Sivil itaatsizlik ve İmam-ı Âzam Ebû Hanife

Gabriel Tarde “Milleti gazeteler ortaya çıkarır” der. Bugün Türkiye’de siyasal iktidar elinde bulundurduğu yazılı ve görsel medya gücüyle yeni bir ulus inşa etmektedir. 

 

İktidar medyası seçtiği haberlerle halkımızın zihin dünyasını yeniden şekillendiriyor. Bir merkezden üretildiği belli olan haberler  gazetelere, TV’lere  ve internet medyasına servis edilerek iktidar merkezli bir gerçeklik üretilmektedir. Bu mecralarda yapılan yayınlar ile halkımıza dünya standartlarının ötesinde bir Türkiye algısı sunulmaktadır. Bu algının gerçek olmadığı son zamanlarda yapılan birçok araştırma ile doğrulanmasına rağmen TV’nin “algı üretme” gücü kullanılarak, bu algıya muhalefet eden herkes ötekileştirilmektedir. Bu durum  ötekileştirilmekle kalmamakta iktidara muhalefet etmenin İslam dışı olduğu söylemi üretilerek halkımızın kanaatleri iktidar merkezli biçimlendirilmektedir.

 

Oysaki İslam toplumlarında muhalefet  İslam tarihi boyunca her dönemde çok canlıdır. Halkın yönetimden memnun olmadığı her dönemde halka  önderlik eden manevi şahsiyetlerin liderliğinde toplumsal bir muhalefet İslam toplumlarında şekillenmiştir. Bu muhalefete öncülük eden karizmatik kişiler aldıkları tavırlardan dolayı çoğu zaman işkence ve baskılara maruz kalmışlardır. Bu alimlerin önde gelenlerinden birisi  de İmam-ı Âzam Ebû Hanife’dir. İslam düşünce geleneğinin bu büyük kurucu aklının yaşadıklarının Batı dünyasında ortaya çıkan sivil itaatsizlik eylem biçimi bağlamında ele almanın zorluğunun farkındayız. Ayrıca tek bir örnekten yola çıkarak sivil itaatsizliğin İslam toplumlarında bir gerçeklik olarak var olduğunu savunmanın dezavantajının gerçekliğini de biliyoruz. Yani tarihsel varoluşu tek modellemeyle anlatmanın genelleştirmeci ve toptancı bir öngörü olacağını kabul ediyoruz. Buna rağmen sosyal bilimlerde ilkeler bazında genelleme yapmanın da  kavramsal bir değeri olduğunu düşünüyoruz.

 

Bilginin onuru

 

Sivil itaatsizlik kavramı Batı dünyasında ortaya çıkmasına rağmen iktidara karşı meşru çerçevede kalarak, şiddete başvurmadan  vicdani ve ahlaki bir motivasyon ile alınan bir tavır alış olmasından dolayı hukuki ve kültürel temellerinin İslam düşünce geleneğinde varlığı tartışılmazdır.  Bu vicdani ve ahlaki tavır alışın en iyi örneklerinden birisinin İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin şahsında merkezileştiği bir gerçektir.

 

İmam-ı Âzam Ebû Hanife M. 699 yılında Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan hilafeti döneminde Küfe’de doğmuştur. Küfe’de Amr bin Hurays Çarşısı’nda büyük bir mağazada ipek kumaş ticareti ile uğraşmış, bu uğraşıları ile elde ettiği gelirle ev ve araziler satın alarak zengin bir tüccar olmuştur. Ticaretteki keskin zekasının farkına varan dostları onun ilim ile ilgilenmesini tavsiye etmişlerdir. O da birtakım tereddütler sonucunda fıkıh ilmini öğrenmeye karar vermiştir.  Böylece o dönemde var olan İslam düşünce geleneğinin en önemli kurucu okulları olan ve devletten bağımsız var olmayı başarmış ders halkalarından birine katılmıştır. Bu ders halkasında kendisine 18 yıl boyunca Hammad’ı üstad olarak kabul ederek ondan fıkıh okumuştur. Fıkıh ders halkasının dışında birçok farklı ders halkasına katılarak değişik ilim dallarında uzmanlaşmış üstadlardan dersler almıştır. Bununla yetinmeyerek ilim amaçlı seyahatler ederek, farklı İslami ekolleri tanıyarak, onlardan bilgi edinerek düşünce dünyasını zenginleştirmiştir.

 

Üstadı Hammad’ın ders halkasında bulunduğu dönemden itibaren keskin  zekası ve yeni geliştirdiği usul kuralları ile meşhur olmuştur.

 

İmam-ı Âzam’ın fıkıh ilminde meşhur olduğu dönemde Emevi iktidarı sosyal, siyasal ve ekonomik bir çöküş dönemindeydi. Bazı Batılı araştırmacıların belirttiği gibi bu dönemde yeni konulan ek vergiler ile ekonomik canlılık bitirilerek halk üretim yapamaz hale getirilmiştir. Emeviler yaptıkları fetihlerin ve sarayların masraflarını yeni vergiler koyarak  halktan karşılamışlardır. Ayrıca vergilerin başlangıçta Hz. Ömer’in koyduğu düzene sadık kalınmadan usulsüz bir şekilde toplanmaya başlanması halkta büyük hoşnutsuzluk oluşturmuştur.  Bu koşullarda  Irak’ta  vali olan İbn Hübeyra halkta oluşan bu sıkıntılı durumdan kurtulmak için dönemin meşhur alimlerini devletin kontrolü altına almaya karar verir. Bu alimleri  kendi kontrolü altına almanın yolunun onlara devlette bir görev vermekten geçmekte olduğunun bilincindedir. Bugünkü siyasal iktidar da aynı yöntemi kullanarak kendisine alternatif olacak bütün muhalefet unsurlarını kendi bünyesine katmış ve bu kişilere çeşitli ulufeler ve makamlar dağıtmıştır. Bu makamları ve ulufeleri alan kişiler önceki söylem ve tavır alış tarzlarını değiştirerek bugün kendilerine yakışmayacak tarzda yeni pozisyonlar ile halkımızın karşısına geçtiklerini görmekteyiz. Bu kontekste tekrar büyük imama dönecek olursak; Ebu Hanife’nin kendisine teklif edilen hiçbir görevi kabul etmediğini görürüz. Çünkü İbn Hübeyra’nın kendisini yapacağı haksız işler için köprü olarak kullanacağının farkındadır. Ayrıca o iktidar sahiplerini ahlaklı ve vicdanlı bulmamaktadır.  İzzetine düşkün bir ilim adamının bilgisini bilgisiz kimselere satamayacağını düşünmektedir. Günümüzde ise birçok akademisyen, gazeteci iktidarın borazanlığını yaparak ve iktidarın hukuksuz uygulamalarını çeşitli devlet görevleri karşılığında meşrulaştırarak aklını ve akademik kariyerini iktidara teslim etmektedir. Oysaki gerçek bilgi sahibi kendini iktidara teslim etmez. Onun yaptığı haksız icraatlar karşısında durarak onunla hesaplaşmayı kendisine bir görev olarak görür. Bilginin onuru iktidar-akademi ilişkisinde ahlak ve vicdan üretmeyi gerekli kılar. Gerçek alim iktidar karşındaki tutum ve davranışlarındaki ürettiği ahlaki tavır alışla ortaya çıkar. Tavır alışlarımızda epistemolojik var oluşumuz saklıdır. Batı dünyasında üniversite iktidar karşında mesafesini koruyabildiği için bilgiyi üreten gerçek özne olmayı başarabilmiştir. Bu gerçek özne ABD’de 18 milyon bilimsel makale üretebilmiştir. Bu oran bizim üniversitelerimizde 57 binde kalmıştır.

 

İmam-ı Âzam gerçek ahlaki ve vicdani bir özne olarak Emevi valisinin bu teklifini kabul etmemiştir. Bunun sonucunda da dayak ile cezalandırılmıştır. Birçok kaynak onun ölmesinden korkulduğu için Vali İbn Hübeyra tarafından serbest bırakıldığını yazar. Serbest bırakılan İmam Küfe’den Mekke’ye kaçar. Hilafet Abbasilere intikal edinceye kadar Mekke’de kalır.

 

İslam toplumu ve ortak akıl kültürü

 

Hilafet Abbasilere geçince İmam’ın sivil itaatsizlik olarak tanımlayacağımız tavır alış tarzı devam eder. Abbasi halifelerinden Ebu Cafer el-Mansur kendisine biat etmesini istediğinde Mansur’un hilafetini Müslümanların meşveret ve icmasına dayanmadığı için gayri meşru olarak görür. Bu yüzden Mansur’un kendisine teklif ettiği kadılık görevini kabul etmez. Ayrıca Halife Mansur kendisine birçok defa hediye göndermiş fakat büyük imam bu hediyeleri onu ve yönetimini meşru ve hukuki görmediği için kabul etmemiştir. Çünkü halifeden hediye kabul eden kişiler haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı susmaktadır. Rivayetlere göre halife tarafından kendisine hediye gönderildiği zaman baygın gibi sabaha kadar kimse ile görüşmemiş ve konuşmamıştır. Şimdiki zamanlarda ise devlet görevinde olan bazı kişiler belli menfaatler karşısında bazı sivil kişilerden hediyeler kabul etmekte ve bu hediyelere dini kılıf aramaktadır. Oysaki her vicdanlı insan bilir ki devlet görevindeyken alınan her hediye bir menfaat karşılığıdır.

 

Abbasi valileri bazı kanunsuz ve gayri meşru işlerine hukuksal kılıf giydiriyorlardı. Bunun için de toplumda manevi otoritesi olan alimleri kullanıyorlardı. Birçok alim ve hukukçu o dönemde valilerin bu gayri meşru hukuksuz işlerine karşı duramamıştır. Bu yüzden o dönemde bir fıkıhçı için “kadılık ile imtihan edildi” sözü meşhurdur.

 

İmam-ı Âzam ahlakın, hukukun ve vicdanın kabul etmediği hiçbir eylem içinde olmamış, bu tür istekler karşısında pasif direniş göstermiş, kendisi göstermekle kalmamış öğrencilerini de hukuk içerisinde pasif direnişe teşvik etmiştir. Bugün iktidar medyasının topluma dayattığı “Her kesimin iktidarın hegemonyasında olması İslami bir gerçekliktir” algısı doğru değildir. İslam toplumu çeşitlilik içerisinde dengeye ve ortak akıl kültürüne dayanır. Eğer iktidarı elinde bulunduranlar toplumsal dengeyi ve ortak aklı görmezden geliyorsa İslam toplumlarında mutlaka hakikati haykıran ciddi zekalar ve alimler çıkmıştır. Toplumunun varlığı tehlikeye düştüğü anda bir alimin önderliğindeki toplumsal muhalefet toplumu sağlığına kavuşturmak için var gücüyle gerçeği  halka göstermeye çalışmıştır.  

 

 Bugün Hizmet Hareketi’nin ortaya koyduğu muhalefet tarzı bir ortak akıl gerçekliğinin ve vicdani bir derinliğin gerekliliğinden doğmuştur. O yüzden toplumsal ve hukuki temelleri bütün bir geleneğin vicdanlı insanlarının tavır alış tarzlarının toplamından oluşmuştur. Evrensel idealler doğrultusunda ve bazı manevi ve ahlaki değerleri  gerçekleştirmek için siyasal iktidarı etkilemeye çalışmaktadır. Bu tür bir muhalefet tarihin, vicdanın ve evrensel ilkelerin tanıdığı sosyal haktır.

 

TURGAY YAVUZ-ZAMAN

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.