Korku Siyaseti-İkbal Vurucu

 Bu yazıda korku ve korkunun siyasi işlevi üzerinden MHP’de değişim isteyenlere karşı yürütülen anti-demokratik tutumu değerlendireceğiz. MHP’nin son seçimlerde uğradığı başarısızlık Ülkücüler arasında çok ciddi bir rahatsızlık ve memnuniyetsizlik yaratmıştır. Bunun üzerine yönetimde değişim isteyen ve kurultay talep eden Ülkücülere karşı, MHP yönetimi tarafından yürütülen anti-demokratik ve otoriteryen tutumu “korku siyaseti” kavramı ile açıklamak bizim için izah edici işlevsel bir araç niteliğindedir. Değişmez MHP lideri ve yönetiminin, genel başkan adayları ve özellikle Meral Akşener ve Ümit Özdağ başta olmak üzere muhalifler üzerinden yürütülen demokrasiyi teğet bile geçmeyen mücadele yöntemi dikkat çekmektedir. Hukukun gereğinin yerine getirilmesi ve siyasi yollarla yürütülecek bir demokratik süreç maalesef MHP yönetimi tarafından terk edilmiştir. Yirmi yıla yakın bir süredir MHP yönetimini elinde bulunduran kişi ve grupların AKP hükümetinin kontrolündeki gazete ve gazetecilerle birlikte uzun zamandır yürüttükleri korku siyaseti gündemi meşgul etmektedir. Korku politikasının, AKP’nin de güçlü desteğiyle, değişim isteyen Ülkücüler üzerinde yürürlüğe sokulduğu görülmektedir. Korku nesnesi uzun zamandır gündemde olan terör örgütü “paralel yapı”dır. Burada izlenen strateji, MHP üzerinde gerçekten korkulacak bir paralel yapının olup olmadığı değil bu korkudan sağlanacak çıkar, fayda, korunacak iktidar ve makamdır.

Sanal bir korku siyaseti tarih boyunca her zaman başarılı bir şekilde uygulandığı gibi bugün de etkili ve sık bir şekilde uygulanmaktadır. Korku insanın, daha doğrusu canlının, doğasında var olan kaygıdır. Sözlük anlamı, gerçek bir tehlikenin ya da bir tehlike olasılığının, düşüncesinin uyandırdığı kaygı duygusu. Canlının fiziki varlığının herhangi bir bölgesinin, parçasının yaralanması veya ölme ihtimali, korkunun temelini oluşturur. Ölüm en temel korku kaynağıdır. Bazı korkular, korku nesnesinden ziyade sonuçlarının toplumsal yansımasından duyulan kaygı yüzünden psikiyatırlık hastalıklara da neden olabilir. Kadınlardaki tecavüze uğrama korkusu tecavüzün kendinden ziyade bu eylemin toplumda yaratacağı etkinin düşünülmesi ile ortaya çıkan kaygı durumu, kişinin ruh halini içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Bu nedenle kadının korku sebepli kaygı düzeyi erkeğe göre daha yüksek olmakla birlikte kadın güvenlik olgusunda daha çok dikkatlidir.

Korku yaratarak toplum üzerinde kontrol sağlama politikası da tarih boyunca uygulanmıştır. Bugün de işlenmiş ve ince politik manevraların değişmez ana unsurlarından olmuştur. Türkiye’de korku politikalarını belirli bir zümrenin tekelinde kabul etmek doğru bir tespit olmaz. Bugün geldiğimiz noktada korku yaratarak toplumu nizama sokmak, biçimlendirmek ve istenilen istikamete doğru yönlendirmek Kemalistinden solcusuna, liberalinden İslamcısına uygulanan bir politika yapma biçimi haline gelmiştir.

Yakın tarihimizde korkuyu sahip olduğu iktidarı koruma ve toplumu kontrol altına alma yöntemi olarak ilk defa 1944 “Irkçılık-Turancılık davası” ile başlamıştır, diyebiliriz. Yani korku yaratarak siyasal iktidarın korunması ve toplumun biçimlendirilmesi Türk milliyetçiliğinin bir öcü olarak topluma sunulması ile başlamıştır. Böylece ülkede siyasi iktidara karşı protesto hareketlerinde bulunan gençliğin bu dinamik yapısı iktidar sahiplerini çok telaşlandırmış ve darbe ile kendilerinin devrileceği zannıyla Türk milliyetçileri üzerinde bugüne kadar gelen değişmez “öcü milliyetçilik” politikası uygulanmıştır. Bu süreçte Atsız’dan Türkeş’e, Zeki Veli Togan’dan Orhan Şaik Gökyay’a kadar pek çok Türk milliyetçisi tutuklanmış ve işkencelerden geçirilmiştir. Türkçülerin ırkçı olduğu ve ülkeyi kaosa sürükleyeceği devleti ele geçireceği gibi uydurma gerekçeler ile ellerinde bulundurdukları basın tekelinin de etkisiyle topluma korku pompalanmış ve iktidar sahipleri istedikleri başarıyı da elde etmişlerdir. Böylece Türk kimliği ile bağları zayıf, tarihten kopuk, dini duyarlılığı olmayan kozmopolit ve apolitik bir toplum yaratılmıştır. Yani sanıldığı gibi aslında apolitik toplum projesi 12 Eylül darbesinin değil İnönü döneminin bir politikasıdır.

Korku üzerine kendini meşrulaştıran ve varoluşunu inşa eden sistem ve işletici aktörleri “irtica geliyor”, “ırkçılar güçleniyor” gibi söylemlerle sürekli bir korku politikası üretmiş, varlıklarını ve varlıklarını borçlu oldukları iktidarlarını gayri meşru gerekçelerle yeniden üretmişlerdir. AKP’nin temsil ettiği İslamcılar ve MHP'nin temsil ettiği Ülkücüler, sistemi elinde bulunduran seçkinler tarafından sürekli olarak bir korku nesnesi olarak sunulmuş ve bu seçkinler gerçeklikten kopuk bir şekilde gayri meşru varlıklarını da bu vesileyle koruyabilmişlerdir.  

İslamcıların ve tarikatların varlığı özellikle isyanların kaynağı olarak belki tarihsel süreç içerisinde haklı bir gerekçeye dayanıyor olabilir. Kürt isyanları devletin bölünme reflekslerini haklı olarak harekete geçiriyor olabilir. Peki Ülkücülerin korku nesnesi olması neye bağlıdır? Ülkenin en zor zamanında dış destekli sol-devrimci teröre karşı binlerce mensubunu vatan için devlet için vermiş bir hareket neden sistem tarafından düşman olarak görülmüştür? Bunun kökeni bahsettiğimiz gibi 3 Mayıs 1944 Türkçülük olaylarına kadar gider. Cumhuriyet tarihinin bu iktidara yönelik ilk sivil protesto hareketi niteliğindeki gösteriler İnönü ve iktidarını çok ciddi bir şekilde telaşlandırmıştı. Bütün milliyetçileri Irkçılık heyulası ile tutuklatmış ve işkencelerden geçirmişti. O tarihten sonra Türk milliyetçiliği bir öcü konumunda olmuştur. Milliyetçilik bir ırkçılık olarak ders kitaplarına girmiş ve bürokratik alanda genelgelerle Turancılık ve milliyetçilik zararlı akımlar kategorisinde baş sırada yer almıştır. Nesiller üzerinde ve bürokraside bugün dahi varlığını bütün ihtişamıyla sürdüren milliyetçiliğe mesafeli duruş tek parti uygulamasının bir tezahüründen başka bir şey değildir. Türk kimliğinin dahi açıkça ifade edilmekten korkulduğu zaman dilimi sadece bir dönem için geçerli değil aksine bütün dönemleri kapsamaktadır. 3 Mayıs 1944’de yaratılan korku politikaları Menderes döneminde Milliyetçiler Derneğinin kapatılması, 1980'de Ülkücülerin idamı ile tebellür etmiştir. Vatanın bütünlüğünü savunan Ülkücüler 12 Eylül adaletinde bölücü, terör mensubu sol militanlardan bile daha çok ceza almıştır. Sosyalistler ve İslamcılar sistem tarafından daha makul bir statüde konumlandırılırken Ülkücüler nedense hep mesafeli durulan, ilişkiye girilmemesi gereken bir unsur olarak kurumsal aklın bilinçaltına yerleşmiştir. Hatta öyle ki 1997'de Ülkücüler PKK ve irticadan bile daha tehlikeli bir konumda kırmızı kitaptaki yerini almıştır.

İnönü döneminden itibaren siyasal görünürlüğünü netleştiren Kemalist sol, sistemin sahibi olarak kendilerini görmüşlerdir. Kemalist sol zümrenin korku söylemi üzerinde halk ve iktidar üzerinde kurduğu sonuç alıcı psikolojik baskılar uzun yıllar başarıya ulaşmıştır. Frantz Fanon Siyah Deri Beyaz Maske isimli kült eserinde geçen bir olay vardır. Fanon'un yolda yürürken yanından beyaz bir çocuk ve annesi geçmektedir. Çocuk biraz uzaktan Fanon’u görünce annesine "anne bak bir zenci" der. Siyah adam bu duruma gülümser, anne ve çocuk yaklaştıkça çocuk aynı sözü tekrarlar ama siyah adamın gülümsemesi azalır. Anne ve çocuk yanında geldiklerinde çocuk annesine korusundan sarılır. Burada Fanon korkulacak biri olup olmadığını sorgulamaya girişir. Psikiyatr Kemal Sayar’a göre, aslında yapılan, beyazların kendi içlerindeki kötülüğü siyahlara yansıtmasından ibarettir. Böylece beyaz kendisinde kabul edemediği, kötü ve aşağılık bulduğu her şeyi siyaha yansıtarak rahatlar.[1]

MHP merkezli konuya gelecek olursak, burada iki çıkar sağlayıcı grup söz konusudur. Birincisi AKP iktidarı diğeri de MHP yöneticileridir. AKP, kendini iktidarda tutan MHP gibi bir muhalif yapıyı politikası gereği haklı olarak destekliyor. Elindeki devasa medya gücüyle MHP yönetimine lojistik ve propaganda desteği sağlıyor. AKP, MHP üzerinden kendi iktidarlarını sarsacak olan ve hatta sarsmakla kalmayıp yok edecek olan bir gücü engellemek için paralel yapı korkusunu pompalamaktadırlar. Dün Ergenekon’la iktidarlarını ve gayri meşru ilişkiler ağını kamufle edenler bugünde paralel yapıyla aynı stratejiyi izlemektedir.

Bu korku politikaları, geldiği bayağılık ve düzeyle insan aklını yok sayan ve resmen insanla dalga geçen bir boyut kazansa da son kertede etkili sonuçlar elde ettiğini bir dönem Kemalistler ve şimdi de İslamcıların uygulamalarında gözlemliyoruz. MHP yönetimi de AKP'den aldığı lojistik destekle aynı yöntemi muhaliflere karşı sergilemektedir. MHP yönetiminin dezavantajı ise davulun MHP’nin boynunda, tokmağın ise AKP’nin elinde olmasıdır. AKP istediğinde ve istediği kadar ses çıkarmaktadır.     

AKP ve MHP yöneticileri el ele vermişler Ülkücüleri ötekileştiriyor, dışlıyor, düşman ilan ediyor ve hukuksuzluğa da böylece bir meşruiyet sağlamaya çalışıyorlar. Korkunun sağladığı meşruiyet.

Türkiye’de darbeler de bir takım kişi veya grupların devletin içine sızarak devleti ele geçirme kurgusu üzerine geliştirilmiş korku siyaseti ve gerekçelendirmelere dayanmıştır. Oysa demokratik bir toplumda devleti ele geçirmek gibi deyimin ne ölçüde doğru bir ifade biçimi olduğu üzerinde durup düşünülmelidir. Zaten partilerin ve siyasetin amacı, devlet yönetimini “ele geçirmek” değil mi? AKP silahşorlarının muhaliflere karşı sıkça kullandıkları bir itham vardır. “AKP hükümetini yıkmak için çalışıyorlar”, derler. Oysa muhalefetin amacı zaten mevcut hükümeti yıkmak değil midir? Devlet nedir ki ele geçirilsin? Devleti hep belirli bir zümrenin yönetmesi gerektiğine yönelik bir inanç, demokrasi dışı bütün yönetim biçimleridir.

Demokrasiyi adı var kendi yok bir rejim haline getirenler bilmektedirler ki, demokrasi gerçekten işlerse kendilerinin de sonu gelecek. O yüzden demokratik mücadele yerine anti demokratik gerekçelerle anti demokratik uygulamalara tenezzül edilmektedir. Halkı aptal yerine koyma pahasına. Kısacası, demokrasiden korkanlar demokrasiyle işbaşına gelmeyenlerdir. Bütün demokratik temsil ve icra yollarını kapayarak seçimi demokrasi ile eşitleyenlerdir korkaklar. Demokratik kurumları tahrip edenler ve dün irtica, ırkçılık, Ergenekon diye otoriter yapılarını kuranlar bugün de paralel yaftasıyla kendi varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Çünkü kendileri demokratik bir temayüle sahip olmayınca anti demokratik yollarla gidebileceklerini düşünüyorlar.

Bu nasıl bir korku ki, ülkenin neredeyse bütün kitle iletişim araçlarını elinde tutan ve kontrol eden iktidar ile muhalefetteki en küçük parti birleşmiş ve muhalif partinin genel başkanlığına aday olan birine bütün güçleriyle saldırıyorlar. En küçük muhalif partinin genel başkan adayı ülkeyi yöneten bir iktidarı tehdit ediyor. Bu nasıl bir korku? Bu korku aslında halk için hayırlı bir korkudur. Çünkü, anti-demokratik uygulamalar, otoriterlik, keyfilik, ötekileştirme, dışlama, tek adamlık tehlikeye giriyor. Bir zihniyet çöküyor. Sürekli hakarete uğrayan, ezilen, dışlanan, yok sayılan Ülkücüler haysiyet aşınmasına uğramış iktidar odaklarına karşı mağrur ve mazlumdur. Allah da mazlumların yanındadır.




[1] Kemal Sayar, Sömürgeciliğin Karşısında Psikiyatr: Frantz Fanon, Yeni Symposium 40 (4): 140-150, 2002, s. 148

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.