Kavramlarla parçalanmak: Sünni misin, Şii mi?

Coğrafyaya, iklime göre dini yaşamayı kolaylaştırması için inanç ve ibadet pratikleri birden İslam coğrafyasında yaşamayı, var olmayı zorlaştırır bir görünüm kazandı. İslam coğrafyasında birlik ve bütünlüğü bozan son dönemlerin sözde kavga sebebi 'mezhep' çatışmalarının arka planını bir yazar, akademisyen ve diplomat olan İslam İşbirliği Teşkilatına Üye Ülkeler Parlamentolar Birliği Genel Sekreteri Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile konuştuk.

Mezhepler neden var?

Mezhepler, dinin getiricisi Peygamberin mesajını yorumlama çabalarının tabii bir sonucu olarak ortaya çıkan düşünce mektepleridir aslında. İnsanlığın düşünce tarihi evvelemirde, münzel olmuş ilahi vahyi 'açıklamakla' başlamıştır diyebiliriz. Binanaleyh bu çabayı dinler tarihinin yanısıra felsefe tarihi ve düşünce tarihinde de görürüz. Düşünce mektepleri üst bir hakikatin tefsiri olarak üzerine yorum yaptıkları doktrinin üstüne çıkarılmamış fakat o doktrini izah ve anlamlandırma sadedinde önemli bir araç olarak kullanılmışlardır.

Mezhepler her dinde var

'Mezhep' gerçeğini sadece İslam dininde değil Yahudilik'te, Hristiyanlık'ta, Budizm'de, Hinduizm'de hasılı hepsinde görmekteyiz. Mesela bir Teravadacı Budistin 'Ben Budistim, lakin Teravada modellemesine göre Budizmi anlıyor ve yorumluyorum Mahayana modellemesine göre yorumlamıyorum' demesinde bir problem yok. Ama ne zaman birbirlerine kafir deme noktasına gelirseler artık ana doktrinden kopmuşlar demektir. Bu ciddi problem dinler tarihinde çok önemli bir kırılma noktası meydana getiriyor.

İslam dünyasında doktrinden uzaklaşma söz konusu mu sizce?

Şu an İslam dünyası özden uzaklaştığı için aradaki o birleştirici harc kaybolunca her bir tuğla, her bir parça kendine müstakil, bütünden bağımsız hareket etmeye başladı. Bu binayı, tuğlaları yeniden irfan harcıyla birleştirmeye çalışan arifler de 'körlerin fil tarifi' diye bir temsil ile bu sorunu ele aldılar: Kör kördür, çünkü hakikatin bütününü görememektedir. Birisi filin ayağını, diğeri hortumunu, birisi kuyruğunu tutar ve her birisi tuttuğu şeyden bir yorum yapar. Hiç kimse bütünü göremez. Yani ayağını tutan ben bir ağaca sarıldım der, kuyruğunu tutan bu püsküllü bir şey der. Herkes bu parça, bu püskül, bu ayak, bir bütünün bir cüzü anlayışından uzaklaşır. Bu örneği daha sonra kavramlar üzerinde de verir.

Sloganik Müslümanlık

Bugün Müslümanlarda Tevhid mefhumu dahi manasından uzaklaşmıştır. Kendir iç birliğine eremedikleri için de etrafını birleştiremezler. Kendi içlerindeki çatışma da bu şekilde dışarıya sirayet ettiğindenöncelikle içsel sebeplerin incelenmeli.

Bazı sloganik Müslümanlar hemen her problemi bir dış sebebe atmaya çok hevesli. Otokritik yapma cesareti gösteremediklerinden dolayı o problemin sebebi kafirler, o, bu,şu der ve rahatlarlar. Birinci sebep olarak bu içyapıyı görmekle beraber dış faktörleri de önemsiyorum. Dış faktörler her zaman içerdeki bir açığı kollarlar. Siz açık verirseniz, art niyetli insanlar da bu fırsatı değerlendirirler. Burada Müslümanın vazifesi böyle bir açığı vermemektir.

Siyasi ihtilafların ana sebebi din ve mezhep değil

O zaman nasıl düşünmeliyiz?

Evvela doktrindeki tevhitten uzak oluş sebeplerimiz üzerinde düşünmeliyiz. Daha sonra ikinci bir merhale olarak dış güçlerin, bazı emperyal güçlerin uzun yıllardır üzerimizde ne gibi hesaplar yaptıklarını araştırabiliriz. Mesela Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye'nin düşünsel ve coğrafi bütünlüğünü parçalamak için nasıl faaliyetlerde bulunduklarını politik analiz yaparak öğrenmeliyiz. Bu konularda şuurlu insanların yazdığı kıymetli eserlerde İslam dünyasını parçalamak üzere bazı mihrakların nasıl çalışmalar yaptıklarını öğreniriz.

'İslam dünyası öyle bir parçalandı ki….'

Bir batılı siyasinin 'Biz İslam dünyasını zihnen ve bedenen öyle bir parçaladık ki artık bin yıl bir araya gelemezler' sözlerini ibretle okuduk. Yahudilerin son yılbaşını (Roşana) kutlayan İsrail başbakanının; 'Müslümanların birbirlerini hayvan gibi boğazlamaya devam ettikleri bir ortamda birbirlerine kenetlenmiş Yahudi ulusunun bayramını kutlamak ayrı bir zevk' mealinde bir mesaj verdi. Bu mesaj Müslümanları en az bir kez daha düşünmeye sevk etmesi gerekmektedir.

Sizce mezhep gerilimi dış kaynaklı bir oyun mu?

Tarihte gerek I. Selim - Şah İsmail rekabetinde, gerekse daha sonraki dönemlerde (mesela İran – Irak savaşında) ihtilafların ilk kalkış noktalarının doğrudan mezhebi olduğu kanaatinde değilim. Zaten Şah İsmail ortaya çıkıncaya kadar Osmanlı İran ile çok büyük bir sorun yaşamamıştır. Şah İsmail'den sonra da çok büyük bir sorun yaşamamıştır. Burada hemen olayı büyük bir Şii – Sünni ihtilafıdır şeklinde algılamamak lazım. Sorunun kişiselliği de yani Şah İsmail'in kendi kişisel tavırları da önemlidir.

Siyasi ihtilaflara mezhep tonu ekleniyor

Yani günümüzdeki ülkeler arası ihtilafların da birincil çıkış sebebi mezhebi değil siyasidir. Bu siyasi ihtilafların ortaya çıkma sürecinden sonra dış faktörlerin de tahrikiyle mezhep tonu da buna ilave edilmektedir. Yani İngiltere ve İrlanda rekabetinde olay doğrudan mezhepsel değilse de Katoliklik ve Anglikanlık bu ihtilafa çok büyük ivme vermektedir. Bazı dış politika uzmanlarının 'İran'ın Suriye'yi desteklemesinin tek sebebi vardır, o da mezhep kardeşliğidir' yaklaşımına da katılmıyorum.

İran bi ulus devlet ...

İran 2000'li yıllardan sonra artık dünyadaki modern ulus devlet örneklerinden bir oldu. Her ulus devlet gibi uluslararası menfaatleri doğrultusunda hareket etmektedir. Burada artık din ve mezheb birinci belirleyici değildir. Şunu çok iyi biliyoruz ki Şiiliğin kadim akaid metinlerinde de Nusayriler sınırları zorlayarak İslam dışına çıkmış akım olarak geçer. Hatta Ayetullah Humeyni'nin Nusayrilerin kafir olduğuna dair fetvası dahi vardı. Eğer olay sadece mezhep olsaydı bu fetvalarla hareket edilirdi.

Beşeri farklardan doktrin ayrılığına

Sünniler ve Şiiler birbirini ne kadar iyi tanıyor?

Mesela Sünni ve Şiilerin birbirleri hakkında bilmedikleri veyahut yanlış bildikleri bazı hususlara şöyle bir göz atalım. Meselenin aslı sahabenin aralarında geçen bazı beşeri farklılıklardan doktrin çıkarmakta yatmaktadır. Bazı konularda aralarında farklı anlayışların oluşmuş olması tabii. Peygamber vefat etmiş. Şah-ı velayet definle meşgul. Geliyor, biz halife seçtik diyorlar. Ne aceleniz vardı, bekleseydiniz bakardık beraber karar verirdik diyor. Yok, birlik tehlikedeydi daha fazla durmaması lazımdı onun için biz seçmek durumundaydık ve seçtik. Bir tatsızlık var, ama bu olay karşısında o Sultan'ın aldığı tavır bizim için önemli 'Vay sizi gidi kafirler, ben sizden ayrılıyorum' şeklinde mi oldu? Hayır.

Hz. Ali'nin bir oğlu Ebu Bekir, diğeri Ömer...

'Öyle mi yaptınız, hayırlı olsun' dedi. Ama o 'hayırlı olsun' demenin arkasında ince bir mana var o kadar. Ama biz buradan yola çıkarak büyük itikadi şeyler çıkarıyoruz ortaya. Acaba öyle miydi? Benim birçok Şii dostum Hz. Ali'nin bir çocuğunun adının Ebu Bekir, bir çocuğunun adının Ömer, bir çocuğunun adının Osman olduğunu bilmiyor. Aralarındaki ölümcül düşmanlık olsa niye çocuklarına nefret ettiği kimslerin adını koysun ki? Daha sonra benzer bir süreçte oğlu Hz. Hasan da aynı babasının tavrını göstermedi mi? Çoklu mezhep eğitimi verilmeli Aslında gerek Sünni, gerek Şii alemde çoklu yaklaşım yani multi-mezhep eğitimi verilmesi gerekir. Bugün Sünni gençler imam hatipte veya normal lisede okurlarken Şii kardeşlerimizin namazları şöyledir, şu sebepten dolayı böyle kılmaktadırlar eğitimi alırsalar bir başka yerde (mesela Hacc'a gittiklerinde) bir Şii kardeşinin önüne bir şey koyduğunu görürse kalkıp o mühre tekme atıp 'Haşa taşa mı secde ediyorsun sen?' gibisinden cahilane hareketler yapmazlar. Hatta bırakın Şia'yı, Hanefi mezhebi haricindeki diğer sünni mezheb mensublarının mesala Şafii'lerin veyahut Hanbeli-Selefilerin ellerini namazda tutuş şekilleri bile bu kimselerce yadırganır. Afgan savaşının ilk yıllarında cahil savaşçıların kendilerine yardıma gelmiş bazı Hanbeli Arap gençleri bunlar ajan diye öldürdüklerini hatırlıyorum.

Tasavvuf üzerinden irfan köprüsü kurulabilir

Şia Muaviye ve Yezidi tekfir eder mi?

İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin sırf ehl-i beyt imamlarını desteklediği için hapsedilmiştir. Osmanlı'da bırakınız Yezid adını Muaviye adı dahi kimseye konmadı. Ama Araplarda vardır. Nakşi-Halidi şeyhi Hamza Nigâri 'Be hey ehli Muaviye, siz bir taraf, biz bir taraf' demişlerdir. Şia akaid kitaplarında değil Muaviye, Yezid dahi tekfir edilmez. Şia'ya göre Muaviye de, Yezid de Müslüman'dır. Hilekâr, düzenbaz, her şeyi söyleyebilirsiniz ama 'Muaviye ya da Yezid kafirdir' diyen bir Şii akide kitabı yoktur, tabii ki klasiklerinden bahsediyorum. Günümüzde her iki tarafın cehaleti ve taassubu buna eklenmekle makas o kadar açıldı ki, masumane görüş ayrılıkları dogmatik ayrılıklar haline geldi.

Bu makas nasıl kapanır?

Yüzyılın başından itibaren, Müslümanların doktrindeki bu birlik eksiğini gören Şii ve Sünni alimler mesela 'Dar'ut-takrib el-mezahibi'l-İslamiyye' yani İslam Mezheplerini Yakınlaştırma adı altında Şii ve Sünni alimler bir araya gelerek Sünniler tarafından ileri sürülen Şia mezhebini rencide edici retorikler gözden geçirilecek, ve aynı şekilde Şia'da da Sünnilerin inanç esaslarını tahkir edici ifadeler tasfiye edilecekti.

İrfan köprüsü

İyi niyetli bir teşebbüstü ancak akim kaldı, sürmedi. Yılda bir kere toplantı düzenlemektedirler ama sadra şifa işler yaptıklarını söyleyemem. Olmamasının sebebi olarak da İslam mezheplerini birbirine yakınlaştırma zemininin daha çok hukuk jargonu üzerinde sınırlanması olduğu kanaatindeyim. Bana göre Sünni ve Şii dünyanın birbirleri arasında kurabilecekleri yegane köprü irfani köprüdür, hukuk köprüsü değildir. Yani İslam tasavvuf doktrini üzerinden bir köprü kurulabiliceği kanaatindeyim.

Sünni ve Şii dünyanın ayrılıkları neler?

On sekizinci yüzyıla kadarki ayrılıklar bazı görüş ayrılıkları idi sadece. Ancak daha sonra bazı dış güçlerin de planları ile ortada var olan ateşe gaz dökenlerle beraber bu noktaya geldi. Bu noktadan sonra her iki tarafın da salt doktrindeki birliği gören ve fıkhın ayrıştırıcılığına dalmayan ariflere ihtiyacı var. İki dünyayı da birbirine tanıtmak lazım. Çünkü birbirlerine çok yakınlar. Aradaki ayrılıkları maddelesek bin maddede ortaktırlar, 20 maddede ayrılırlar. O da kadı kızında da olur. İmam Azam ile İmam Malik arasındaki fıkhi ihtilaflar İmam Azam ile İmam Cafer arasındaki fıkhi ihtilaflardan daha fazla. Her iki tarafın cühelası, her iki tarafın mutaassıpları meseleyi daha da büyütmüşler gibime geliyor.

Şia-yı Caferiye o kadar da uzak değil…

Ben bunları söylerken aklınıza başka bir şey gelmesin bizim mezhebimiz, meşrebimiz, yolumuz gizli değildir, bilen bilir. Yetiştiğimiz bahçe belli bahçıvan belli. Hazreti Mevlana; 'Pergelimin iğneli ayağının saplı olduğu bir sabitem vardır ama o sabitenin haricinde diğer ayakla yetmiş iki alemi gezerim' diyor. Bizim de mezhebimiz bu mezhebdir. Yani diğer ayağımızla yetmiş iki milleti gezerken elde ettiğimiz tecrübelerden elde edilen neticelerdir bunlar. Afaki fantaziler değil reel-politik tesbitlerdir bunlar. Mesela sufi inanç esaslarını benimsemiş birisi olarak ben Şia-yı Caferiye'nin bize o kadar da uzak olmadığını hem okumalarım ışığında ve hem de bir diplomat olarak 6 yıldır İran'da yaşama tecrübeme binaen söylüyorum. Aradaki ayrılıkların tabi şeyler olduğunu düşünüyorum. Ben fırsatın hala kaçmadığı kanaatindeyim.

İki mezhep birbirine fayda sağlayabilir

Bir Sünni'yim ama Şia fıkhının bazı yönleri bize de faydası olabilir diye düşünüyorum. Mesela ulemanın merci'yeti ve mukallidleri ile irtibatı kavramı ve mukallidi olunacak fakihin yaşayan birisi ve ancak onun fetvalarının meşru ve mer'i oluşu anlayışlarını da seviyorum. Sünnilerin en büyük eksikliklerinden bir tanesidir bu. Doktrin olarak İslam tasavvuf büyüklerine bağlıyım. Onların da hepsi ehl-i beyt imamlarına çok büyük muhabbetli ve hürmetli. Onun için ekstrem uçları, müfrit taifeleri bir araya getirebilecek ana şemsiye İslam'ı erenlerin, ariflerin eserlerinde çok güzel işlenmiş. Anadolu İslamı bu bilgelerle dolu. Nasıl Sünnilik belli bir zaman sonra pıhtılaşan resmi bir ideoloji haline geliyorsa bir müddet sonra Şiilik de de Ali Şeriati'nin dediği gibi 'Şia-yı Safeviyyan' haline geliyor. Ali bir sakız haline gelebiliyor bazılarının ağzında. Oysa ki büyüklerimden aldığım terbiyede 'Oğlum, Yezid'e sabah akşam lanetle vakit geçireceğine Hüseyin'e rahmetle vakit geçir' yaklaşımı var. Canım Hüseyin'in adı bize yeter demişlerdir. Allah bizi sevad-ı a'zamdan ayırmasın

SİNEM KÖSEOĞLU

YENİ ŞAFAK

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.