleti vardır, Yezid ismi okunur ise o topraklarda Yezid adaleti vardır. Bu anlayış çerçevesinde hutbeyi dinlerken ya içimiz ferahlar ya da içimiz daralır.

Hutbe konusu çok tafsilatlı bir konudur. İslam tarihindeki yeri de çok geniştir. İlgi duyanlar İslam ansiklopedisinde hutbe maddesine bakabilirler. Ben ise bu yazıda hutbe konusunun güncel bir yönüne işaret etmek istiyorum.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 15 Ekim 2015 tarihinde katıldığı bir tv programında program sunucusunun sorularına şöyle cevap verdi:

Sunucu Didem Yılmaz Arslan: Peki, camilerde sizce yeterince çalışmalar yapılıyor mu? Yani orada cemaate dönük farklı bir çalışma yapılabilir mi? (Bu soru IŞİD ile alakalı sorulmuştur)

Devlet Bahçeli: Camilerdeki faaliyetlerin, biraz daha siyasi amaçla yapıldığına dair toplumda bir kanaat var. Siyasi amaçlarla da kullanıldığına dair şeyler var. Oradaki din adamlarının konuşmalarında, bir partiye mensup değilseniz rahatsızsınız; bir partinin mensubu iseniz, “Oo çok iyi konuştu hocaefendi” diyorsunuz.

Arslan: O zaman camilerin siyasallaştığını mı söylüyorsunuz efendim?

Bahçeli: Hemen hemen, hemen hemen.

Devlet Bahçeli’nin işaret etmiş olduğu bu toplumsal kanaat, hayli zamandır devam etmektedir. Toplumun önemli bir kesimi, Cuma namazlarına giderken işitecekleri hutbeden tedirgin bir hale gelmişlerdir. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere hutbeden tedirgin olmak ise mevcut adalet düzeninden tedirgin olmak, şüphe etmek demektir.

Dolayısıyla kimse oturduğu yerden hükümdarlık taslamaya kalkmasın. Biz kimin, nerede hükümdar olduğunu oradaki camilerde okunan hutbelerden anlayabiliyoruz. Şerefli din adamlarımızı tenzih ederek söylemek isterim ki; sanılmasın ki birileri hutbeleri güzel okumuyor diye biz hutbe dinlemekten vazgeçeceğiz. Hutbeler, Türk milletinin hakimiyet sembolleri, Türk adaletinin manzumeleridir. Zannedilmesin ki camileri terkedeceğiz. Bilakis şüphe edilmeyecek kadar sağlam bir adalet sistemini getirmek için camilere gidecek, içimizi ferahlatacak hutbeleri dinlemek için yüzümüzde tebessümle sabırla bekleyeceğiz. Ne zaman ki adaletin herkese hakkıyla tatbik edildiğini göreceğiz, o zaman o topraklarda Türk Devletinin hakim olduğunu anlayacağız.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.