İktidar, AKP'yi dönüştürdü

Spor Bakanı ile yaşadığı tartışma ile gündeme gelen Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, dört yıl önce bugünlerde Türkiye'nin gündemine oturan Gezi Parkı eylemlerini ikiye ayırarak "Birinci Gezi, sonuna kadar desteklenmesi gereken bir şeydi. Bütün iktidar biçimlerine karşı çıkan anarşistler vardı. Doğaya saldırıya, iktidar biçimlerine karşı çıkılması, başlı başına çok önemli bir olaydı" diye konuştu.

AKP'nin Türkiye'yi doğru okuduğunu, bu sebeple iktidar olduğunu belirten Kaplan, 15 yıldır iktidarda bulunan partiyi "Dünyayı ve Türkiye’deki yerleşik iktidar biçimlerini doğru okuyamadı. Hatta şimdi halkı da okuyamıyor. İktidar dönüştürdü. Konformistleştirdi. İnsanla­rın gözünü kör etti. Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, bakanların uçağına binmeyen tek adam benim" sözleriyle eleştirdi. Siyasl İslam'ı da eleştiren Yeni Şafak yazarı, "Bu toplumun İslamcıları olarak biz ikti­dar olmadan önce hakikatin izini daha iyi sürüyorduk. İktidar olunca bitti. Bir şekilde iktidara talip olmayacaktık. Ya da iktidar olabilirdik ama merkeze talip olmayacaktık" yorumunda bulundu. Kaplan, 16 Nisan'daki halk oylaması sürecinde 2017'nin Türkiye'nin sıçrama yılı olacağını savunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a tepki gösterek "Türkiye’nin bir şekilde, önce başına ne geldi­ğini derinlikli bir şekilde tahlil edip kendisini önyar­gılardan arındırması gerekiyor. Basit Kemalist ya da İslamcı ideolojik yaklaşımlar üzerinden değil, haki­kati eksen alacak bir tavır takınılması icap ediyor. Eğitim çökmüş, medya yerlerde sürünüyor. Gençlik nereye gidiyor, belli değil. Ben partici değilim. Parti araçtır. Ben bir ara­cın peşinden koşturamam. Benim derdim hakikattir. Eleştirilmesi gereken yerde eleşti­ririm, desteklenmesi gereken yerde de des­teklerim. Türkiye’de ya topyekûn AK Parti’ye karşı olacaksın ya topyekûn AK Parti’nin yanında. Bu düz mantıktır. Sığlık budur" dedi. 

Kaplan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "14 yıldır kesintisiz iktidarız ama sosyal ve kültürel iktidar olma konusunda sıkıntılar var" şeklindeki sözlerine ilişkin olarak "Bu ülkede celladına âşık bir entelijansiya var. Ne Batı’yı tanıyor ne de kendisiyle ilişkisi var. Dolayısıyla, Batı’dan da kendisinden de bihaber. Bizim modernleşmemiz de Müslümanlaşmamız da sığ" ifadesini kullandı. 


Habertürk gazetesinden Kübra Par'ın Yusuf Kaplan ile yaptığı söyleşi şöyle:

"İktidar insanların gözünü kör etti, Cumhurbaşkanı'nın uçağına binmeyen tek adam benim"

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, “14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var” dedi. Hayatı boyunca düşünceye, kültür-sanata zihin yormuş biri olarak AK Parti’nin kendi dünya görüşleri doğrultusunda bir dönüşüm yaratabildiğini düşünüyor musunuz?

Hayır, aksine şu an dönüşmüş durumdalar. Siyasi iktidar dışındaki bütün diğer iktidar biçimleri tarafından dönüştürüldüler. AK Parti Türkiye’yi doğru okudu, o yüzden iktidar oldu. Yüzde 50’ye yakın oylar alarak devam ediyor. Yani kabaca halkı okuduğunu söyleyebiliriz ama dünyayı ve Türkiye’deki yerleşik iktidar biçimlerini doğru okuyamadı. Hatta şimdi halkı da okuyamıyor.

-“Kültürel alanda iktidar olama­dık” eleştirisi de bununla ilişkili mi?

İlle de iktidar olmak gerekmiyor. İkti­dar olmak hegemonya araçlarını ele geçirmek anlamına gelir. Mesele ikti­dar meselesi değil, hakikatin korunması, hakikatin izinin sürülmesi meselesi. Bu toplumun İslamcıları olarak biz ikti­dar olmadan önce hakikatin izini daha iyi sürüyorduk. İktidar olunca bitti. Bir şekilde iktidara talip olmayacaktık. Ya da iktidar olabilirdik ama merkeze talip olmayacaktık.

-İktidar yaramadı mı yani?

İktidar zaten yaramaz bir şeydir, kötü bir şeydir. 80’ler ve 90’lardaki bütün olumsuzluklara rağmen asıl entelektüel birikim İslamcıların birikimiydi. Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç gibi önemli değerler vardı. Laikler arasından bunlar gibi bir düşünür çıkmadı.

-Bunun sebebi İslamcıların muhalefette olması mıydı?

Hayır, dertlerinin hakikat olmasıydı. Muhalefet de modern bir tuzaktır. O da başka bir iktidar kurmak içindir. Kimi arkadaşlarımız şu an iktidarı eleştiriyor ama entelektüel ve kültürel iktidarı kesinlikle eleştirmiyorlar, çünkü oradan besleniyorlar. Hakikat, bütün iktidar biçimlerine karşı çıkar.

-“AK Parti eskiden halkı okuyordu ama artık onu da yapamıyor” dediniz. Neden?

Çünkü dönüştüler.

-Neye dönüştüler?

İktidar dönüştürdü. Konformistleştirdi. İnsanla­rın gözünü kör etti. Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, bakanların uçağına binmeyen tek adam benim.

-Neden binmiyorsunuz?

O zaman söylediğim sözün bir kıymeti kalmaz. Bu bir duruştur. İktidara angaje olanlar kültürel iktidarı ellerinde tutanlardır. Siyasi iktidar, iktidar olduğunu zannediyor. Tayyip Bey, kültürel açıdan böyle bir durum olmadığını itiraf etti. Kültürde ikti­dar değilseniz, iktidar olamazsınız. Çağımız kültür çağı. 20. yüzyılın ortalarına kadar ekonomi çağıydı. Şimdiyse kültürün her alanı tanımladığı bir dönem­den geçiyoruz. Dışarıdan gelen çok ayartıcı ama aynı zamanda dromokratik bir kültür var. Hız ve hazzı merkeze alan bir kültür bu.

“İçinde yaşadığımız çağı tanımıyoruz”

-Dromokrasi nedir? Neo-kapitalizm etkisinden mi söz ediyorsunuz?

Kapitalizm, bu süreci anlatmak için yetmiyor. Kapi­talizmi de aşan bir şey bu. Aslında demokrasi bitti. Kim demokrasiden söz ediyorsa bence çağ dışı. Çünkü şu an içinde yaşadığımız çağda modernliğin haklar rejimi bitti ve postmodernliğin hız ve haz rejimi devreye girdi. Örneğin Gezi Parkı eylemleri dromokratik bir olguydu. İki farklı Gezi var. Birinci Gezi, sonuna kadar desteklenmesi gereken bir şeydi. Bütün iktidar biçimlerine karşı çıkan anarşistler vardı. Doğaya saldırıya, iktidar biçimlerine karşı çıkılması, başlı başına çok önemli bir olaydı.

-Gezi’deki genç­ler ile dromokrasi arasında nasıl bir ilişki kuru­yorsunuz?

Mesela Cum­huriyet tari­hinin en güzel sloganını atmış­lardı: “Mustafa Keser’in askerleri­yiz!” Süper zekice bir slogan! İşte var olan iktidar biçim­lerini sorgulamak tam da budur. Dro­mokrasinin en büyük özelliği ironik, ayar­tıcı ve beklenme­dik olmasıdır. Ama ikinci Gezi’ye katılan­lar, ezberleri yaşayan insanlardı. 2. Meşruti­yet döneminde Abdül­hamid’e başkaldıran insanların sloganlarıyla, ikinci Gezi’de başkaldıran insanların sloganı aynıydı. 100 sene önce “Hürriyet” diyor­lardı, şimdi “Özgürlük” diyorlar. Özgürlük talebi var, “Demokrasi istiyoruz” diyor ama özgürlüğün tarihte olmadığı kadar karikatü­rize edildiği, içinin boşaltıldığı bir süreci yaşadığımızı göremiyor. Bugün hepimiz küresel kültürel iktidar biçimlerinin kölesiyiz. Popüler kültürün taarruzuna maruzuz. Şu pencereden dışarıya bakın. Semiyotik bir taarruz altındayız. Ben mecburen sırtımı dönerek oturuyorum. Gördüğüm zaman deliriyorum çünkü...

İçinde yaşadığımız çağı tanımıyoruz. İçinde yaşadı­ğınız çağı tanıyamazsanız, tanımlanırsı­nız. Bizim halimiz bu. AK Partili, solcu, sağcı, İslamcı, orta yolcu... Herkesin sorunu bu. Dünyada ne olup bittiğini bilmiyoruz. Türkiye’deki entelijansiyanın sorunu da bu. Dünyada yaşanan şey modernlikle birlikte bir meydan okuma geliştirdi. Bu meydan okuma, Tanrı’ya, tabiata, insana ve bütün kültürlere saldırıya dönüştü. Toynbee bunu güzel anlatır. “300 yıl gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde insanlık tarihinde geliştirilen toplam 26 medeniyetten 16’sını fiilen yok ettik, 9’unu fosilleştirdik” der. Modernlikle birlikte gelişen meydan okumanın bir saldırı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Türkiye, Çin, Hindistan bağımsız zannediyoruz. Böyle bir şey yok. İslam dünyası diye bir şey yok, çünkü bu, İslam’ın şekillendirdiği bir dünya değil; sömürgecilerin şekil­lendirdiği bir dünya. Yaşadığımız çağı tanımadan bir yolculuk yapamazsınız. Türkiye’den, AK Parti’den böyle bir şey beklemek zaten şu anda saçma olur.

-Dolayısıyla siz aslında şu anda Türkiye’nin bir sıçrama yaşayamayacağını mı söylüyorsunuz?

Evet, Türkiye’nin bir şekilde, önce başına ne geldi­ğini derinlikli bir şekilde tahlil edip kendisini önyar­gılardan arındırması gerekiyor. Basit Kemalist ya da İslamcı ideolojik yaklaşımlar üzerinden değil, haki­kati eksen alacak bir tavır takınılması icap ediyor.

“Modernleşmemiz de Müslümanlaşmamız da sığ”

-Şu anki kültürel iktidarın ürettiği kültürün problemi ne peki? Seküler kesimin ürettiği kültürü Yusuf Kaplan neden beğenmiyor?

Köksüz, ruhsuz. Sinema yapacaksın, değil mi? Aristo’yu bilmeden sinema yapamazsın. Bu ülkede celladına âşık bir entelijansiya var. Ne Batı’yı tanıyor ne de kendisiyle ilişkisi var. Dolayısıyla, Batı’dan da kendisinden de bihaber. Bizim modernleşmemiz de Müslümanlaşmamız da sığ. O yüzden, sadece sloganlar üretip karşılıklı atışmalara giriyoruz. Türkiye’de kültürün kökleriyle ilgili bir sorun var. Kendi ruh köklerinden beslenmeyen, derin nefes alamayan bir kültür, derin nefes üfleyemez.

“Bütün kültür endüstrisini 350 aile şekillendiriyor”

-Türkiye’de kültürel iktidar kim peki?

Türkiye’de asıl iktidar ekonomik iktidardır. Bütün kültür endüstrisini, müziği, sinemayı, medyayı 350 aile şekillendiriyor. Sermaye sınıfının beslediği, Kemalizm, ulu-solculuk ve ulusalcılık soslu, seküler çevreler... En katı laik çevreler bu kültürel ikti­darın merkezindeler. Daha soft seküler kesim ise çevresinde. Ama nefes aldırmıyorlar. Bunu onları dış­lamak için söylemiyorum, ben öyle biri değilim ama böyle bir vakıa var.

-Aynayı size çevireyim, İslamcılar da seküler kesimin kültürel iktidarına dogmatik bir şekilde yaklaşmıyor mu? 90 yıl­lık Cumhuriyet tarihinde seküler kesim hiç mi iyi bir şey yapmadı?

Bu soru yanlış! Şevket Süreyya Aydemir, Kadro hareketinin başlatıcısıydı. Türkiye’nin Kemalist-laik kadrolarını yetiştiren hareketin başındaki adamdı. “İnkılâp ve Kadro” adındaki son kitabında şöyle diyordu: “Her şeyi yıktık, yerine hiçbir şey yapamadık.”

-Peki, muhafazakârlar için de “Sekülerlerin yaptığı her şeyi eleş­tiriyorlar ama yerine hiçbir şey koyamadılar” diyebilir miyiz?

Bravo, çok doğru bu! Ben zaten bunu eleştiriyorum...

“İktidara angaje değilim”

-Yusuf Kaplan iktidara hiç mi angaje bir aydın değil?

Hayır, iktidara angaje deği­lim, Türkiye’nin mevzisinin korun­masına angajeyim. Hiçbir iktidar biçimine angaje olamam. Ama Tür­kiye’de iktidara laf eden insanlarla da aramda bir fark var. Onlar kül­türel iktidarın kölesi. Benim için siyaset hiçbir zaman ölçü olamaz. Ama Türkiye’de mevziiyi korumak gerektiğini düşündüğüm için biraz angaje oldum. Türkiye’ye karşı içe­riden ve dışarıdan bir saldırı varken seyirci kalamazdım. Özellikle 17-25 Aralık’tan itibaren buna “Mevziinin korunması” diyorum. Türkiye’nin korunması lazım, çünkü bir şekilde bir saldırı var.

“Ne muhafazakârım ne demokrat”

-Ama son dönemdeki çıkışlarınız dolayısıyla sizi AK Parti’yi savunuyor olarak görenler var...

Üç tane yazımı okusalar öyle görmezler. Televizyonlara çıkıp benden başka bangır bangır bağırarak eleştiri yapan başka kimse var mı? Mısır politikasını, Suriye politikasını çatır çatır eleştirdim. “Türkiye’yi cehen­neme sürüklüyorsunuz” dedim. Eğitim çökmüş, medya yerlerde sürünüyor. Gençlik nereye gidiyor, belli değil. Ben partici değilim. Parti araçtır. Ben bir ara­cın peşinden koşturamam. Benim derdim hakikattir. Eleştirilmesi gereken yerde eleşti­ririm, desteklenmesi gereken yerde de des­teklerim. Türkiye’de ya topyekûn AK Parti’ye karşı olacaksın ya topyekûn AK Parti’nin yanında. Bu düz mantıktır. Sığlık budur.

Ben ne muhafazakârım ne de demokratım. Bu çok saçma bir tanımlama. Ben Müslüman’ım arkadaş! Ama Türkiye’de bunu konuşamıyorsun. Hemen aforozu yiyorsun. Kültürel iktidar hemen engizisyon mahkemesini çalıştırmaya başlıyor. Düşünce üretemiyorsun.

“Berbat bir kamplaşma var”

-KHK’lar ile görevden almaları eleştirmeniz çok yankı uyandırdı...

Ben bunları yazıyorum ama çok riskli. O kadar berbat bir dönem var ki anında FETÖ’cü damgası yiyorsunuz. 15-20 yıldır FETÖ’yü eleştiren yazılar yazıyorsunuz ama bu damgayı yiyorsunuz. Bunu kripto FETÖ’cüler yapıyor. Türkiye’de şu an seyreden manzara iyi değil. Türkiye’yi zor durumda bırakacak tutuklamalara kalkışılmaması gerekiyor. Berbat bir kamplaşma var. Adam bana “Yobaz” diyor. Kardeşim ben 5 dil biliyorum. Londra’da sinema doktorası yaptım. Ama ben bunları dile getirmeye utanıyorum. İnsanlar berbat kamplara doluşuyor. Mesela hain oluyor. Bu hainlik o kadar kolay değil. Bu berbat bir ortam... Türkiye’ye bir saldırı var. Türkiye’deki solcular bunu göremiyor. İsviçre’de, Belçika’da “Kill Erdoğan” (Erdoğan’ı öldür) diye pankartlar asıldı. Türkiye’deki solculardan hiçbirisi de “Ne yapıyorsunuz kardeşim?” demedi.

“Eğitim, cumhuriyet tarihinin en berbat dönemini yaşıyor”

-“ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi yıkılsın” diye bir çıkışınız olmuştu. Neydi derdiniz?

ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi Türkiye’nin en iyi üniversiteleridir. Bu konuyu tartışamayız. Ama bu üniversiteler Türkiye’nin önünü tıkıyor, Türkiye’nin zihnini körleştiriyor. Oxford, Cambridge, Sorbonne ve Almanya’daki Marlborough çok iyi üniversitelerdir. Batı’daki üniversitelerin batı düşüncesini, kültürünü, estetiğini, bilimini yeni ufuklara taşıyacak işlere öncülük ettiğini görüyoruz. Bizimkiler ise fikrin hiçbir kıymetinin olmadığı, yok sayıldığı ideolojik kavga mekânlarına dönüşüyor. Bu üniversiteler, en fazla yatırım yapılıp kaynak ayrılan ve en fazla yetenekli insan yetiştiren üniversiteler. İyi ama Descartes mi, Kant mı, Mozart mı yetiştiriyorlar? Bana birinci sınıf adam yetiştirebilecek mi? Ben onu soruyorum. Yoksa ben yıkmaktan yana değil yapmaktan yanayım. Fiziki olarak yıkılmasından bahsetmiyorum.

-Son dönemde muhafazakâr kesime yakın birçok yeni üniversite açıldı. Onlardan niye böyle bir beklentide bulunmuyorsunuz?

Beklentim yok, çünkü eğitim Cumhuriyet tarihinin en berbat dönemini yaşıyor. Rezalet. Bunu zaten açıkça söylüyorum. Üniversiteler resmen çöktü. . Bu kadar üniversite açılmasının da bir anlamı yok. Bu durum yalnızca Avrupa Birliği’ndeki istatistiki bir şeyi karşılar. Ne kadar diploman varsa o kadar cahilin olacak! Bu, Türkiye’nin intiharıdır. Burada Batı’da üretilen kültürün posasını tüketmeyi marifet zannediyoruz. Bana fizik, metafizik, bilim, sanat alanında Batı’daki düşünürlerle rekabet edecek, yarışacak ürünler, adamlar çıkarın, sizi o zaman baş tacı edeyim.

“Laikler, Kemalistler, hepimiz bu ülkenin çocuğuyuz”

-Yusuf Bey sizi Cemil Meriç ile çok kıyaslıyorlar. Hatta kızanlar arasında, “Kötü bir Cemil Meriç kopyası” diyenler bile var. Benzer yanlarınız var mı?

Cemil Meriç ile örtüşen yanlarımız var. Ama bunları benim söylemem şık olmaz. Cemil Meriç Türkiye’deki entelijansiyanın zihin temizliğinin gerçekleştirilmesinde, kavramsal körleşmenin önüne geçilmesinde kilit rol oynadı. Bu noktada örtüşen yanlarımız olabilir. Cemil Meriç ile ilgili eleştirilerim de var. Batı’daki kavramlara karşılık üretiyor. Bu olmaz, kendini oraya göre konumlandırıyor.

-Peki “Batıcı, laik Kemalist azınlık bu ülkeden defolup gitsin” dediğiniz doğru mu?

Denilmez, ben öyle bir şey diyecek birisi değilim. O kadar karaktersiz bir insan değilim. Bir haber sitesi sözümü alıp “Batıcılar defolup gitsinler” diye yazmış. Yayınladıktan bir hafta sonra özür dilediler. Bu tam bir manipülasyon, yıpratmak istiyorlar. Laikler, Kemalistler, hepimiz bu ülkenin çocuğuyuz. Dışarıya karşı yeri geldiğinde onları da savunurum.

“Kur’an şov malzemesi olamaz”

-Erasmus programlarını eleştirmeniz de çok tepki çekmişti. Neden karşısınız Erasmus'a?

Hürriyet’te “Avrupa’da bir milyon gayri meşru çocuk” adlı haberi görünce fikirlerimi yazdım. İnsanlar, Hürriyet haber yapmış ona saldırmıyor, bana saldırıyor. Ben bu ülkenin çocuklarını düşünüyorum. Onların kültürlerini almaya gideceklerse, gitmesinler. Oraya beyin göçü olacaksa, yozlaşacaksa bir anlamı yok...

-Bugünlerde TRT’de Kur’an okuma yarışması düzenleniyor. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez de buna tepki gösterdi. Bu olaya nasıl bakıyorsunuz?

Kur’an şov malzemesi olamaz. “O Ses Türkiye” gibi, saçma sapan formatta bir program. Form normunu dayatır, bu çok önemlidir. Bunu neden televizyonda yapıyorsun? Televizyonda değil de, git camide yap.

-Ya Mavi Marmara ve İslamcılık tartışması?

Mavi Marmara meselesi üzerinde dikkatli durulması, İHH’nın yıpratılmaması gerekiyor. Böyle bir kurumu çeyrek asırda zor kurduk. Dünyanın bütün mazlumlarına, kimsesizlerine yetişecek bir yardım kuruluşudur. Bu yıpratılırsa biz bir daha yapamayız.

“12 ciltlik kitap yazıyorum”

“Fütuhat-ı Medeniye adında 12 ciltlik kitap yazıyorum. İbn-i Arabi, Fütühat-ı Mekkiyye’yi yazmıştı. Ona cevaben Fütuhat-ı Medeniye’yi yazıyorum. “Kimsin sen?” sorusunun peşinden koşuyorum. Medeniyet felsefesini anlatan, sinema, düşünce felsefesi gibi başlıklarla 12 cilt... Hükümetin bazı şeyleri yaparken yazılarımdan beslendiğini görüyorum. Özellikle Tayyip Bey Başbakan’ken bana “konuşmalarını sen mi yazıyorsun?” diye telefon geliyordu.”

“Sosyalistler işine gelmeyen tipleri sürekli harcıyor”

“Batı’da sosyalistler insandır, muhafazakârlar insan değildir Türkiye’de tersidir. Neden? Hikmet Kıvılcımlı gibi bir adamı harcadığı için. Kemal Tahir gibi bir adamı harcadığı için. Attila İlhan gibi bir adamı harcadığı için. Hikmet Kıvılcımlı yerli, bu toprakların çocuğudur. Bana öyle adamlar lazım. Sosyalistler sürekli işine gelmeyen tipleri harcıyorlar...”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.