Risale-i Nur nasıl yasaklanıyor

Bir ihanet öyküsü: Risale-i Nur nasıl yasaklanıyor?

Ahmet DURSUN


Malûmunuz; Kur’ân’ın bu asırdaki en mühim tefsiri olan Risale-i Nur dört aydır basılamıyor, iki cihan saadetinin vesilesi bu güzide eserler aylardır muhtaçlara ulaştırılamıyor.
Kamuoyuna bandrol yasağı olarak yansıyan, şu an mecliste görüşülen torba kanun içinde yer alan bir kanun tasarısı ile Risale-i Nur’un devletleştirilmesine ya da devlet eliyle tekelleştirilmesine ya da fiilen neşrinin durdurulmasına zemin hazırlayan süreç şimdilik sonlanmak üzere. FSEK’te yapılan bir değişiklikle birlikte Risale-i Nur’un basım yetkisini Bakanlar Kurulu’na veren tasarı, TBMM’de 5 Ağustos’tan itibaren görüşülerek, kabul edilmesi durumunda, vahim neticeleriyle birlikte kanunlaşacak. Risale-i Nur’a ihanetin öyküsünü içinde barındıran bu sürecin gelişimini aşama aşama ifşa etmekte meselenin doğru zeminlere taşınması ve gerçek bilgiler ışığında tartışılması açısından sanırım fayda var. Çünkü Risale-i Nur Enstitüsü olarak müdahil olduğum bu meselede karşılaştığımız Nurcu kimliğine ve geleneğine uymayan bazı olaylar bunu zorunlu kılıyor.  
Bu meseledeki ilk tesbitlerimden biri; bandrol yasağını savunanların bu süreçteki rollerinin, Kemalizm’in derin kodlarını dindarlar eliyle devam ettirenlerle kesişen özellikleri sahip olduğu yönündedir. Dindar Kemalistler din kisvesini kullanarak dine ait olan değerlerin bir şekilde içini boşaltırken bir kısım Nurcular da Nurcu kimlikleri ile Risale-i Nur hizmetlerinin önüne aşılması zor bariyerler yerleştiriyorlar ve Risale-i Nur’un devletleşmesinin yolunu açarak Nurculuğun içini boşaltıyorlar. Yerle bir olmuş fikir çarşılarında dillendirdikleri “Risale-i Nur yasaklanmıyor, koruma altına alınıyor, devlet sahipleniyor” şeklindeki argümanlar algı mühendislerinin direktifleriyle akılları çelmek için kullanılırken Risale-i Nur adım adım yasaklanıyor. Bilinmelidir ki, bandrol yasağı kanunlaştığı takdirde elde edilen sonuç; devletin iliklerine, genetik kodlarına hâkim olan Kemalizm’in dindar görünümlü bir hükümet eliyle ve Nurcu taşeronlar yardımıyla kazandığı yeni bir zaferin adı olarak tarihe geçecektir.
İkinci tesbitim, Risale-i Nur’u basma yetkisinin kendilerinde olduğunu söyleyen ağabeylerimizin derin bir kliğin tesiri altında oldukları ve onlar tarafından yanlış bilgilendirildikleridir. Üstadımızın fedakâr talebelerinin vahim sonuçlar doğurabilecek bu meselede Risale-i Nur’un hukukuna sahip çıkma noktasına getirmenin yolu; ağabeyler ile hükümet arasında bağı kuran, ağabeyleri televizyon televizyon dolaştırarak tehlikeli bir projenin içine sokan etrafındakilerden kurtarılmasıdır.
Üçüncü tesbitim; iktidarın cemaatleri hizaya getirme, iktidara bağımlı bir Nurculuk hareketi geliştirme projesi olarak Risale-i Nur’un neşri meselesini kullanmasıdır. Siyaset üstü olan, dünya muamelâtı suretine sokulmaması gereken Risale-i Nur’u bu yola sokanlar bunu selim bir akılla, lütfen, sonuçlarıyla birlikte düşünsün.

Bandrol yasağı nedir?

Kırk yılı aşkındır Risale-i Nur basan-dağıtan yayınevimiz, dört ay önce Vesvese Risalesi’nin basımı için Kültür Bakanlığı’nın ilgili birimlerine bandrol başvurusunda bulundular. Bandrol isteği, “Bediüzzaman’ın varislerinin ve talebelerinin, eserlerin müellifin arzusuna uygun olarak basılmasını talep eden müracaatta bulundukları” ve “hak sahipliğini hukuken ispatlayan belge” getirmedikçe bandrol verilmeyeceği belirtilerek geri çevriliyor. Yalnızca Vesvese Risalesi değil, bütün bir Külliyatın neşir yasağı böylece başlamış oluyor. Böylece hazin bir şekilde, bazı hapishanelerden gelen ihtiyarlar Risalesi gibi talepleri bile karşılayamaz oluyoruz.
Risale-i Nur hizmetleriyle uğraşanları derin bir kaygı, hüzün ve tartışmanın içinde bırakan bu yasak bilhassa Risale-i Nur camiası içinde derin kırılmaların müsebbibi olabilecek niteliktedir. Bu tesbitin ardından hemen bir kriz masası oluşturularak meselenin aslı araştırılıyor, lâkin Kültür Bakanlığı yetkilileri bu konuda kesin bir bilgi vermekten kaçınarak ‘yassak kardeşim’ demekten öteye geçemiyorlar. Daha sonra öğrendiğimiz ‘merkez’ ve ‘tepe’ tabir ettikleri yerlerin direktifleriyle hareket ettiklerini, ellerinden bir şey gelmediğini, konu ilgili bazı dâvâların açıldığını, mahkeme sonuçlarının bekleneceğini vs. söylüyorlar. Risale-i Nur basılamazken beklemek… Esbab-ı mucibimizi inkâr etmek anlamına gelirdi. Biz de bekleme yolunu seçmedik.
Yeni Asya olarak önce kendi bünyemizdeki toplantılarla durum değerlendirmesi yaptık. Bu işin hukukî yolla halli için ilk irtibata geçtiğimiz isimlerden biri Üstadımızın nesl-i mübarekinden olan Seyda Ünlükul ile görüşmek oldu. Gelişmeleri endişe ile takip eden ve bandrol yasağından son derece muztarip ve rahatsız olan Seyda Ünlükul’dan, Risale-i Nur neşrinin durdurulması anlamına gelen bu yasağın kaldırılması talebi ile Kültür Bakanlığına müracaat ettiklerini öğreniyoruz. Yasal varislerin bu haklı talebini Kültür Bakanlığı dikkate bile almıyor. Meselenin asıl müdahili olan Seyda Ünlükul’a da hiçbir şekilde bilgi verilmiyor. Bizim de ısrarlı takibimiz, sorularımız, bahsi geçen dâvâların kimler tarafından açıldığının öğrenilmesiyle birlikte birçok sebepler ihtiva eden sorularla müracaat ettiğimiz Kültür Bakanlığı hiçbir şekilde bizi muhatap dahi kabul etmiyor. “Bu konuda açılmış bir dâvâ var, bilgi veremeyiz” gibi oyalamalarla birlikte bir keresinde “şu anda Bediüzzaman dahi mezarından çıksa, yine bandrol veremeyiz” cevabıyla karşılaşıyoruz. Artık bandrol kararının siyasî bir proje olduğu netleşmeye başlıyor.

Hukukî adımlar
Yeni Asya olarak bahsi geçen yasağın aşılması için hukukî süreci hemen başlatıyoruz. Öncelikle Üstadımızın hayatta olan iki kanunî varisinden biri olan Seyda Ünlükul’la bir telif sözleşmesi yapıyoruz. Bu sözleşme de dikkate alınmıyor; zira Bakanlık Saadet Hanımla da sözleşme yapılmasının zarurî olduğunu iddia ediyor. Yani Saadet Hanım imzalamazsa Risale-i Nur hiç basılamayacak gibi bir durum ortaya çıkıyor. Saadet Hanım’la yapılan görüşmelerde sözleşme yapılması noktasında bir gelişme sağlanmıyor. Saadet Hanım bazı sebeplerle buna yanaşmıyor; ancak bandrol yasağını tasvip etmediği gibi Risale-i Nur’un serbestçe basılmasının gerektiğini hem bize hem de yetkililere ifade ediyor.
Avukatımız Kadir Akbaş, konunun hukukî tarafını takip ederek bazı dâvâların açılmasının gerekliliğinden söz ediyor ve bu konudaki hukukî süreci başlatıyor. Yeni Asya okuyucularının yakından takip ettikleri bu dâvâlar, Kültür Bakanlığı’nın dediği şekilde bu işin on beş yirmi günde halledilecek kadar basit olmadığını, meselenin daha girift olduğunu ortaya çıkarıyor.   

İşin rengi anlaşılıyor

Peki bu mesele nasıl ortaya çıktı? Bu güne kadar fedakâr Nur Talebelerince milyonlarca basılan Risale-i Nur’un önüne bu engel nasıl konuldu? İşin ana rengi şuydu: Öteden beri Risale-i Nur’u basmak hakkının yalnızca kendilerine ait olduğunu düşünen ve zaman zaman hukukî yollarla bunu resmîleştirmek isteyen bazı yayınevleri Risale-i Nur’un maddî ve manevî hiçbir meseleye alet edilmemesi gerektiğini çok iyi bildikleri halde hükümete olan yakınlıklarını kullanarak ve konjonktürden yararlanarak Risale-i Nur’u yalnızca kendilerinin neşredebileceği zannına kapıldılar. Nedense Risale-i Nur hizmetlerine sekte vuran bu yasağı desteklemenin ya da bunun müsebbibi olmanın yol açabileceği hukukî çıkmazları ve Risale-i Nur’un neşri açısından kördüğüme dönüşebilecek tehlikeleri göremediler ya da görmezden geldiler.  
Risale-i Nur, Üstadımızın vurgularıyla “umumun malı, Kur’ân’ın malı, şahs-ı manevinin ortak malı”dır ve onu kendi malı gibi bilen, Risale-i Nur hakikatlerine sahip çıkan herkesin basabileceği eserlerdir. Üstadımızın eserlerini umuma emanet etmesi Risale-i Nur’un üstlendiği misyonun büyüklüğü ile ilgilidir. Son yıllarda her yerde ve her alanda Risale-i Nur’a duyulan ihtiyaç alenileşirken, suret-i haktan gözükerek, dolaylı yollardan bu eserleri yasaklama girişimi, bu misyonun ifade ettiği ‘İman ve Kur’ân dâvâsı’nı engellemek anlamını taşır. Uzun vadede bu, yalnızca İslâm coğrafyasını değil, bütün insanlığı maddî ve manevî cinayetlerin kucağına atmaktır. Bu azap dolu büyük vebali üstlenmek, Nur Talebelerinin işi olmamalıydı.  

Risale-i Nur’u neşreden yayınevleri toplantıları

Süreçte, bu tehlike ve vebalin farkında olanların Risale-i Nur Enstitüsü’ne tevdi ettiği bir vazife oldu. Bu vazife; Risale-i Nur’u neşreden yayınevlerini ‘rızaen lillah’ bir araya getirmek, hariçten elleri karıştırmadan sivil inisiyatifin bu meseleyi çözmesini sağlamak ve Nur Talebelerine yakışan vifak ve ittifakı göstererek ‘dâvâmıza sahip çıkıyoruz’ iradesini ilân etmekti.
Risale-i Nur Enstitüsü, bu düşünceyle Risale-i Nur’u neşreden yayınevlerini “Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar” çağrısıyla bandrol meselesini görüşmek için toplantıya çağırdı.
Öncelikle yasağı savunanlar tarafından dile getirilen 26 yayınevi ibaresinin hayali bir rakam olduğunu ifade etmekte fayda var. Külliyat halinde Risale-i Nur’u tam olarak basan 14 yayınevinden söz etmek mümkün. Biz tesbit ettiğimiz yayınevlerinin tamamına, bir dâvet mektubunu posta yolu ile kendilerine yolladık, ayrıca hem resmî mail adreslerine dâvetimizi mail olarak ulaştırdık hem de kendilerine telefon ederek toplantının mahiyetinden bahsettik ve kendilerini toplantıya dâvet ettik.
Dâvetimizin özünde şu hususlar dile getiriliyordu:
Bandrol yasağı ile ilgili meselede gelinen noktada Risale-i Nur yayıncılarının elbirliği yapma mecburiyeti ortaya çıkmıştır. Bu mecburiyet Hakka hizmet yolunda ihlâsla gayret eden Risale-i Nur’un talebe ve hizmetkârlarının “büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek” mânâsında birbirlerinin yardımına koşacakları ve mes’elelerini meşveretle hallederek bu hizmeti elbirliği ile istikbale taşıyacakları yolundaki ümitlerimizi pekiştirmiştir.
Toplantılarda Risale-i Nur’un serbestçe basılıp dağıtılmasının önündeki engellerin ortadan kaldırılması için nasıl bir hukukî yol izleneceği, Risale-i Nur’un neşrinin hukukî bir zemine nasıl oturtulabileceği ve Risale-i Nur’un neşriyle ilgili bundan sonraki yol haritasının nasıl belirleneceği gibi konuların müzakere edilmesi planlanmış; bütün yayınevlerinin üzerinde uzlaşabileceği ortak bir Risale-i Nur nüshasını oluşturma imkânının nasıl oluşturulabileceği ve bu konuda bir meslek birliği teşekkül ettirilip ettirilemeyeceği, Üstadımızın Risale-i Nur Talebelerinin şahs-ı manevisine emanet ettiği Nur Risalelerinin bundan sonraki süreçte nasıl korunabileceği gibi hususların konuşularak birlikte karar verileceği yayınevlerine bildirilmiştir.
Kur’ân tefsiri olan ve Üstadımızın ifadesi ile Kur’ân’ın malı olan Risale-i Nur’un hukuken basım hakkının kimlerde olduğunun belirlenmesi, bu konuda hukukî bilgi ve belgelerin paylaşılması, Risale-i Nurun telif haklarından elde edilecek bedelin bir kısmının (tayinat meselesi) Üstadımızın vasiyetine de uygun olarak hayatını Risalelerin neşrine vakfetmiş olan talebelere nasıl dağıtılabileceği, Risale-i Nurların tashih, tanzim ve neşir hizmetlerinin ortak bir heyet teşekkülüyle nasıl yapılabileceği gibi hususların da toplantı konuları arasında olduğu taraflara iletildi.
Bu meselede bir araya gelebilmek çok önemliydi. Biz şer gibi gözüken bir meseleden hayır doğacağı ümidini taşıyorduk. Dâvetimizin teyidi için yayınevleri yetkilileri ile telefonda görüşmeye başladık. Dâvetimizi nazikçe reddedenler de oldu, “bu meseleyi devlet halledecek, siz karışmayın”, “devlet Risale-i Nur tahrifatının önüne geçecek, iyi olacak”, “bu işi niye abartıyorsunuz, hizmet yalnızca Risale-i Nur basarak mı oluyor?”, “mesele bir iki aya hallolacak” diyenler ve boşa kürek sallamamamızı tavsiye edenler de oldu. Ancak sevindirici bir şekilde toplantımıza katılacağını ve bu husustaki gayretlerimizi desteklediklerini ifade edenler çoğunluktaydı.  
İlk toplantımızı 30 Nisan Çarşamba günü sekiz yayınevi ile birlikte yaptık. Aslında toplantıya katılanlar ve katılmayanların ortaya koyduğu fotoğraf her şeyi çok iyi özetliyordu.
Yeni Asya’yla birlikte Tenvir, Söz Basım, Mutlu Yayıncılık, Zehra Yayıncılık, Şahdamar, Ufuk Yayınları, Nubihar olarak toplantıya katılanlar toplam sekiz yayıneviydi. Seyda Ünlükul’da kanunî varis sıfatıyla toplantılara katılanlar arasındaydı. Sözler, İhlas Nur, RNK ve Envar Neşriyat kendi aralarında bir durum değerlendirmesi yapacaklarını bildirerek toplantıya katılmadılar. Hayrat Neşriyat da dâvetimizi nazikçe reddedenler arasındaydı.
Risale-i Nur’u neşreden yayınevleri toplantıları dört kez tekrarlandı. Güzel bir görüntüydü. Bir araya gelemeyecekleri iddia edilen gruplar aynı masada Risale-i Nur’un önemli bir meselesini halletmeye çalışıyorlardı.  
Bu arada şunu vurgulamak gerekiyor: Kültür Bakanı Yeni Asya’yı kara propaganda yapmakla suçlarken kendilerine hiçbir çözüm teklifi getirilmediğini ifade etmişti. Yaptığımız toplantıların hepsi çözüm odaklıydı ve katılmadıkları halde ağabeyler ve yetkililer sürekli toplantılar hakkında bilgilendirildiler. Çözüm tekliflerimiz onlarla birlikte Kültür Bakanlığı yetkililerine iletildi. Ne hazindir ki, bizim toplantılarımıza iştirak etmeyen, başlarında ağabeylerimizin bulunduğu diğer yayınevleri Kültür Bakanlığı ile gizlice bir toplantı yaptılar ve süreci kendileri belirlediler. Kültür Bakanlığı ile yapılan gizli toplantıya biz ve bizim toplantılarımıza iştirak eden herhangi bir yayınevi çağırılmadı. Onlara göre bizler Risale-i Nur camiasının yüzde birlik kısmını temsil eden tahrifçi kesimdik; niye çağıralım ki…

Deklarasyon meselesi
Nur Talebelerinin bu tür meseleleri birlikte çözebileceğini ve ortak bir duruş sergileyebileceğini göstermek ve kamuoyu oluşturmak açısından deklarasyon çok isabetli bir karar ve yoldu. Özet olarak deklarasyonda; bu arızî durumun Üstadımızın nesl-i mübarekinin, manevî varislerinin ve Risale yayıncılarının elbirliğiyle sahih biçimde halledileceğine inandığımız dile getiriliyordu. “Risale-i Nur dünya muamelatı suretine sokulamaz, maddî ve manevî hiçbir makama basamak yapılamaz ve alet edilemez.” denilerek demokratik hukuk kurallarıyla işleyen Türkiye’ye yakışan hareketin maddî ve manevî feragat mesleği olan Risale-i Nur hizmetinin esası durumundaki Nurların neşrini bandrol meselesi dolayısıyla geciktirmek değil, Nur hakikatlerinin muhtaçlara ulaşmasının önündeki engelleri kaldırmak olduğu vurgulanıyordu. Talebimiz, Kültür Bakanlığı’nca hukuka aykırı bir biçimde ortaya konulan bandrol vermeme uygulamasının bir an önce durdurulmasıydı.  
Deklarasyon hazırdı; ancak bir tehlike vardı. Deklarasyon yalnızca sekiz yayınevinin imzası ile yayımlandığı takdirde ‘Nurcular bölündü’ görüntüsü ortaya çıkacak, vifak ve ittifak çağrısı yara alacaktı. Ağabeylere mesele anlatılmalıydı. İkinci toplantı öncesi ağabeylerin hepsi heyetler eşliğinde ziyaret edildi. Ziyaretlerde kendilerine hazırlanan deklarasyon okundu, hukukî sürecin yıllarca Risale-i Nur’u basılamaz hale getirecek derecede sıkıştığı ifade edildi ve destek istendi. Ne yazık ki ağabeylerimiz çoğunlukla bu meselenin devlet tarafından halledileceği inancını taşıyordu.  
İkinci toplantıda alınan kararlardan biri deklarasyonun bütün yayınevlerinin imzası alınana kadar ertelenmesiydi. Nurcuların Risale-i Nur’un neşri gibi en temel meselede bile bölük pörçük bir görüntü oluşturması kabul edilemezdi. Toplantıya katılanlar ile katılmayanların fotoğrafı yeni bir kavga ve şikak sebebi olabilirdi.
Üçüncü toplantı öncesi de ağabeyleri bilgilendirme ziyaretlerimiz devam etti. Ağabeylerimizden dile getirdiğimiz hususlara katılmakla birlikte meseleyi kendi aralarında istişare edeceklerini, istişare neticesine göre hareket edeceklerini söyleyenler de oldu, bizim bu meseleye müdahil olmamızdan rahatsız olduklarını dile getirenler de. …
Ağabeylerin genel yaklaşımı devletin bu işi halledeceği noktasında idi. Görüşmeler sırasında ağabeylerimiz kendi baskı tarzı dışındaki yayınevlerinin yayımlarını kabul etmediklerini, lügatçeli, âyet mealli vb. basım şekillerini geleneğe aykırı bulduklarını, kanun tasarısının sadeleştirmeyle birlikte tahrifatın önüne geçeceğini, bunun bir fütuhat olduğunu ifade ettiler. Biz de uzun vadede toplantılarımızın bu amaca hizmet ettiğini, ortak  bir nüsha için heyet oluşturabileceğimizi, bir meslek birliği teşekkül ettirilebileceğini, bütün yayınevlerinin ortak nüsha üzerinde anlaşabileceğini, bunun için bir çalıştay ve panel düzenleneceğini kendilerine ileterek tekrar destek istedik.  

Diyanet hangi nüshayı esas alacak?
İkinci toplantıda tartışılan hususlardan biri de Diyanet’in Risale-i Nur basma meselesi idi. Risale-i Nur’un devlet eliyle basılması istenilen bir durumdu; istenmeyen devletin bunu tekeline alması idi. Üç yüz kadar basılan İşaratü’l-İ’caz baskısını henüz inceleyememiştik ve bir çok soru kafamızı kurcalıyordu. Nüshalardan birini inceleme fırsatı bulan Tenvir Neşriyat’ın sözcüsü ilginç bilgiler bize aktardı. Arkadaşımız bize; bu baskının ilân edildiği gibi Abdülmecid Ağabey’in tercümesi olmadığını, basılan nüshanın İhsan Kasım Abi’nin tercümesi olduğunu ve münafıklar bahsinin de bu nüshada yer almadığını ifade etti. “Diyanet bundan sonra basmaya devam edecekse hangi nüshayı basacak, neyi dikkate alarak basacak, eserlerde bazı tasarruflara gidecek mi?” sorusu kafamızı karıştıran sorulardı.  
28 Mayıs’ta yaptığımız üçüncü toplantıda sürecin değerlendirilmesine devam edildi. Bu toplantıda işin siyasî mahiyete büründüğü, hükümetin neşir noktasında abileri yanında tutmak için basma sözünü onlara verdiği gibi meseleler dile getirildi. Bu toplantıda alınan en önemli kararlardan biri nüsha birliğini oluşturacak bir heyetin oluşturulmasıydı. Bu heyetin bir vazifesi de orijinal nüshaları Risale-i Nur Enstitüsü bünyesinde toplamak ve ilmi bir çalışma ile Risale-i Nur’un edisyon kritiğini yapmak olacaktı.
Son toplantımızı da Ramazan öncesinde yaptık. Yeni Asya olarak açtığımız dâvânın mahiyetini konuştuk. İlginç bir şekilde, ne bakanlıktan ne de mahkemelerden bu konuda açıldığı söylenen dâvâlar hakkında bilgi alamıyorduk. Neşir yasağı keyfi ve gizli bir şekilde devam ettiriliyordu. Kesinleşen bir şey, FSEK ile ilgili bir değişikliğin torba yasa tasarısının içinde yer aldığı, yasa değişikliği ile Risale-i Nur’u basma yetkisinin bakanlar kuruluna verileceği ve bunun Risale-i Nur’un devlet eliyle tekelleştirilmesi anlamına geldiğiydi. Bu, Risale-i Nur’un dolaylı yollardan yasaklanmasıydı.  
Gelinen fiilî durumun 2004 MGK iradesini yansıttığı, Nurcuları bölmek ve Nurculuğu yeniden dizayn etmek isteyen devlet iradesinin böyle bir yola başvurduğu, ağabeylerin siyasete angaje oldukları, bu meselede genel çözüm için yollar aranması gerektiği ve Risale-i Nur’u Üstadımızın vasiyetine uygun bir şekilde herkesin basabileceği nihaî bir çözüme ulaşmak gerektiği son toplantımızın konuşulanları arasındaydı. Bu toplantıda da önceki toplantılarda alınan kararların mutlak surette uygulanmasını sağlamaya ve bu meselenin nihaî çözümünü sağlayıncaya kadar toplantıların devam ettirilmesine ve ne pahasına olursa olsun Risale-i Nur’un hukukunun korunmasına karar verildi.

Toplantıların muhtevası
İlk toplantıda bandrol yasağı değerlendirildi, bilgi ve belgeler paylaşıldı ve meselenin ulaşabileceği vahim noktalar tesbit edildi. Bu vahim hadisenin önüne geçebilmek için kamuoyu oluşturma zorunluluğuna dikkat çekildi. Bunun için ortak deklarasyon hazırlanmasına ve ağabeylerin heyetler halinde ziyaret edilmesine karar verildi. Buna göre deklarasyon, ‘Risale-i Nuru Neşreden yayınevleri toplantısı ortak deklarasyonu’ adını taşıyacaktı. İlk toplantının önemli kararlarından bir diğeri ağabeylerin ziyaret edilmesi ve meselenin onlara anlatılmasıydı. Said Özdemir, Mehmet Fırıncı, Ahmet Aytimur, Abdullah Yeğin, Gültekin Sarıgül ve Hüsnü Bayram Ağabeyler heyetler halinde ziyaret edilecekti. 
Bu toplantının kararları acilen yerine getirildi. Bir heyet tarafından deklarasyon hazırlandı ve ağabeyler de heyetler halinde ziyaret edildi. Ağabeylerin ziyaretleri bu süreçte sıklıkla yapıldı ve durumun vehameti aktarılarak kendilerinden yardım beklendi; ama nafileydi… Muhtemelen Risale-i Nur’u basma haklarının kendilerine verileceğini düşünen, devletin bu işe el atmasını büyük bir fütuhat olarak niteleyen ağabeylerimiz bizim tekliflerimizi dikkate almadılar.

Sonuç
TBMM torba yasa görüşmelerine bayram dolayısıyla ara verdi. İşin en önemli kısmını oluşturan hukukî süreç de açtığımız dâvâlar ile başladı. İlk olarak 5 Ağustos’u bekleyeceğiz. Mesele tekrar Meclis gündemine gelecek ve bir şekilde sonuçlanacak. Yasa kanunlaşırsa hukukî süreç devam ettirilecek. Hukukçularımıza göre bu yasa nihayetinde Anayasa Mahkemesi’nden döner, olmadı AİHM’den döner. Böyle bir çağda, böyle bir zamanda bu yasağın hiçbir dayanağı ve yasal zemini yok.
Şimdilik gerçek şu: Risale-i Nur dört aydır basılamıyor. Açılan dâvâların mahiyetine göre bu süreç, yıllarca uzayabilir. Komisyonda kurşun asker rolünü üstlenmeyi seçen iktidar partisi milletvekilleri kendi ifadeleri ile kendilerini aşan ‘tepe’ ve ‘merkez’ iradenin emriyle yalnızca Risale-i Nur’u değil, birçok eseri devlet tekeline alan yasa tasarısını onaylayarak büyük bir vebalin altına girecekler. Nurcu kisvesiyle bu işin taşeronluğunu yapanlar ve Risale-i Nur’u dünyevî beklentilerine alet edenler de öyle. Onları havale edeceğimiz yer belli. Biz “el emel” düsturuyla, şer gibi gözüken bu hadisenin bizlere güzel günlere kapı aralayacağı inancıyla son kalemizi savunmaya devam ediyoruz ki ruz-i mahşerde verebilecek bir hesabımız, Üstadımızla konuşacak bir yüzümüz olsun. 
31.07.2014

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.