Menkıbelerle Adalet Aramak-Rubil Gökdemir

 MENKIBELERLE ADALET ARAMAK- RUBİL GÖKDEMİR

İnsanoğlunun binlerce yıllık hikayesine baktığımızda,  en ilkel ihtiyaçları olan  “hayatta kalma, karnını doyurma, barınma ve kendini koruma” gibi gerekçelerle oluşturduğu toplumsal düzene ve bu düzenin devamı için de tesis etmek mecburiyetinde olduğu “adalet” fikrine ulaştığını tahmin edebiliriz. 

Adalet düşüncesinin insan fıtratına uygun olduğu inanç ve kabulüyle birlikte, adaletsizlik halinin de fert ve toplum planında psikolojik olarak “en yıkıcı duygu” olduğunu şahsi gözlemlerimizle bile fark edebiliriz.
 
Tarih boyunca farklı toplum ve milletler için  “düzen” ve ”adalet”  ihtiyacının ne kadar önemli olduğunu hepimiz idrak edecek durumda olduğumuzdan,  bu ihtiyacın tarihî gelişim ve süreçlerine girmeden, ilmî bir tespit yapmak iddiasında bulunmadan “adalet” fikrine dair bizim toplumumuzda genel kabul görmüş “örnek” ve “algılara” temas etmek istiyorum.

Türk Milleti olarak İslam inancı ve kültür dairesine dahil olmamıza kadar,  genel manada milleti idare eden Hakan ve hükümdarların “adîl” olması gerektiğine dair soyut  ve genel temenniler ve bireysel uygulamaları gösteren örnek olaylar, “adalet” fikrinin dayanağını oluşturmuştur. Milletin adalet ihtiyacını karşılamak için adına “TÖRE” dediğimiz yazılı ve daha çok sözlü kurallar, adalet fikrinin hayata geçirilmesinin yegâne kuralı olup, onu bir kurum olarak tesis etme noktasında temellendirir.

Türk Milleti, 10.yüzyıldan itibaren İslam inanç ve medeniyet dairesine dahil olduktan sonra, adalet fikrinin  “vahyi” kaynağını teşkil eden Kur’an-ı Kerim’in hükümleri doğrultusunda,  halife ve hükümdarların adil uygulamalarını emsal sayıp bu uygulamaları “menkıbe”  haline getirmiş,  bu şekilde “adalet” fikrine vurgu yapmış  ve adalet beklentilerinin meşru dayanağını bu şekilde oluşturmuşlardır. 

Bu tespit ve kanaatlerimize uygun olarak, mektep görmüş, mürekkep yalamış  veya  “ümmî”  her müslümanın  bildiğini tahmin ettiğimiz "Asr-ı Saadet” döneminin 2.Halifesi olan Hz. Ömer’in(r.a)  yaşadığı ve İbn-i Abbas’ın aktardığı ;  “aç kalmış torunlarını avutmak için tencerede taş kaynatan  eşi ve oğlu şehit olmuş ninenin” hikayesinde nine ile Hz.Ömer (R.A.)  arasında  geçen konuşmayı farklı bakış açılarıyla incelersek,  varacağımız sonuçlar şunlar olacaktır:
“Hz. Ömer (r.a.) kadını dinlerken yanmakta olan bir mum gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle "valide, şehirde oturan müslümanların emirine, Halife Ömer'e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?" diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü, yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı.  Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi. 
"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun. Ahirette de elim yakasından kopmasın." Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye "Niçin Ömer'e böyle beddua ediyorsun valide? Onun bu işte günahı nedir?" diye sordu. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: "Evladım! Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken, o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra da onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor?" 
Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak, "valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife'nin işi bir iki değil ki! Kimbilir, başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra, o senin halini bilmez ki!" diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti. 
"Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş! Nedir işi, yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor. 
Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gazâ, gazâ diyerek asker yürütmeyi, gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir, yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?" 
*İbn-i Abbas’ın aktardığı menkıbedeki  ninenin eşi ve oğlu, mukaddes dinimiz İslâmın yayılması için “küfre” karşı savaşa katılmış ve şehit olmuştur.

*Şehit  eşi ve annesi olan ninenin  torunları, karınlarını doyurmak için bir avuç un veya ekmeği bile bulamayacak kadar fakr-u zaruret içindedirler.

*Arabistan’ın bütünü ve Mısır’da hakim olmuş, idare merkezi Mekke olan İslâm devletini kurmuş bir toplum ve onun yöneticileri,  şehitler ailesinin bu fakr-u zaruretinden habersizdir.

*Asr-ı Saadet döneminin adaletiyle meşhur büyük İslâm halifesi Hz. Ömer(r.a.),  bizatihi kulağını dayayarak nine ile açlıktan ağlaşan torunları arasındaki “avutma” cümlelerini duymadan ve tencerede kaynayan taşları görmeden, bu manzaradaki adaletsizlikten haberdâr olacak bilgi kaynağına sahip değildir. Tek gerekçesi de, ferden  çok yoğun çalışması ve vaktinin kısıtlı olmasıdır.

* Devlet ve düzenini kurmuş, zekât vermeyi  ve yardımlaşmayı emreden bir dinin mensuplarının, içinde yaşadıkları toplumda ve yanı başlarında yaşanan bu durumdan haberdâr olmasını sağlayacak bir kurum veya mekanizmaya sahip değildir.

*İslâm halifesi ümmetin durumunu öğrenmek için gece vakti şehirde sessizce gezmese ve bizatihi sırtında taşıyarak şehit evine erzak götürmese,  bu vesile ile şehit eşinden af dilemese idi, o kahredici adaletsizlik, kim bilir daha ne kadar yaşanacaktı ?

*Her Müslümanın şimdi durup düşünmesi lâzım. Bu menkıbede bulunan unsurlara bakarak,  Hz.Ömer’in (r.a.) bireysel mânâda ve faziletli bir mümin olarak gösterdiği adalet örneği gibi,  şehit ailesinin yaşadığı durumu aynı şekilde kurumsallaşmamanın sonucu  bir adaletsizlik numunesi olarak da değerlendirmek gerekmiyor mu ?

Şimdi bu menkıbenin unsurlarından hareketle,  bir devlet ve medeniyet tasavvurunun “adaletli” sayılabilmesi için rahatlıkla aşağıdaki sonuçlara varabiliriz. 

*Adaletli bir düzenin tesisi için, toplumun ihtiyaçlarına ve yaratılışımıza uygun olarak genel, soyut, objektif ve herkese eşit şekilde uygulanan “temel ilkelere” ve bu ilkelerden neş’et etmiş, milletin rızasına dayalı kanunlara ihtiyaç vardır.

*Temel ilke ve kurallara göre oluşturulmuş, şahsî tercihlerin insafına bırakılmamış kurum ve mekanizmalara ihtiyaç vardır.

*Bir toplum ve milletin “adalet” içinde yaşadığını ileri sürebilmek için, yaygın ve rasyonel bir şekilde inşâ edilmiş kurumsal yapıların varlığına ve devamlılığına ihtiyaç vardır. 
 
*Bir toplumda “düzen ve adalet” fikrinin kalıcı olarak tesisi için, öncelikli olarak kanun koyucuların ve yönetenlerin bu kurallarla kendini bağlı sayması ve bunlara riayet etmelerine şiddetle ihtiyaç vardır.

*Adaletsizlik yaşanmasın diye, olması gereken kural ve kurumları tesis edemeyip, ” şehit eşinden” veya “milletten af dileyenler” bu şekilde, vicdanî sorumluluktan kurtulduklarını düşünseler de, yaşatılan adaletsizlikleri telafi etmiş olamazlar. 

* Hukuk ve adaletin tesisi; yaşadığımız yüzyılda milletin rıza ve iradesine dayalı olarak “soyut, genel, eşit, objektif, adîl“  kuralların varlığı ve bu kuralları uygulayacak “kurum ve mekanizmaların” işletilmesine bağlıdır. 
Günümüzden bir örnek vermek gerekirse, “bir öğrenci yurdunun kaloriferlerinin yanmaması, bir belediye otobüs hattının açılıp, açılmaması”  konusu bizzat Cumhurbaşkanı’nın meydan konuşmaları sonrasında hallediliyorsa, kural ve kurumların varlığı ve kurumsallaşma düzeyimizin perişanlığı, tekrar tekrar düşünülmelidir.
 
Her medeniyetin gücü ve adaleti, kurmuş olduğu müesseselerle ve onların maksatlarına uygun olarak var olup olmamaları ile ölçülebilir. Aksi halde gerisi sadece lafzen varlığını iddia ettiğimiz, ama mefhum olarak yok hükmünde olan müesseselerdir.
Yazık ki bu da, bir medeniyetin inşasına ya da onu çağlar arasında köprü olarak taşımaya kâfî gelmeyecektir.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.