KERBELA KESRETİN HAKKANİYETE DELALET ETMEDİĞİNİN DELİLİDİR!

Efendimiz aleyhisselatı vesselam “Bu din, nübüvvet ve rahmet olarak başladı, hilafet ve rahmet olarak devam edecek, daha sonra ısırıcı saltanata dönüşecek. Bilahare ceberuti bir zulüm ve isyana dönüşecek…” (Tirmizi, Fiten 48; Ebu Davut, Sünnet, 8) buyurmuştur.

Resul-i Zişan Efendimiz (sav) “benden sonra hilafet 30 yıldır, sonrası saltanattır” dediği de rivayet edilir. Efendimizin Er Refik’ül Ala’sını tercihle Dar-ü bekaya irtihalinden sonra, emaneti sırasıyla devralan Hz Ebubekir-i Sıddık (ra), Hz Ömer’ül Faruk (ra), Hz Osman-ı Zinnureyn (ra), Hz Ali’ül Mürteza (kv) nın hilafeti 29,5 yıl sürmüştür. Hulefa-i Raşidin’den sayılan Hz Hasan bin Ali (ra) nin hilafeti 6 ay sürmüş ve böylece ilk 5 halifenin hilafeti 30 yıla baliğ olmuş, ilki hariç diğer dördü sırayla şehid edilmişlerdir.

Resul-i Ekrem (sav)’in emin-i sır’rı (sırdaşı) Hz Huzeyfe b.el Yemani (ra) den rivayet edilen bir hadiseye göre, İslam alemi ile fitne arasında kilitli bir kapı olan Hz Ömerin şehit edilmesi ile aralanan kapı, Hz Osmanın şehit edilmesi ile kıyamete kadar kapanmayacak şekilde kırılmış, parçalanmış ve 1400 yılı aşkın bir zamandır fasılasız, aynen Efendimizin bu hususta vaki bir hadisinde buyurduğu şekilde ümmetin üzerine sağnak sağnak fitne yağmaya başlamıştır.  

Hz. Ali bin Ebu Talip’in şehadetini müteakiben Halife olan Hz Hasan bin Ali bin Ebu Talip, hilafetinin 6. ayındayken, Şam valisi olan ve Hz Hasan’ın babası Hz Ali ile uzun hilafet mücadelesi yapan Hz Muaviye bin Ebu Süfyan lehine, hilafetten feragat eder. Bu şekilde hilafeti ele geçiren Ümeyyeoğulları (Emeviler), adeta yazımın başında dercettiğim Hadisin sarahatıyla Efendimizin doğru söylediğini ve nübüvvetini tasdik edercesine hilafeti, sultanlığa çevirerek Müslümanlara hükmetmeye başlarlar. İslam tarihinde Emevilerin hüküm sürdüğü dönem, ard arda uzak beldelerin fethedildiği dönem olmasına rağmen, evrensel ve mükemmel ilahi mesajları havi İslam Dinini kendi yoz anlayışlarıyla telif etmeleri, Cahiliyye Devri kabile taassubu hastalığını hortlatmaları, dinin özüne, ruhuna, Hz Peygamberin sünnetine ve yoluna aykırı icraatları sebebiyle gönülleri fethe muvaffak olamamıştır. Az sayıda istisnalarını tenzih ederek diyebiliriz ki Emeviler, İslamı Araplaştırarak fitne kazanının altını odunsuz bırakmamışlardır.  

Fitnenin sağnak sağnak yağdığı puslu havalarda, haklıyı, haksızı ayırt etmek, hadiselerin döngüsü ve yaşanması sırasında kolay değildir. Yüzlerce yıl evvel yaşanmış olaylara, sebep sonuç noktasından bugün nazar ederek yargıya varmaktan çok daha zordur yaşarken doğru hüküm vermek. Ve o günlerde, Alemlerin Efendisi (sav) tarafından değişik vesilelerle faziletleri tebcil edildiği ümmetçe maruf olan iki ulu sahabi, birbirine kılıç çekmiş iki farklı cephede bulunabiliyordu. Fitne ateşinin çemberinde kalmış İslam coğrafyası tam bir kaos içerisindeydi. Bu fitne ateşini besleyen odunu, kaos düzeninin mimarları kendileri bizzat değil, basiretini ve idrakini yitirmiş, feraset ve akıldan yoksun Müslümanlara maesef ki İslam adına, taşıtıyordu…  

Konumuz, o ihtilaflı dönemi nazara vererek, bitmeyen ihtilafları çoğaltmak, yeni polemikler eklemek, ayrılıkları körüklemek, düşmanlıkları şiddetlendirmek değildir. Zaten İslam âleminde, ihtilaflar, haddinden fazla bereketlendirilmiş ve her devirde mülhidler ve/veya onların tuzağına düşen basiretten, idrakten nasipsizler tarafından tazelenir, günümüzün deyimiyle güncellenir, ihtilaf konuları, her seferinde farklı bir şekilde Müslümanlara servis edilirken, biz onların ekmeğine yağ sürmekten, Muin olan Allah’a sığınırız.

Bu dönemde insanlar, bir kurtarıcı, bir rehber arıyorlardı. İşte o günlerde, bir yanda Abdullah bin Zübeyir bin Avvam, diğer yanda Hz Hüseyin bin Ali (İmam Hüseyin) ümit kaynağı olarak öne çıkar.

İmam Hüseyin Kûfe’ye neden gitti? Yezid’e neden biat etmedi? Ümeyyeoğullarını neden meşru saymadı? Onu zorlu ve tehlikeli yolculuğa çıkaran sebepler nelerdi? Bunları bilmeden Kerbelâ olayını anlamak mümkün değildir.

Bazı rivayetlere göre, Yezid, İmam Hüseyin’i Mekke’de Haremi Şerif’te öldürmek üzere bir plan yapmış ve bu işle görevlendirdiği bazı adamları Mekke’ye yollamış ve İmam Hüseyin bunu duyunca “Başka bir yerde öldürülmem, benim için Mekke’de öldürülmemden çok daha sevimlidir.” (İbn-i Kesir, el-Bidaye ven-Nihaye, c. 8, s. 159) demişti…

Nitekim İmam Hüseyin, -günümüzün moda deyimiyle kendisi gibi fişlenmiş/mimlenmiş bulunan- Abdullah İbni Zübeyr’e şöyle diyordu: “Babamın (Hz. Ali) bana naklettiğine göre, ‘Mekke’de bir koç var, o koç yüzünden Mekke’nin kutsallığı bozulacaktır’ ve ben bu hürmeti bozanlardan olmak istemiyorum.” (İbn-i Kesir, el-Kamil fit’Tarih, c. 2, s. 546).

Bir süre sonra, Abdullah b. Zübeyir, Mekke’de, Yezid’e baş kaldırdığını ilân etti. Azımsanmayacak taraftar toplayarak biatlarını aldı. Yezid, ordularıyla Mekke’nin kutsallığına aldırmayarak, binlerce insanın kanını orada döküp, Kâbe’yi mancınıklarla ateşe verdi.

Bu hadise İmam Hüseyin’in Kûfe’ye gidişinde bir sebeptir; ama tek sebep bu hadise değildir. Asıl sebep bunun fevkindedir.

İmam Hüseyin Kerbelâ yolculuğuna çıkmadan, hayatta olan Ehli Beyt ve sahabenin büyükleriyle istişare etti. Neredeyse tamamı, bu yolculuğun caiz olmadığını, akıbetinin kötü olacağını ve kuvvetle muhtemelen hayatına mal olacağını beyan ettiler, ama, buna rağmen İmam Hüseyin kararını vermişti. Çünkü o, perişan halde, darmadağın olmuş, fitne ateşiyle kavrulmakta olan, mazlum Ümmet için ve hatta cümle insanlık için bir ümitti. Mazlumların ahına kayıtsız kalamazdı.

Hz. Hüseyin, Kerbelâ’nın hakikatini şu cümlelerle haykırıyordu: “Eğer ben gitmezsem, bu ümmette, kıyamete kadar bir daha hiç kimse, haksızlığa karşı çıkmayacaktır…”

İmam Hüseyin, kendisini desteklediklerini ifade ederek ısrarla onu Kufe’ye davet eden, biat ve bağlılık yeminleri eden, kendisine binlerce mektup gönderen Kûfelilere bir mektup yazar. Bu mektupta kısaca; “…Dedem, Muhammed (sav), söylerdi ki, ‘Eğer bir topluluk, Allah’ın sınırlarını aşan, yasakladıklarına izin veren, Peygamberin sünnetine aksi hareket eden ve insanları zulüm ve kötülükle yönetip onlara zulmeden bir zalimle karşılaştıkları halde, sessiz kalır, bu zalimi durdurmak için hiçbir önlem almazlarsa, Allah, onları, gerçekten hak ettikleri cehenneme gönderecektir…” yazdı.

İmam Hüseyin, yol hazırlıklarına başladı. Onu durdurmak için Abdullah İbni Abbas, Abdullah İbni Ömer ve daha birçok sahabi, yoğun bir çaba gösterdi. Ama, O, kararını vermişti.

Abdullah İbni Abbas: 
“Sanıyorum ki sen, bir sabah, kadınlarının, kızlarının arasında, Osman'ın öldürüldüğü gibi öldürüleceksin! Înnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” dedi ve dizlerine vura vura ağladı.

Hz Hüseyin, gittiği bu yolun sonunun şehadet olacağını, Abdullah ibni Abbas’ın bildiği gibi ve hatta ondan daha berrak bir şekilde, günün sonunda gecenin geleceğini bildiği gibi biliyor olduğundan, en küçük şüphem yok… Ama gitti. Hem de ne gidişti… O ki, rivayete göre Cibril (as) in “Lâ fetâ illâ Ali, lâ seyfe illâ Zülfikâr!” yani, “Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç yoktur!” dediği Hz Ali gibi bir yiğidin, bir arslanın oğluydu. O ki, Huneynde dağılan ordusunun içinde tek başına atını müşriklerin ortasına sürerken “Ben Abdulmuttalibin oğluyum bunda yalan yok. Ben Allahın Resulüyüm bunda yalan yok” diye gaza meydanını velveleye veren yiğitlerin serverinin (sav) torunuydu… Yiğit oğlu yiğit, İzzetiyle gitti. Arslanlar gibi gitti.   Allahın kaderinden, kazasına doğru gitti...

Hz Hüseyin’e mektup üstüne mektuplar yollayan, biatleri sunan, yolun yolumuzdur, gel bu işi omuzla, bizi bu zulümden kurtar, kanımızın son damlasına kadar seninleyiz gibi sözler sarfeden Kufe halkı, babasına yaptığını oğlundan esirgemedi. Kufe, kufeliğini yaptı, Yiğidin oğlu yiğitliğini…

Kufe halkı, Yezid ve valisi İbni Ziyad korkusuyla Hz Hüseyin’i yüzüstü ve himayesiz bıraktı. Ahdinden döndü. İmam Hüseyin, kendi vasıl olmadan evvel genel havayı yoklaması için Kufe’ye yolladığı amcaoğlu Müslim bin Akil’in öldürülmesini öğrendiği zaman Yezid’in niyetini de anlamıştı ama o asla geri dönmeyi düşünmedi. Bu ahvalde Kerbelaya gelindi.

“KERBELA” kelimesinin aslı “KERB-Ü BELA” dır. “KERB”, Arapça bir kelimedir ve “ BELA, MUSİBET, FACİA, FELAKET, TASA, KAYGI, ÜZÜNTÜ” demektir. “BELA” kelimesi de Arapçadır ve “Kerb” kelimesi gibi “bela, musibet, felaket, facia…” demektir. Bu iki aynı anlamdaki kelimenin birleşmesi ile meydana gelen “KERBELA” kelimesinin manası ise “üst üste gelen, bela üstüne bela, musibet üstüne musibet, facia üstüne facia, felaket üstüne felaket, üzüntü üstüne üzüntü” demektir. Yani belanın katmerlisi, felaketin katmerlisi...

Kerbelada, İmam Hüseyin ve maiyetine reva görülen zulümler İblis’i dahi şaşkına çevirmiştir dersek mübalağa etmiş olmayız. Fırat nehri kenarında ablukaya alınan Ehl-i Beytden müteşekkil 72 kişilik kafilenin biten sularını gürül gürül akan nehirden tedarik etmesine müsaade edilmemiş, Habib-i Kibriyanın öz be öz torunu olan yavrucakların su diye inlemeleri, susuzluktan mübarek ve masum dudaklarının kuruması dahi, 12.000 askeri aşan Yezid ordusunun tefessüh etmiş vicdanlarında merhamet uyandırmamıştır. Kerbela, günümüzde de devam ediyor olmalı ki “Onlara su bile yok” diyenler günümüzde de var. İktidar olmanın verdiği güç sarhoşluğuna, iktidar hırsına, makam ve mansıp sevdasına kapılan ve Allah ve Resulünün yolundan az ya da çok saptıkları zaman dahi kendilerine koşulsuz biat edilmesini isteyen, zulmetmeye meyyal olanlar ne kadar benzer İbni Ziyad’lere, Ömer bin Sad’lere, Şimr bin Zilcevşen’lere, Sinan bin Enes’lere suyun başını tutarken ki halleriyle…

Yezid de ölmedi, Hüseyin de…. Kerbela da bitmedi… Her zulüm Kerbela, her zalim Yezid, her mazlum Hüseyin, zulme karşı her kıyam da Hüseyinlik…

İktidar hırsı, makam iştihası, koltuk sevdası, gücün Hak ve Adalet dairesinde kullanılmayarak zulüm çarkına dönmesi Yezidin berhayat olduğunu; Adalet, Hak ve Hakikat için çalışanların varlığı, Zalime zulmünü, haksızlığını haykıran, en azından söyleyenlerin varlığı, zulme karşı kıyam edenlerin, zalim karşısında boyun bükmeyenlerin varlığı Hüseyinin berhayat olduğunu gösterir. 

Kerbela, zulüm tarihinin en şedidlerinden ve insanlık tarihinin en kara sayfalarından biridir. İmam Hüseyin, tüm Ehli Beyt’in katledileceğini anlayınca, Yezid’in adamlarına haber gönderdi; kendisine uygulanan ablukanın kaldırılmasını istedi ve Hicaz’a geri dönebileceğini söyledi. Bu teklif ilkin biraz yumuşamalarına sebep olsa da akabinde Ömer bin Sad bin Ebu Vakkas’ın, İmam Hüseyin’in Yezid’e biat etmesi için ısrar ettiği rivayet edilir. Esasen İmam Hüseyin’i öldürmek kararlılığında olduklarından bunu özellikle şart koşup ısrar etmiş olmalılar, zira, İmam Hüseyin’in, Yezid’e biat etmeyeceğinden herkes emindi.

Hz Hüseyin ve maiyyetinde bulunan yaklaşık 80 kişiden oluşan ehli, sayısı 12.000 ile 30.000 arasında bulunan Yezidin ordusu tarafından Kerbelada kuşatılır. Bu kahredici abluka altında Kılıç ile zillet arasında tercih yapması istenen Hz. Hüseyin “Heyhat minez`zille!” diyerek zülme karşı direnmeye karar verir. Böylece, gelecek nesillere Kur`an`ın hakikatını ve Kuranın ilk muhatabı ve güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen mübarek dedelerinin Ahlak-ı Muhammediyyesini anlamaları uğrunda canını ve mübarek başını Kerbela’da bırakmaktan dur olmamıştır. Kerbela, zulme karşı duruşun simgesi, zalime karşı mücadelenin merkezidir. Kerbela, Peygamberlerden sonra bir insanın çıkabileceği en yüksek makamın da, inebileceği en çukur yerin de temaşa edilebileceği gözlem yeridir. Kerbela, zahiren mağlup görülenlerin hakikatte nasıl galip olabileceğinin beyyinesidir. Kerbela, kesretin hakkaniyete delalet etmediğinin, yani, sayıca fazla olan tarafın, sadece sayıca fazla olmalarının, sayıca kendilerinden az olanlar karşısında haklı olduğuna delil teşkil etmeyeceğinin, demokratik yöntemlerde çok oy alan partinin, liderinin, yöneticilerinin ve o partinin icraatlarının, bizatihi çok oy almasının tek başına onların haklı olduğunu göstermeyeceğinin ve hatta karine dahi teşkil etmeyeceğinin kıyamete kadar delilidir. Kerbela, Allahın en sevdiği kulunun, gözümüzün nurunun, gönlümüzün sürurunun öpmeye kıyamadığı boynu, kılıçla biçilebilecek ve O’nun mübarek torunlarından 17 tanesinin mübarek başlarını, mübarek gövdelerinden ayırabilecek kadar ihtiras ve hırsın insanda bulunabileceğini ve ahsen-i takvim olarak yaratılan insanın esfel-i safiline nasıl inebileceğini gösteren ibret levhasıdır. Kerbela, siyasi hırs ve ihtirasların, makam ve mansıp düşkünlüklerinin, beşeri zaaf ve ikbal arzularının, insana yaptırabileceği zulümlerin binlerce yıl dinmeyen acılar, ihtilaflar ve sonuçlar doğurduğunun en acı örneğidir. Kerbela, şehadetin mektebidir…

Sonrası herkesçe malum ve malum olmaktan da öte kalemim kurusun sonrasını yazmak dahi istemiyorum. Sanıyorum ki ben yazmasam Kerbela olmayacak, ben yazmasam Ehl-i beytin mübarek kanı akıtılmayacak, ben yazmasam Ümmet böyle paramparça olmayacak, ihtilaf ve tefrikadan azad olacak…

Hz Muhammed’e tebliğ edilen Kurana tabi olan, namazlı, abdestli, alnı secdeli Müslümanlardan oluşan İslam Devletinin ordusu, çelişkinin vehametine bakınız ki, yine Hz Muhammedin “mercanım” diyerek sevdiği ve kucağına alıp koklayıp öptüğü torununun mübarek boynuna indirdikleri kılıç darbesiyle mübarek başını mübarek gövdesinden ayırmış ve bir mızrağa takmıştır. Mübarek cesetlerine dahi saygı göstermeyerek atlarla çiğnedikleri de rivayet edilir. 


“Gitme” diyenlere, “ben gitmezsem, ben zulme karşı direnmezsem, zulüm ebediyen hâkim olacak, gidişim ondandır” diyen ve öleceğini bile bile giden Hz Hüseyin Efendimiz’i ve onun mücadelesini, yani, Kerbelâ’yı doğru anlamak için bize düşen Kerbelâ’dan bir ihtilaf, bir tefrika, bir adavvet vesilesi değil  birlik-beraberlik, uhuvvet neticesi çıkarmaktır. Bir sevgi, bir muhabbet devşirmektir. Hz. Hüseyin, kendisinden sonra yeni Kerbelalar yaşanmaması için mücadele etti. Bu anlamda, Kerbela’yı anlamak Hüseyin’ce yaşamaktır. Zulme karşı olmak ve ortak tavır almaktır. Allah’a teslimiyettir, tevekküldür. Zalimin yüzüne Hak’kı haykırmaktır. Zalime boyun eğmemektir. Allah’tan gayrısına kul olmamaktır. “Zulme rıza zulümdür, kişi taraftar olsa zalim olur.” fehvasınca zulme sükut etmemek ve gerekirse kıyam etmektir. Hüseyince tavır, eğer engelleyebiliyorsa, eliyle (yani gücüyle) zulme engel olmaktır; Yoksa diliyle zulme karşı gelmektir; Ona da kudreti kafi değilse zalime buğz etmektir. Hatta “Firavuna karşı olmak yetmez, Musa’nın yanında olmaktır.” Hz İbrahimin atıldığı ateşe minicik gagasıyla su taşıyan serçe misali, o ateşi söndüremeyeceğini bilse bile safını, tarafını belli etmektir. Hülasa, Kerbelayı anlamak Hüseyince tavır göstermek, zulmün olduğu yerde, tarafsızlığın ahlaksızlık olduğunu bilmek ve mazlumun yanında yer almaktır. Zulüm karşısında susanlar, başını kuma gömenler, zalim sesini yükselttiğinde dili lal kesilenler, ya Hüseyin’i anlayamamıştır ya da korku, ikbal, dünyalık menfaat ve benzeri saiklerle davasına ihanet etmiş Kufe meşreplilerdir. Ve onların Hüseyin’e ağıt yakması riyadır, takiyyedir. Onların Hüseyin’in adını anmaya da hakları yoktur, yatacak yerleri de…     

 

Kerbelâ’nın kerbu belâsını bugüne taşımak Kerbelâ’yı anlamak değildir. Kerbelâ’nın, hakikatini, adaletini, zulme karşı duruşunu evvela özümsememiz, layıkıyla idrak ederek içselleştirmemiz ve akabinde evrenselleştirmemiz gerekirken onun kerbu belasını alarak ve “innemel mükminine ihvetun (müminler kardeştir)” ayetini gönüllerimizde, kafalarımızda bindörtyüz yılı aşkın bir zamandır idrak edemeyerek  bu günlere gelmişiz ki İslam Coğrafyasında binbir türlü ihtilaflardan kaynaklanan savaş, terör, çatışma, etnik veya mezhepsel savaş, ayrılık, nifak ve fitne bitmiyor, oluk oluk kardeş kanı akıyor, bir türlü durmuyor…  

 

Hz Hüseyn`in ve Ehl-i Beyt’in Kerbelada şahadeti zahirde mağlubiyet görünse de aslında mağlubiyet değildir. Allah, Ehl-i Beyti dünyanın makam, mevki ve ikbalinden çekip aldı. Masun tuttu. Zalim değil, mazlum eyledi. Onları dünyada manevi sultanlık ve makamlar ile teçhiz etti ki kıyamete kadar Hz Hüseyin ve ailesi bütün ümmetin gönlüne taht kurdu. Bindörtyüz yıldır milyonlarca Müslümanın çocuğuna Hüseyin ismini vermesine rağmen, Yezid isminin Sünni coğrafyada dahi hiçbir Müslüman tarafından evlatlarına isim olarak verilmemesi; milyarlarca Müslümanın Hüseyine selam, dua ve rahmet okurken, -Yezid dahi olsa lanet okunmaması Sünni ulemanın çoğunluğunca tavsiye edilmiş olsa da-  Yezid, avaneleri ve zalimlere ise kısmen de olsa lanet ve beddua okunması, tel’in edilmesi de Hz. Hüseyin`in galibiyetini gösteriyor. Çoçukluğumda bir hata, bir yaramazlık yaptığımda, bir kusur işlediğimde rahmetli babamın “Yezid” diye azarlaması bile, bana, Kerbelada asıl muzaffer olanın Yezid değil, Hz Hüseyin olduğunu gösteriyor. Zulüm ve işgal altında olan, mezhepsel, etnik savaşlarla birbirini boğazlayan, kardeşinin canına kast eden, kanını akıtan, fitnelerin sağnak sağnak üzerine yağdığı günümüz Müslümanlarının Kerbela faciasını ve Hz. Hüseyin`in kıyamını çok iyi tefekkür etmeleri gerekir.

 

“Cennet gençlerinin efendisi Hüseyin’le Hasan’dır” hadisinin sarahatiyle ve elbette Allahın lütfu ve keremiyle, Hz Hüseyin Efendimiz’in cennet ehli olduğu muhakkaktır. En doğrusunu Allah bilir ama, cennet ehline Ah vah etmenin ve akibeti için matem tutmanın, bizim gibi akibeti belirsiz ve Allahın sonsuz merhamet ve mağfiretinin muhtaçları için doğru olmadığı kanaatındayım… Bu demek değil ki biz Hüseyin Efendimize, Ehl-i Beyte ve Kerbela şehitlerine üzülmeyelim, ağlamayalım. Tabi ki ağlayalım, yanalım, üzülelim. Ama, biz, sadece, zalimlerin, Kerbela toprağına döktüğü Ehl-i beytin mübarek kanına değil,  sadece gözümüzün nuru Efendimizin torunlarının mübarek başlarının kesilmesine değil, Ehl-i Beyt-i Nebevinin, Muhibb-i Hanedanın şahsında, zalimin zulmüne uğrayan her mazlum için ağlayalım, Alem-i İslamın 250 yıldır perişan haline, dağınıklığına, zilletine, acziyetine, mazlumiyetine, masumiyetine, kardeşin kardeşi öldürüp durmasına ve bütün bunlar karşısında elimizden bir şey gelmemesine ağlayalım….

Bugün 10 Muharrem, Kerbelanın sene-i devriyesi, Alvarlı Efe Hazretleri söylüyor kimlerin ağladığını ve ne için ağladığını. Kulak verip dinleyelim bakalım kimler ağlamıyor ki:

      “Bu gün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.
            Bu gün Eyyam-ı matemdir, bu gün ab-ı revan ağlar.

Hüseyn-i Kerbela'yı elvan eden gündür.
Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar.

Bugün Âl-i abanın gülşeninin gülleri soldu,
Düşüp bir ateş-i dilsuz, kamu ehl-i iman ağlar.

Bugün Gülzar-ı Muhtar-ı Hüda'ya bir hazan esti,
Zemine düştü vaveyla, felekte kehkeşan ağlar.

Bugün hunbar olur gözü elbet Haydar-ı Kerrarın
Görür Zehra'yı hun efşan, Resul-i âli şan ağlar.

Bu gün evlad-ı Haydar, hem dahi ahfad-ı Peygamber
Döküldü gül gibi yerler yüzüne, asuman ağlar.

Gülistan-ı Muhammedin Gül-i hamraların derdi
Yed-i kahr ile ol gaddar, bu gün devr-i zaman ağlar.

Risalet gül gülistanı, nübüvvet bağu bostanı
Hüseyni ol nuristanı gören Pir ü civan ağlar

Güruh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım
İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar……"

 

 

Allah, bizleri Kur`an-ı Azimüşşan`ın Ve Hz Muhammed Mustafa (sav) yolundan, Hz. Hüseyin`in davasından ve duruşundan, Ehl-i Beytin muhabbetinden ayırmasın. Tağutlara, Firavunlara, Nemrutlara, Tiranlara ve zalimlere, ceberrutlara, İblise ve nefsimize tabi olmaktan korusun. Hakkı Hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hz. Hüseyin`in davasını hakkıyla anlayanlardan eylesin. Hakka riayet eden, emanete emin ve ehil olan, Allah ve Resulünün yolundan ayrılmayan, hakikati idrak eden, adaletten şaşmayan, Ahlak-ı Muhammediyyeye tabi olan, izzet, onur, şerefine düşkün olan, Zalime boyun eğmeyen, haksızlık karşısında lal olmayan, zalime karşı mücadele eden bahtiyarlardan eylesin. Zira bu yol, Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav), Hz. Aliyyü’l-Murtaza’nın (keremallahü veçhe), Hz. Fatımatü’z-Zehra’nın (ra) yolundan giden ve Sahra-yı Kerbelâ’ya düşenlerin nurlu yoludur.

 

Bu yol Sarayda Yezid olmaktansa, Kerbelada Hüseyin olmayı tercih edenlerindir…

Vesselam…

Avukat Nuri POLAT

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.