Sencer Divitçioğlu’ndan 6 ‘Türk gerçeği’

Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu, kendisini akademiden, 1980 yılına kadar ömrünü vakfettiği iktisat çalışmalarından koparan 12 Eylül askeri darbesinin 35. yaşına 3 gün kala, 9 Eylül 2014 günü, aramızdan ayrıldı.

Sencer Hoca’yı; tarih, iktisat ve envai bilimleri Türk akademisinde ve düşünce dünyasında evrensel sorular ve yöntemlerle yürüten bir bilgini kaybettik. 1960′lardan itibaren, bugün toptancı ve kolay bir karalamayla ‘vesayetçi’, ‘darbeci’ vs. sıfatlar iliştirilerek geçiliveren, daha demokratik ve çağdaş bir Türkiye beklentisinin, emeğin ve sosyal adaletin gözetildiği toplumcu bir düzen arayışının fikir işçilerinden biriydi. Dönemin, küresel ölçekte bir ‘silahlanma’ çılgınlığına eşlik eden anti-komünizm hezeyanları ortasında, Marksizmi bir bilimsel çalışma alanı olarak üniversite amfilerine taşımak gibi ‘günahları’ vardı.

12 Eylül rejimi bu günahları affetmedi. 1982′de iktisat kürsülerinin en önemli akademisyenlerinden biriyken, ünlü “1402′likler” kıyımıyla üniversiteden kovuldu. Ama kaba kuvvet ve otoriterlik, koltuklarını altından çektiği, seslerini kıstığı, işinden, uğraşından ettiği insanları hiçliğin hapsinde donduramaz. Özgür düşünce ve hakikat arayışı, beton önlemlerin tüm çatlaklarından sızarak akmaya devam eder. Sencer Hoca da, kendisini öğrencilerinden koparan bu haksız kovulmasını ‘olgunlukla’ karşılayıp, daha fazla okumaya, daha fazla çalışmaya, daha fazla yazmaya yöneldi. Kendi tabiriyle, “artık müşterisinin kalmadığı” iktisat yerine tarihe yöneldi. Ve özellikle Ortaçağ Türk tarihinin en önemli tarihçilerinden biri haline geldi. Onu sadece öğrencileri değil, iktisat, tarih ve Türk toplum düzenini samimiyetle merak eden herkes okumaya başladı.

Şimdi, bu “çabuk oku hemen unut” çağında, belki henüz Sencer Divitçioğlu’nun eseriyle temas etmemiş okurlar için bir “antre” hazırlamak istedik. Onun son dönem çalışmalarının odaklandığı Türk tarihinde, araştırmaları ve bizzat kendi yaşamıyla ortaya çıkardığı 6 ‘ilginç’ bulguyu dikkatinize sunuyoruz.

1. Türkler, en büyük tarihçilerinden birini, devletlerinin bilim düşmanlığına borçludur!

Evet, Türk devleti, en büyük tarihçilerinden birine, ona düşmanca davranması sayesinde sahip olmuştur! Bu, hocanın bizzat yaşamıyla gösterdiği bir ibret öyküsü! Sencer Divitçioğlu, “Marx’ta İktisadi Büyüme” teziyle 1959′da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde doçent oldu. Çalışmalarının esas alanı iktisat ve Karl Marx’ın teorileriydi. 12 Eylül cuntası onu bu yüzden kovunca, tarih bilimine yöneldi. Kendisini ve arkadaşlarını kürsüden kovan devletin “ne menem bir şey” olduğunu anlamak istiyordu! Sözü hocaya bırakalım:

“Tarihe üniversiteden atılmamızın arkasındaki nedenleri çözmek için ağırlık verdim. Tarih, acaba bizlerin üniversiteden niçin atıldığını açıklanabilecek miydi? Bunu bize yapan devlet acaba nasıl bir devletti? Bunun kökeni neydi?”

2. Türkiye’de ‘anaakım İslamcılık’ bir sınıf savaşı mevzilenmesidir!

12. yılındaki AKP iktidarı, en başından beri ideolojik gerekçelerle de tartışılıyor. Herkes, tüm ‘badireleri’ atlatan bu siyasal hareketin arkasındaki halk desteğinin sırrını arıyor. Sencer Divitçioğlu’nun, bundan 45 yıl önce, 1969′da Ant dergisine yazdığı şu “güncel” satırlara göz atalım:
“[Adalet Partisi içindeki mukaddesatçılar] öyle gözükmektedir ki, bu hareketin yüklendiği tarihi ve toplumsal görev, aslında üstyapı çelişkilerinden kalkarak, kuşatımı pek iyi belirtilmeden, aslî sınıf ilişkilerine değinmek; yani bir yandan batı emperyalizminin bir uzantısı olan burjuva kültürüne karşı Türk-Müslüman kültürünü savunmak, öte yandan emperyalist ve tekelci mason ve komprador iş çevreleri ile savaşmaktır. (…) Konya’da yeşermekte olan, önceleri takunyalılar diye alaya alınan, şimdi de Türk kamuoyunu derinliğine ilgilendirmeye başlayan mukaddesatçılar hareketini yakından takip etmek gereklidir. Mukaddesatçıların, yukarda anahatları verilmeye çalışılan aslî ve talî sınıf ilişkilerinden hareket ederek, ideoloji ve eylemlerini sağlam bir toplumsal temele oturtmak üzere oldukları düşünülebilir. İşledikleri konu ve yerleştikleri ortam toplumun talî ve aslî çelişkilerine dayanan bir potansiyeldir. [...] vakit henüz erkense de, bu hareketin de yakın Türk toplumsal tarihinin tanık olduğu gibi, Levantenler ile Müslüman burjuvazi, İttihat ve terakkiciler ile İtilafçılar arasındaki hakim sınıf çatışmalarına benzediği söylenebilir.”

3. Türk yurduna İslamiyetten önce Hıristiyanlık girdi!

Sencer Divitçioğlu, İmge Kitabevi tarafından yayınlanan “Orta-Asya Türk Tarihi Üzerine Altı Çalışma” adlı kitabında şunları yazıyor:
“I. Nestori Kilisesi (428) tarihinden beri İran’ın altı vilayetinde faaliyetlerini yaygın olarak sürdürüyordu. (…) Nestoriliğe inananların sayısı İpek Yolu’nu izleyerek doğuya doğru artarak gelişiyordu. (…) Semerkant şehri yöredeki yirmi piskoposluğu kapsayan başpiskoposluk merkezi oldu (650). 550 tarihinde bir Nestori rahip grubunun Türklerin yurdunda yedi yıl kaldığı söylenir. (…) sonuçta, Türklerin bir kısmı Nestori Hıristiyan olmuştur.”

4. Eski Türklerde gelin değil damat ata binerdi!

Sencer Hoca Tele Türk boylarının gündelik yaşamlarını anlattığı bir makalede şöyle yazıyor:
“Evlenen erkek, kalın olarak kız tarafına at verir. Ancak, gelenekleri şudur ki güveyi adayı ata binip koşturunca kızın akrabaları atı korkutup onu attan düşmeye zorlarlar. Eğer güveyi attan düşerse atı kız tarafı alır, yok düşmezse at erkek tarafında kalır.”

5. İki Türk boyu, ‘temizlik’ anlayışı nedeniyle düşman oldu ve savaştı!

Divitçioğlu aynı makalede çok ilginç bir hikaye daha anlatıyor:
“(Kuzey Hun devletinin yıkılışından hemen hemen 250 yıl sonra) Şanyü bir gün Ta-t’an Kağan’ı ziyaret etmek için beyleriyle birlikte onların topraklarına girdi. (…) erkeklerin elbiselerini yıkamadıklarını, saçlarını taramadıklarını, ellerini yıkamadıklarını, yüzlerini yumadıklarını, kadınların kap kacakları dilleriyle yaladıklarını gördü. Beylerine dönerek ‘bu köpek devletini ziyaret etmek istediğim için sakın bana gülmeyin’ dedi, sonra gerisin geri dönüp gitti. Ta-tan arkasından atlılar gönderdiyse de, bundan böyle düşman oldular ve bir kaç kez savaştılar.”

6. Türklerle birlikte yaşayan ilk azınlık halkı bugünkü Oset halkı idi!

Sencer Divitçioğlu, “Az Boyunun Sırrı” başlıklı makalesinde bu barışçıl yaşamı anlatır:
“VIII. Yüzyılın ilk yarısında Doğu Türk Kağanlığı’nın komşusu olan Az (As) halkı (ya da boyu) hakkında beş sağlam kayıt var. (…) Ötüken, Türk ve Uygurlar tarafından tekin [uğurlu, kutsal] sayıldığından, Az budunun Ötüken Dağı gibi kutsal bir dağda özgül bir yurda sahip oluşu, haydi haydi Az halkını tekin (ıduk) kılıyor.”

Az halkı bugün Kafkasya’nın kuzey ve güneyinde ikiye bölünmüş olarak yaşayan Ortodoks Oset halkıdır. Ve Türkçedeki “az” ve bundan türeyen “azınlık” sözcükleri de bu halkın adından geliyor olmalı..

Radikal (Hakkı Özdal)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.