Gezi Parkı: Bir Şehir, Bir Kuşak ve Düzenlerin Öz-Uzman Aydınları

Dikkat! Yazıda “Dış Güçler”, İç Uzantılar”, “Bilderberg”, “Faiz lobisi”, “oyun”, “plan”, “Beyaz kuvvetler” gibi kelime ve ifadeler sadece bu cümlede geçmektedir.

\"türkyorum

İsmail Kara, 3 yıl evvel TZT Kültür Merkezindeki konuşmalarından birinde sözü Muzaffer Sarısözen’e ve onun türkülerimizle ilgili çalışmalarına getirmişti. Ve bu vesileyle Türkiye’de radyo yayılana kadar askere gidenler dışında insanımızın farklı yörelerin türkülerini pek bilmediğini ifade etmişti. Radyonun yayıldığı yıllar aynı zamanda Türkiye’de iç göç hareketliliğinin de başladığı yıllardır. Kemal Karpat ve Durmuş Hocaoğlu, Türk toplumunun bu göçlerle birlikte İstanbul’da ilk defa bu ölçekte kaynaştığını söylerler. Gerçekten de Hataylı ile Sinoplu, Erzurumlu ile Manisalı burada buluşmuş, kelimelerini, deyimlerini, yemeklerini ve adetlerini paylaşarak birbirlerini zenginleştirmiştir.

Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye’sindeki Bulgaryalı Ali’yi hatırlayalım. Bir ahlaki örgü taşıyan, haksızlıklara dayanamayan ve bu yüzden ya eşrafla ya da memurla başı derde giren, sürülen ama hep göç ederek yeni bir hayat kurmanın mücadelesini veren reaya’nın çocuğu Ali. Böylesine bir çeşitlilikten gelenlerin kimisi bir siyasi yapı ile, kimisi bir dini yapı ile birlikte oldu kimisi de 4-5 yılda bir sandığa gidip oy kullanmak dışında ne siyasetle ne herhangi bir organize yapıyla ilgilenmedi. Bugün bize sunulan Eski Türkiye-Yeni Türkiye denkleminin dışında bir Yeni Türkiye var ve bu Yeni Türkiye’de -organize yapıların dışında- göçlerle büyük şehirlere gelmiş ama koşullar sebebiyle ancak hayata tutunabilmiş anne-babaların harcı var. Bu anne-babalar kendilerinin alamadığı “eğitim”i çocuklarının alabilmesi için elinden gelen her şeyi yaptı. Ve buradan kapıcıların, işportacıların/doktor, mühendis, akademisyen, iş adamı oğulları-kızları doğdu. Türkiye’de artık ne Osmanlı ne Cumhuriyet elitleriyle akrabalığı bulunmayan, eğitimli, statü sahibi ve muhatap olduğu sesi, yazıyı, görüntüyü sorgulayabilen, söylediğiniz sözlerde adeta kaynak/dipnot arayan yeni bir kuşak var. Aile kültürü ve aldığı resmi eğitimle yetinmeyen onların üzerine kendi zihin imkânlarını ekleyebilen bir kuşak…

Evet hızlı değişim yakın zamanda “Apaçi Gençlik” adlı bir doktora tezine konu olan başka bir genç insan tipini ve onun sorunlarını da üretti. Evet hayat bu toplumun önemli bir parçası için artık gündüz AVM’lerde gece de her kanalda iki dizinin dönüp durduğu TV’lerin başında geçiyor. Evet bütün gazeteleri açtığımızda 1 sayfa haberi 1 sayfa lüks ev, 1 sayfa lüks araba, 1 sayfa da “en yenilerin” kapladığı cep telefonu reklamlarının takip ettiğini görüyoruz ve bu da bize “hayat standartlarını yükseltme ideali”nin arkasında en geniş mutabakatın bulunduğu ortak değer olduğunu gösteriyor. Evet 1980’lerden sonraki Türkiye adeta “Yağmurdan kaçarken doluya tutulan” bir ülkedir. Eski çatışma ortamından ve ideolojilerden kaçalım derken yeni kitle iletişim/reklam ve tüketim düzenine boyun eğmiştir. Yeni dönem çeşitlilik ve alternatiflilik görünümü altında bir standartlaşmayı neredeyse toplumun bütün kesimlerine kabul ettirmiştir. Yeni düzende hep birlikte, siyaset ve bürokrasi diliyle “gelişmeleri kaygıyla izleyen, zamanlamayı manidar bulan, şiddetle kınayan, derin üzüntü duyan” ama gerçekte sahici bir tavır geliştiremeyen bir toplum haline geldiğimizi söyleyebiliriz. İşinin dışındaki bütün zamanını ya televizyon karşısında ya da kapitalizmin özenle paketlediği “sosyal aktiviteler”de geçiren toplum en küçük biriminden başlayarak yüzyüze iletişimi ve toplumsal sorunlar üzerinde fikir alışverişinde bulunma yetisini kaybetti, edilgenleşti. Televizyonun ve reklamların üflediği klişelerden ibaret bir kelime haznesine hapsoldu.

Halk gününü yaşar, bu şartlarda büyük kitlelerin “geçerli” olana uyum gösterip yaşamaya devam etmeleri doğaldır. Fakat hesaba katılmayan ve farklı sesleri bünyesinde taşıdığı için bir türlü dikkate alınmayan şey Batı ülkelerinde toplumun “motor gücü” olarak kabul edilen donanımlı/kalifiye insan tipinin buralarda emsalinin yeşermesidir.

Yukarıda saydığım olumsuz örnekler donanım veya kariyer sahibi yeni bir kuşağın sadece mesleki statüsüyle yetinmeyerek kültür-sanat ve estetikle alaka kurmasını ve kimliğini bu birikimlerle yeniden şekillendirme isteğini ortadan kaldırmıyor. Bu birikimli, düşünen, en mühimi aidiyetlerini asla fanatizm boyutuna çıkarmayan yeni kuşak “ideolojik, marjinal, provokatör” gibi tek kelimelerle veya en fazla birer cümlelik aforizmalarla hükmedilebilecek/tatmin edilebilecek insanlardan oluşmuyor. Bütün bu “ben yaptım oldu”cu tavırların Eski Türkiye’ye ait olduğunu, tahakkümle Yeni Türkiye söyleminin örtüşmediğini düşünüyor. Siz yine, hayat şartları sebebiyle derinlemesine düşünmeye ne vakti ne de hazır bir zihni olan kitleleri Mustafa Kemal-Vahdettin, Abdülhamid-İttihatçılar, Osmanlı-Cumhuriyet, Alevilik-Sünnilik, Laiklik-Dindarlık, Biz ve Onlar gibi sahte çatışma alanlarına çekebilirsiniz. Metin Savaş’ın “Solcumuz millî şefine toz kondurmazsa, sağcımız demokrasi şehidini sorgulamazsa olup olacağı budur.”1 cümlesiyle işaret ettiği atmosferden memnun olabilirsiniz.

Ama bu yeni kuşak “benim düşünce ufkum bunlardan ibaret olamaz” diyor, itiraz ediyor ve itirazının halının altına süpürülmesini istemiyor. “İttihatçılar on yılda imparatorluğu yıktı!” diyene de “Gazali İslam düşüncesini durdurdu” diyene de gülüp geçiyor. Mensubiyete değil liyakate dikkat ediyor, kişilerin değil zihniyetlerin macerasını merak ediyor. Ve 75 milyonluk Türkiye’nin AKP-CHP-MHP-BDP-Cemaat’in toplamından ibaret olmadığını biliyor. Türkiye’nin %100 AKP yanlıları ve %100 AKP karşıtlarından ibaret olmadığını da biliyor. Bu kuşağın doğup büyüdüğü Türkiye ile Eski Türkiye arasında hem hareketlilik hem de dünyayı tanıma anlamında büyük fark bulunuyor. Türkiye bugün örgütlü bir toplum olmamanın, sivil toplum yokluğunun sancısını çekiyor. Küçük-büyük her türlü eleştiriye “sandığın” hatırlatılması demokrasinin varlığına değil 29 Şubat gibi ancak 4 yılda bir gün gelebileceğine işaret ediyor. Bundan 11 yıl önce 28 Şubat’tan duyulan rahatsızlık ve -post-modern Türkiye’nin hızlı değişiminde kime ve hangi değerlere inanacağını şaşıran- kitlelerin yolsuzluklarla dolu siyasetten umudunu kesişiyle sağlanan konumlar, -o günkü zemin “unutularak” ehliyetle, kişisel mükemmellikle açıklanıyor. Oysa Tanpınar bu benlik duygusu için şu uyarıda bulunmuştu: “Bir cemiyet için en büyük felaket, bir rejimin veya zümrenin kendi kendisini zaruri ve esas addetmesidir. Kanser, bütünün içinde bir istiklal veya inkar iddiasıdır. Kanser hususi (bir) politikadır.”2

Sadece siyaset analizi yapılır, sadece kimin hangi partiye oy verdiği merak edilir, toplumsal değerlendirmeler ihmal edilirse tabii ki son durak “ders çalışılmadığını” itiraf etmek yerine komplo teorilerine sığınmak olacaktır. Gezi Parkı eylemlerinde meydana istismarcıların, değişik “kesin inançlı” örgütlerin üyelerinin doluşması o ilk üç günkü temiz ve doğal insan profilinin sosyolojisini, toplumsal karşılığını anlamayı engellememeli. Tabii ki bu eylem de “sosyolojik realite” haline gelmiş, belli bir geçerlilik kazanmış her olgu gibi eğilip bükülmüştür. Ama buranın aynı zamanda İbrahim Tatlıses vurulunca 48 saat içinde atkıların üretilip hastane bahçesinde, Mehmet Ali Birand’ın cenazesinde cami avlusunda satışa sunulduğu ülke olduğunu, her şeyin paraya çevrilebilme kapasitesiyle beraber düşünüldüğünü unutmayalım. Siyasetteki istismar örneklerine ise hiç girmeyelim! Komplo teorilerinden, beylik laflardan uzaklaşıp sosyolojinin üzerinde durmak için büyük bir fırsat olabilir bu yaşananlar. Sadece yakıldı, yıkıldı demek en hafif tabirle kolaycılıktır. Aslında Türk sağının bugün sadece olup bitenleri değil işaret ettiklerini de analiz etmek yerine kelimelere, tek cümlelelere ve komplo teorilerine sığınması pek şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü hepimiz yüzyılında başında üretilen ama şu anda işlevi olmayan Batıcılık-İslamcılık-Milliyetçilik üçlemesinin etkilerini taşıyoruz. Uzun yıllar tek parti ideolojisinin taraftarlığı yapanlarla aramızda “sosyal bilimler”den uzak olmak gibi muhteşem(!) bir mutabakat bulunuyor. Türk solunun on yıllarca sığındığı “öcü kelimeler ve kavramlar”, ötekileştirmeler, yok saymalar bugün sağ türevleriyle arz-ı endam ediyorlar. 1980 öncesinde “dondurulmuş Batıcılık”a karşı bu toplumun temel-ortak-kadim değerlerinin olduğunu hatırlatan Türk sağı 1980’lerden sonra farklı mecralara aktı. 80 sonrasında organize oldukça güçlendi, güçlendikçe içine kapanma-kompartıman hayatı yaşama örnekleri sergiledi. Güçlenmeye başladığı yıllardan bu yana geçen 30 yılda yaşanan büyük “sosyal değişme” üzerine istisnalar haricinde makale-kitap üretemedi. Buralarda saygı duyulması ve baş tacı edilmesi gereken istisnalar haricinde insanlar birbirlerine birbirlerinden daha çok “İslamcı” ve daha çok “milliyetçi” olduğunu kabul ettirmeye çalıştı. 

KONFORMİZM SARMIŞ DÖRT BİR YANIMI…

Toplumsal olanı gözlemek, merak etmek ve olayın kendine has dinamiklerini tespit edip üzerinde düşünmek yerine çabucak hüküm verme/yaftalama tavrının kaynaklarını Türkiye’de organize olan her yapının zamanla içine kapanarak kadim/tarihi ölçülerin yerine grup hiyerarşisinin ürettiği ortak ölçüleri benimsemesinde bulabiliriz. İçe kapanma ve siyasi baskının dışında kendi iradesiyle hayat alanlarını daraltma tavrı insanı doğal olarak toplumsal iletişimden ve gidişatın birlikte yorumlanmasından uzaklaştırıyor. “Dar alanda kısa paslaşmalar” hayatla birebir karşılaşma halini ortadan kaldırıyor. “Körlerle sağırlar, birbirini ağırlar”dan duyulan memnuniyet sorumluluk yokluğuna delalet ediyor. Sorumluluktan kaçışın bu coğrafyadaki öteki adı; büyük genellemelere dahil olmak ve içinde kum tanesi haline gelmek. Türkiye bugün konformizmin hegemonyasını yaşıyor. Donanımsızlığı, ufuksuzluğu ve meraksızlığı sebebiyle kaçınılmaz olarak sürüklendiği noktayı bilinçli bir tercihmiş gibi sunanların ülkesiyiz bir bakıma… Söz, hakikatin önünde. Bağlılık, yakınlık, sevgi iddiaları, tahkimatlar düşüncenin önünü kapatıyor, kafa rahatlığını doz aşımına götürüyor. Telegol ve Derin Futbol ekiplerinin iştahına eş bir iştahla köpürtecek konu arayan, “Kurtlar Vadisi” seyrederek Türkiye’nin iç-dış politikasıyla ilgili düşüncelerini güncelleyen bir zihin tembelliği yaygın… Fakat sosyal barışı, birlikte yaşama irademizi bu zihin tembelliğine mi kurban edeceğiz? Aynı binaları, sokağı, caddeyi, meydanı; aynı otobüsü, metroyu, tramvayı, metrobüsü paylaşan insanlar için birbirlerinin “siyasi değerler”inin önemi yoktur. Aksine “insani değerler”in gerekliliği söz konusudur. Samimiyet, masumiyet, terbiye ve kendisini başkasının yerine koymak yeterli olur. Türk toplumu çocuklarına Ali Osman adını koyarak Alevi-Sünni ayrımına karşı durmuştur. Bu toplum 50-55 yaşlarına kadar kumarla, meyhaneyle ve diğer hanelerle iştigal etmiş, sonra da sakalı bırakıp cami cemaatine dahil olmuş insanlarla doludur. Kimi kimden ayıracaksınız? “Biz” kim? “Onlar” kim? Laiklik-dindarlık ayrımını merkeze alan “değerler siyaseti”, kendisini hayatın akışına bırakmış, 10-15 yıl önce hayatını biçimlendiren ölçülerden bugün şüphe eden fertler için etkileyici olabiliyor. Sadece bu değil acı olan, “Eski Mutlu Azınlık” ile “Yeni Mutlu Azınlık”ın konformizm mutabakatı ve medyanın neredeyse tamamen bu mutabakata itaati Türkiye’nin yaşadığı sosyal değişimin yorumsuz yürüyüşünü doğuruyor.

GEZİ’DEN “TARİHİ YARIMADA” GÖRÜNÜR MÜ?

Aslında “Gezi Parkı”ndan çok daha önemli bir mekân meselemiz var: Tarihi Yarımada… Son olarak Osmanlı Arşivleri buradan Kağıthane’ye taşındı. Ve yerine de büyük bir ihtimalle otel yapılacak. Kültüre ait mekânların kendileriyle akraba mekânlarla ve binalarla beraber olması gerekirken biz bunu hiçe saydık. Fakat konu sadece Osmanlı arşivleriyle sınırlı değil; bütün bir tarihi yarımada kadim yapısından soyutlanarak kapitalizmin hizmetine sunuluyor. Mekân’ın önemini kavramak için gelin Kadir Koçdemir’in cümlelerine kulak verelim: “Mekân sosyal bir yapılanmadır. İnsanların birbirleriyle irtibata geçtikleri yerde ortaya çıkar. Sadece toprakla ya da insanla tarif edilemez; şahıslarla, kültürle, gelenekle ve mimarî ile kaimdir. Âidiyet, şahsiyet ve entegrasyon mekânda boy atar, mekânda yeşerir. Kültürel bir hafızası vardır mekânın. Unutmama istidadı vardır ki, bu istidat, şimdinin mânâsının ve geleceğin düğümlerinin anahtarıdır. Atmosferi vardır. Sarıcıdır. İnsan, nehir, rüzgâr… irtibatta olduğu ne varsa, onlarla hissî bir bağı vardır. Benimseyebilir ya da reddedebilir. Sevinç ya da üzüntüye yol açabilir. Münasip ortamını buldu mu, pür-hüzün bile olabilir. Zamanla yoğurduğu ve ısrarla muhafaza etmeye çabaladığı kendine has bir imajı (zâtiyeti) vardır. Üstelik, bunun farkındadır.”3

180 yıldan beri var olan ve halen canlı bir organizma gibi yaşayan yayıncılık geleneği, özellikle yabancı turistlere 15 günlüğüne sunulacak “paketlenmiş fantastik dünya”ya ulaşmak uğruna feda ediliyor. Muhafazakarlıkla gelenek/birikim birbirinden uzaklaşıyor. Turgut Cansever “İstanbul’u Anlamak” adlı kitabına giren 16 yıl önceki bir röportajında tarihi yarımada üzerine bu kadar yüklenmenin sonunda Ayasofya ve Sultanahmet’in yanı başında gökdelenleri görmenin şaşırtıcı olmayacağını söylüyordu. İstanbul’un 20. yüzyıldaki dönüşme sürecinde Yahya Kemal’den Tanpınar’a, Reşat Ekrem Koçu’dan, Süheyl Ünver’e, daha yakın dönemde Turgut Cansever’den Semavi Eyice’ye, M. Şevket Eygi’den, Sadettin Ökten’den Cemal Kafadar’a ve İlber Ortaylı’ya kadar pek çok önemli aydın makale yazdı, kitap yazdı, söyleşilere cevap verdi. Peki, herhalde üst üste konsa bir insanın boyunu aşacak olan bu yazılı düşünce birikimi önemsendi mi? Bir karşılık bulabildi mi? Doğan Kuban’ın “Planlar yapıldı ama her plan politik nedenlerle ya uygulanmadı ya da değiştirildi.”4 cümlesine kulak verirsek pek de karşılık bulabildiği söylenemez. İsimlerini saydığımız aydınları ve yazdıklarını takip edenler için İstanbul, Gezi Parkı, AVM, başlıklı bir eylemin ortaya konması hiç de şaşırtıcı değildir.

DÜZENLERİN ÖZ-UZMAN AYDINLARI…

Tek parti devrinin öz-uzman aydınları vardı. Büyük bir özgüven taşıyorlardı. Bu özgüven sebebiyle dönemin bazı idareci-gazeteci ve akademisyenleri hâkimiyetleri ilelebet sürecekmiş gibi konuşuyor ve yazıyorlardı. Sonra yıllar geçti ve dönem yüksek lisans ve doktora tezlerine konu oldu. Bu çalışmaların %100 karşıtlık fikrinden yola çıkmış olanlarını bir kenara koysak bile geriye kalanlar bize bir şeyler söylemeye yetiyordu. Tezlere kaynak olarak; sadece gazete ve dergilere yansıyanlar bile önemli “yok sayma ve ötekileştirme” örneklerini barındırıyordu. Bunların en belirgin örneği Nevzat Tandoğan’ın Osman Yüksel Serdengeçti’ye söyledikleridir: “Size mi kaldı milliyetçilik yapmak! Bu memlekete milliyetçilik gelecekse de komünizm gelecekse de biz getiririz!” Eski düzenin öz-uzmanın aydınları aşağı yukarı 80’lerin sonuna kadar hâkimiyetlerini sürdürdüler. Onların insani tahammülsüzlüklerini ve entelektüel yetersizliklerini Alev Alatlı 1992 yılında “Viva La Muerte” adlı romanıyla gözler önüne sermişti. Ve bu dönem aynı zamanda değişimin çarklarının daha hızlı döndüğü bir zaman kesitiydi. O zamandan bu zamana televizyonun da etkisi giderek arttı. Son 15-20 yıl içinde kitle iletişim araçlarındaki gelişim, her kuşaktan numuneleri içinde barındıran bir “görüntü insanı” kalabalığını ortaya çıkardı. Sığlıkları sebebiyle popüler olmaya mecbur olanlar hariç, “her akşam başka bir televizyonda görünmeli, fikirlerimle Türkiye’yi aydınlatmalıyım.” diye düşünen belli sayıda akademisyen ve gazeteci de popülerliğin ve popülizmin tadını çıkarmaya başladı. Fakat bu popüler isimlerin önemli bir problemi bulunmakta; maalesef hangi konuda ne söyleyecekleri önceden tahmin edilebiliyor. Durmuş Hocaoğlu bu tipolojiyi şöyle resmediyor: “Türk aydını her şeyden önce bir hakikat araştırıcısı olmak gerekirken daha ziyade bir ideolog gibi davranmakta, meseleleri hemen hemen daima ideolojik bir uzayda ele almakta, kendisi gibi düşünmeyenleri yani muhalif ve muarızlarını çok kere hasım olarak görüp onları dinlemeye ve anlamaya çalışmamakta, cepheleşmekte ve şayet tartışmaya girmek durumunda kalırsa bu tartışmayı da bir tür ‘mevzi kazanma’ anlayışı içinde yürütmektedir.”5

Dün olduğu gibi bugün de ama farklı yüzlerle, ama farklı dünya görüşü iddiasıyla “düzenin öz-uzman aydınları problemi ortada duruyor. Bugünkü öz-uzman aydınların polemikten beslendiğini, hayat standartlarını korumak için çatışma atmosferini körüklediğini görmek için 20-30 yıl sonra 2000’li yılları inceleyen doktora tezlerinin yapılmasını mı bekleyeceğiz? “Tek oyun bilen pehlivanlar”ın Türkiye’nin gerçek gündem çeşitliliğinden ne kadar uzak durduğunu 10 yıl sonra mı konuşacağız. Türkiye zaten örgütlü bir toplum değil. Bırakın sivil toplumu, organize olmayı, en yakın arkadaşlar birbirlerinin kan grubunu bile bilmiyor. Hal böyleyken her şeyin günlük siyasete endeksli, siyasi taraftarlık çerçevesinde kalmasına razı mı olacağız? Duyarlılıkları kendi maddi varlıklarının ötesinde olanların hiçbir ikili karşıtlığı umursamayıp sahici aydına ulaşabilmeleri gerekiyor. Mahmut Çetin’in “Aydın, değişimi anlayan ve anlatan adamdır.”, Alev Alatlı’nın “Aydın, insanoğlunun dünya yüzündeki serüvenini içselleştirmeye, meselelerin neden-sonuç ilişkilerini saptamaya adanmış insandır.”, İsmet Özel’in “Okuyucusunun nabzına göre şerbet veren her yazar bir ikbal avcısıdır.” Nilüfer Göle’nin “Aydın gerektiğinde toplumsal konumuna ve toplumsal ailesine meydan okuyan kişidir.” cümleleriyle çerçevesini çizdiği ölçülerle bu toprakların gerçek aydınlarına el uzatabiliriz. Alanının teknisyeni olmayan, rutine bağlanmayan, bilgi aktarımıyla yetinmeden başkalarının göremediğini görüp ifade etmeye çalışan bir aydın tipinin arkasında durabiliriz. İhtiyacımız olan yeni zeminin tarifi için son söz “bilgiyle, üretkenlikle ve anlama arzusuyla güçlendirilmiş yeni bir toplanma yerine ihtiyaç duyuyoruz” diyen Ahmet Turan Alkan’dan gelsin: “Bu ülke kendi yerlilerini aramıyor; onlar zaten mevcut. Fikir, sanat, siyaset ve ilim dünyamızın yüzaklarını yerliler oluşturuyor; kendilerini ‘yerli’ olarak târif etmemeleri vâkıayı ortadan kaldırmıyor. İhtiyaç duyduğumuz şey yerliliğin bir itidal, muvazene, ilim anlayış ve insaf nirengisi olarak çok güçlü ve yaygın bir beraberlik şuuru halinde bir cazibe üssü haline gelmesi…”6

 


 

1- Metin Savaş, Zemheri Kuyusu, 2.baskı, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2011, s.104.

2- Tanpınar’la Başbaşa, Haz: İnci Enginün, Zeynep Kerman, 3.baskı, İstanbul, Dergah Yayınları, 2008, s.159.

3- Kadir Koçdemir, Küreselleşme-Koordinatları Okumak, 3.baskı, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2012, s.49.

4- “Bir Rönesans Adamı, Doğan Kuban Kitabı”, Söyleşi: Müjgan Yıldırım, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2007, s. 396.

5- Durmuş Hocaoğlu, Düşük Şiddetli Devrim, İstanbul, Gelenek Yayınları, 2002 s.168.

6- Ahmet Turan Alkan, Yol Türküleri, 4.baskı, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2009, s.387.

 

CEM SÖKMEN

www.turkyorum.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.