Emperyalizmin Silahsız Kuvveti Siyasal İslamcılık-Prof-Dr-Şahin Filiz

Büyük dinlerin değişmez ilkelerinin sayısı, sonradan eklenip bitiştirilen yığınlarca dinsel literatürle kabartıldıkça, din ile siyaset arasındaki kalın çizgi gittikçe incelmiş, ufalmış ve son yüzyılda iyice yok olmaya yüz tutmuştur. Bu durum özellikle İslam dünyası için geçerlidir. Siyasal İslamcılık, en kestirme deyimle Tanrı’ya bir ahlak otoritesi payesini az görüp siyasal bir otorite bağışlamak kaygısını taşır. Bu kaygının başını çekenler, siyasal örgütlenmeye varan sözde “sivil toplum kuruluşları” aracılığıyla cemaatten tarikata, oradan da siyasete terfi ettirilen siyasallaşmış bir din yaratırlar.



İşte bu son yüzyılda İslam dünyasında yaratılan bu dinin adı, siyasal İslamcılıktır.  Bu aşamadan sonra hem din, hem de onun bağlıları için yatay ve dikey sömürü evresi başlamıştır. Yatay, kendi içinde sömürü çarkıdır. Dikey de,  emperyalizmin siyasal İslamcılık sayesinde kurduğu sömürü düzenidir. Siyasal İslamcılığın sivil karakolları olan cemaatler artık ister istemez emperyalizmin silahsız kuvvetlerine dönüşmüştür.







Siyasal İslamcılık



Tarihsel Sürecin Kısa Anatomisi



İslamiyet, klasik literatürde “ iman, (inanç), ibadet ve ahlak” olmak üzere üç ana bölüme ayrılır. Muamelat, yani insan ve toplum davranışlarına yönelik bir takım düzenlemeler,  ibadetin bir parçası olarak da görülür. Ancak bunların çoğu ibadet değildir. İbadetin yapılıp yapılmaması hiçbir amir dinsel bir denetime bağlı değildir. Yani hiçbir kurum ve organ ya da siyasi bir güç, kişinin ibadetini, iman ve bireysel ahlaki durumunu denetim altında tutma yetkisine sahip değildir. İmanın dince ölçülmesi olan dışı iken, ibadet ve muamelatın denetlenip döküm çıkarılması, sonra da bunun kişiye ceza veya ödül olarak yönlendirilmesi daha çok olanak dışı bir durumdur. İslamiyet’te ne iman ne de ibadeti Tanrı veya din adına denetleyecek hiçbir kurum, kişi ya da otorite yoktur.  Kendilerini Tanrı adına yetkilendiren şeyhler, dervişler, tarikat ve cemaat liderleri ilahi, dini ve İslami hiçbir yetkiye sahip bulunmadıklarını çok iyi bildiklerinden, bu yetkiyi dinsellik kılıfı altında siyasal dincilik ile kotarmayı başarmışlardır. Çünkü din siyasallaşmadan bu yetki savı tutmayacak ve kitleler somutlaşmış dinsel otorite içeren bu “sahteci din”e yönelmeyecektir.



Peki, İslamiyet başlangıcı bakımından siyasal bir hareket özelliği taşıyor muydu?



Bu konuda düşünce yürüten pek çok kişi, İslamiyet’in “Asr-ı Saadet” (Mutluluk Asrı) denilen döneminde özgün bir nitelik taşıdığını; siyasal olmaktan çok, inançsal ve ahlaksal bir yapıyı içinde barındırdığını savlamaktadır.  Bireysel bir ahlak sistemi, kişisel bir dindarlık söyleminin özellikle Emeviler döneminden başlayarak siyasal bir harekete dönüştüğü vurgulanmaktadır. Oysa Hz. Muhammed, dinsel otorite olduğu kadar, Mekke’de olmasa bile Medine’de siyasi bir otorite gibi davranmış; hatta bunu Medine Sözleşmesiyle perçinlemişti. Demek ki siyasal karakterin ilk işaretleri o zamandan beri vardı. Emeviler, Abbasiler, Selçuklu ve Osmanlılar dinin özünde barınan bu siyasal karakteri gittikçe siyasal organlara yansıtarak adı konmamış bir “İslam devleti”nin aracına dönüştürmüşlerdir. Bu dönüşümde, X. Yüzyılda baş gösteren tarikatlar, siyasal otorite için ilk sosyal tabanı oluşturmuşlardır. İslamiyet bu süreç içinde sosyolojik birer kurum olan tarikatlarla siyasi tabanını güçlendirdikçe, dindeki ahlaksal ve kişisel yaşam felsefesinin yerini, toplumsal ve siyasal projeler almış; bu projeler de İslam dünyasının sürekli sömürülmesini kolaylaştıran ortam oluşturmuştur.



İslam dünyasında bu kör siyasal döngüye son veren tek ülke Türkiye olmuştur.  Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak İslam dininin tarih içinde süregelen siyasallaşmasının önüne geçmiş; siyasetin bir enstrümanı haline gelen dini, kendine özgü bireysel yaşam felsefesi çerçevesi içindeki saygın yerinde kalmasını sağlayacak devrimlerle siyasetle din arasında rasyonel mesafeyi yeniden kurmuştur. Bu mesafenin yeniden kuruluşu aynı zamanda din ile emperyalizm arasında yüzyıllardır kemikleşmiş yakın akrabalığa da eşi görülmemiş Kemalist devrimin darbesi olmuştur. Bu, hem dini, hem de Türk halkını içteki ve dıştaki sömürü çarkından kurtaran devrim olarak tarihe geçmiştir.



Atatürk devrimleri, imparatorluktan ulus-devlete, imandan bilgiye, dinden bilime ve çağdışı ilkellikten çağdaş uygarlığa geçişi sağlamıştır. “Pisuarcı” Ordu Valisi Ali Kaban, “çağdaş uygarlık saçmalıktır” demesiyle, bu geçişin henüz ülkemizde içe sindirilemediğini de burada vurgulamak gerekiyor.







Bilgiden İnanca Dönüşüm



Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi İslamiyet’in de doğasında “iman, itaat ve teslimiyet” öğe ve normları vardır. Bilmenin yerine inanma, bilimin yerine iman ve teslimiyet dinlerin doğasında yeterli görülür. Tarikat ve cemaatler, siyasal normları ve tercihleri belirleyebilecek sosyal ve ekonomik tabana hükmettikçe, inanç her türlü insan yapı-etmelerinin belirleyici dinamiği olmuştur. Bu yolla itaat ve teslimiyete alıştırılan kitleler, bilmeyi ve bilim üretmeyi dine ve imana aykırı insan icatları olarak görmeye başlamıştır. Siyaset de bu gölgenin altında asırlardır İslam dünyasındaki toplumsal ve ekonomik ilişkileri belirleyen dinsel içerikli bir mekanizma haline gelmiştir. Kuran’da, “inanıyorsanız en üstün sizlersiniz, güçlüsünüz” mealindeki ayetler hep inancın bilmeye ve bilime üstünlüğünü vurgular tarzda yorumlana gelmiştir. Oysa inanmanın objesi net olarak belirtilmemiş; bilgi imana tercih edilir denmemiştir. Ancak İslam dünyasında iç ve dış sömürgenlere verimli bir zemin oluşturulmasında, bilgi taşlanan şeytan muamelesi görmüştür. Emperyalistler, akıl ve bilimi değil, itaat ve teslimiyeti dinsel görev bilen Müslüman ülke ve toplumları sömürmek için gerekli sosyal psikolojik etüdü böylece tamamlamış olmaktadır. Bugün AKP hükümetinin sosyal tabanını oluşturan cemaat ve tarikatlar, “itaat ve teslimiyet” kültürsüzlüğü ile yoğurdukları Türk halkını iç ve dış sömürgenlerce araçsallaştırma yolunda oldukça önemli mesafeler almışlardır. MNP, MSP, RP; FP geleneğinden gelen AKP, “Milli Görüş” gömleğini çıkarıp attıktan sonra, “siyasal İslam’ın ve İslamcılığın”  küresel kitabını yazmış bulunmaktadır. Öncekilerin, yerel ve ulusal düzeyde ürettikleri siyasal İslam ve İslamcılık, AKP ile birlikte küresel ve emperyalist bir sürece girmiş; tarikat-siyaset ve ticaret üçgeninde oluşturulan siyaset dinine dönüşmüştür. Tanrı adına siyaset yapma geleniği AKP ile tescillenerek hem yerel hem de küresel düzeyde çekim noktası yaratmıştır. Bilim, akıl be bilmenin yorucu ve zahmetli sürecinden ürkütülen kitleler, iman ve teslimiyetle, hem iki dünyalarını kurtardıklarına hem de Cumhuriyet’le kendilerine altın tepside sunulan zenginliklerin emperyalistlerce sömürülmesinin bir hikmete mebni olduğuna inandırılmışlardır. 







Değişen Siyasete Değiştirilen Din: Hukukun Ahlaka Egemenliği



Siyasal İslam, dine dayalı hukuku, bireysel ahlaka tercih eder. Türkiye’de siyasal İslamcıların “Medine Sözleşmesi”, tarihsel ve hukuksal değeri olmayan bir anlaşma metnini bir zamanlar gündem tutmuş olmaları rastlantı değildir. Türban, namaz, oruç, tesbih, cübbe vs gibi davranış ve sembollere yani muamelata ilişkin dinsel konularda genellikle İslam Hukukunun ve İslam hukukçularının devrede olması da aynı anlamda raslantı değildir. İşte bu hukuksal din, siyasal dini, o da sömüren ve sömürten bir yapma-dini yaratmıştır. Din, ahlak alanından soyutlanıp hukuk ve siyasetin dini olmuştur. Bu da bireyleşmeyi ön gören ahlaksal yaşam felsefesini değil, kitlesel dindarlığı sürekli besleyen hukuk ve siyaset dinini öne çıkarmıştır. Bu tam da emperyalizmin istediği dönüşümdür. Çünkü emperyalizm, bireyselleşme kültürünü sindirmiş bir toplumu değil, sürüleşmiş toplumları tercih eder. Bireyin ve bireysel özgürlüğün en büyük düşmanı emperyalizmdir.



Dinler, inanç ilkeleri ve bu ilkelerin uygulamalarını içeren iki doğalı bir yapıya sahiptir. İnancın doğası, Tanrı ile insan arasındaki aracısız ilişkiye dayanır. Uygulanmaları ise, görünüşte toplumsal ve hukuksal alanlara uzanır. Bir inancın hukuksal ve toplumsal alanda ortaya çıkıp çıkmadığını denetleme hakkının, aynı şekilde yine bireyin kendi oto kontrolünde olan bir durum olması beklenir. Ancak, “fıkıh”, “şeriat”, “halife”, “ibadet”, ve nihayet “din devleti” veya teokrasi gibi kavramlar, hem bireyin inançlarını, hem de bunların yerine getirilip getirilmediğini denetleyen bir mekanizmanın var olduğu kanaatini yüzyıllarca yerleştirmiş bulunmaktadır.



    Kuran’daki bir takım ayetler, Tevrat ve İncil’le sorumlu tutulan Yahudi ve Hıristiyanlara ait geçmiş dönemlerdeki “şeriat”ların ilga ve iptal edildiğini bildirir. 



Bireyin kendi etkinlik alanı içinde var olan yapıp-etmelerinden, toplumsal ve siyasal alanlara kadar uzanan kolektif ibadet ve sorumluluklarına kadar tüm yaşamını ipotek altına alan “şeriat”, geriye dönük olarak ortadan kaldırılırken, en temel gerekçe, bu uygulamaların miadını doldurdukları yönünde olduğu şeklindedir. Hukuk-ahlak, olgu-ilke ya da din diliyle söyledikte, “zahir-batın” ilişkisi, birincilerin sürekli değiştiğini; ikincilerin ise insanlığın yeryüzündeki ömrüne denk kalıcılık niteliği taşıdığı ortadadır. Ahlak hukuku, ilke olguyu, batın zahiri içerip kapsıyorsa, dahası, bu onların kendi doğalarının gereği ise, önceki şeriatların bu gerçeğin gereği olarak ortadan kaldırılması için Kuran devreye girmiş olmaktadır.







Peki, Kuran’daki “şeriat” nedir? Hukuk, olgu ve zahir gibi kavramlar, inanç ilkelerinin zaman, mekân ve farklılaşan koşullara göre uygulanmasını temsil etmekte olduklarına göre, değişip değişmediklerini nasıl bileceğiz?  Kuran’daki şeriatın değiştiğini, yeni bir ilahi kitap gelmesiyle mi öğreneceğiz? Yoksa hala, bir uygulamalar bütünü olan bu olguların ve pratiklerin değişmediğini, “kıyamete kadar da değişmez ilkelerle özdeş olduklarını öne sürmeye devam mı edeceğiz?



“Hırsızın çaprazlama iki elinin kesilmesi”, “erkeğin kadından daha fazla miras alması”, “ erkeklerin kadınlar üzerinde tasarruf hak ve yetkisi olduğu” gibi yargılar mı değişmez, yoksa bunlara esas teşkil eden ilkeler mi? “Hırsızlık haramdır”, “ kadın da en az erkek kadar miras hakkına sahiptir” ve “ köleleştirilen kadınlar, kendi sosyal rüşdlerini kanıtlayıncaya kadar erkeklerin bu hatalarını telafi için onlara bir süre bakmaları gerektiği” gibi ilkesel yargılara dönüştürülemez mi?



Kuşkusuz esas olan, pratiklerin temelinde yer alan ilkelerdir ve uygulamalar ister istemez değişmek zorundadır. Daha önceki “şeriat”ları Kuran değiştirmişti. Kuran’daki “şeriat”ı da gelişen insanlık değer ve ilkelerinden oluşan insancıl koşullar değiştirmektedir. Bu fiili bir durumun saptanmasından ibarettir. Olması beklenen, olduğuna tanık olunan bir doğal süreçtir.



Hz. Muhammed’in son Peygamber, Kuran’ın da son kitap olması, bundan sonra peygamber ve ilahi bir kitap gelmeyeceği, ne işaretten başka anlama gelir mi? Bundan sonra peygamber ve kitap gelmeyecek olması, olup olacak her uygulama ve pratiğin, insan yapıp-etmelerini içerebilecek tüm yargıların Kuran’da bir bir sayılıp döküldüğünü mü anlatır? Eğer böyleyse, insanın bilim, teknoloji, kültür ve uygarlık adına geliştirdiği, aklı ve düşüncesiyle meydana getirdiği tüm eserler, Kuran’da yazılıp belirlenen hükümlere göre mi ortaya çıkmıştır? Gerçek böyle olmadığına göre, Kuran’da “şeriat”a dair ne varsa çoğunlukla fiilen değişmiş olmaktadır. Değişmediğini ve değişemeyeceğini öne sürmek, İslam dünyasının bugüne kadar geçirdiği süreçleri ve şu gün geldiği hal-i pür melalini olumlamak, devamını istemek ve bu durumun “dinin ve Tanrı’nın iradesi” olduğunu iddia etmek değil de nedir?



Kuran şeraiti de değişme ve gelişmeler karşısında fiili durumdan etkilenip değişime uğruyorsa, peki, Kuran’da değişmeyen şey nedir? 



Her hukuksal olan ahlaksaldır, ancak her ahlaksal olan hukuksal değildir. Hukuk ahlaktan beslenir; ondan kaynaklanmak zorundadır. Ahlaksal temeli olmayan hukukun insancıl geçerliliği yoktur. Ahlak dışı ve ahlaka zıt bir hukuk kaidesinden söz edilemez. Bunun yanında, her ahlaksal olan hukuksal değildir. Çünkü ahlak hukuktan daha geniş ve daha derin yaptırım niteliği gösterir. Kötü niyet ahlaka göre suçtur, ancak hukuka göre suç değildir.  Değişen ve değişmeyen kategorileri kuşkusuz kişisel arzularımızın ve temennilerimin etkisiyle teşkil ediliyor değildir. İslam’a ait olsa da hukuku, ibadet şekil ve zamanlarını içeren fıkıh, çağdaş yaşam koşullarının zorlamasıyla zaten değişime uğramaktadır. Değişmesi de hem normal, hem de zorunludur. Pratikler değişime direndikleri ölçüde, dinde bürokrasi, aracılık ve sığlık artar. Bireysellikten çıkan din, toplumsal ve siyasal zemine kayar.,







Acaba,  İslam dininde değişmeyen şey nedir?



Yalnız İslam dininde değil, diğer dinlerde de değişmeyen şeyler vardır. Bunlara kısaca “dogma” diyebiliriz. Dogma, her zaman asılsız ve kör inanç anlamına gelmez. Ayrıca dogma, sırf dinlere ait ilkeleri anlatan yargılar da değildir. Yaşamın her alanında görülür. Örneğin, “yaşam kutsaldır”, “insan canı değerlidir” gibi, sayısını çoğaltabileceğimiz her hüküm birer dogmadır. İlkeler bütünü olan ahlak ve ahlaksal erdemler değişmez. İslam dini ahlaksal erdemler bütünüdür. Bunlar değişmez. Şeriatlar değişir; yok olur; ancak, “iyi-kötü” kategorileri her zaman varlığını sürdürür.



“Hırsızlık kötüdür”, “cinayet işlemek; cana kıymak haramdır ya da kötüdür”, “başkalarına kötülük yapmak haramdır”, “ anne-babaya kötü davranmak, yanlıştır” gibi, İslam dininde yer alan ahlaksal yargılar kalıcıdır. Kuran’ın asıl amacı, hırsızı cezalandırmak, caniye haddini bildirmek değil, hırsızlığı ve cinayeti ahlaki olarak engellemektir. Bu da bireysel dindarlık ve bireysel ahlaklılıkla mümkündür.



Bireysel ahlak ve bireysel dindarlık, ahlaka dayanır. Hukuk alanı ahlaktan daha dar olduğu için, uygulama ile sınırlı bir dindarlık, yüzeysel bir dinselliği anlatır. Ahlak alanı, yalın, geniş, doğrudan ve içtendir. Denetim mekanizması bireyde başlar; toplumda şekillenir. Ancak toplumun denetimi, bireyin kendi kendini denetlemesi kadar yaptırım gücüne erişemez. Çünkü ahlaksal erdemlilik, bireyin iç dünyasında tanrı ile kurduğu doğrudan ve mahrem ilişkiyle şekillenir. Kanıtı ve tanımı olmaz. Doğal ve hacimsizdir. Simge ve sembollerle temsil edilmez. İslam dini, dindarlığı ahlaklılığa bağlar. Bir kimsenin iyi ahlaka ya da kötü ahlaka sahip olması, ya da dindar olup olmamasının görünür ve tüketilebilir hiçbir ölçüsü yoktur. Dindarlık ve ahlaklılık, ölçüye ve simgeye sığmaz. Bunlara ölçü ve simge uygulamaya kalkmak, ahlakı hukukla sınırlandırmaktan başka bir şey değildir.



Siyasal İslamcılık, sürekli değişen siyasi ve ekonomik çıkarlara uygun düşecek “fıkıh dini”ni amaçlamaktadır. İslam dinindeki temel bireysel ve toplumsal ahlak ilkeleri, bu değişen ve sonu gelmez çıkarlara ket vuracağı için, siyasi manevralara denk düşen  bir “ değiştirilen din” in egemenliğine tabi kılınmalı ki, emperyalizmle işbirliğini kolaylaştıran cemaat aktörleri toplum gözünde meşruiyet bulabilsin.  Bu nedenle siyasal çıkarlara hizmet eden din ile bireysel ahlakı ön gören din arasında derin çatlaklar oluşur. Aradaki sahici farkın giderilip kitlelerin kandırılarak sömürülmesi “dinen bir hikmete” bağlanmış olur. Böylece bireysel ve toplumsal ahlak çökerken, siyasal ve ekonomik çıkara dayalı dincilik, güç ve iktidar sayesinde bir süre ayakta kalmayı başarır.  Oysa tam bu noktada yeni postmodern bir irtica ile karşı karşıyayız demektir. Ancak bu irticanın tanımı, gerçek dindarları değil, dincilerin sömürgeci ideolojilerini vurguladığı ölçüde anlamını bulacaktır.



    Cemaat ve tarikatlar, böylece emperyalizmin silahsız kuvveti olan Siyasal İslamcılığın altyapısını hazırlamış olmaktadır. Bence irtica, şu şekilde yeniden tanımlandığında, hem gerçek dindarların siyasi çıkarlardan uzak bireysel yaşam felsefelerini içine almamış olacak, hem de dindeki ahlaksal duyarlılıkla hiçbir ilgisi bulunmayan siyasal dinciliği tanımlayacaktır.



Tanım şöyle olmalıdır:

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, bu devletin kurucu iradesi olan Atatürk ilke ve inkılâplarına, egemen ve büyük toplum olan Türk milletine, onun ahlakı, maneviyatı ve değerlerine (bayrak, vatan, din ve kültürel değerler vs.), hangi gerekçeyle olursa olsun, varlığına ve istikbaline yönelik bölücü, yıkıcı, tehdit ve tahrip edici iç ya da dış kaynaklı her türlü dini, siyasi, kültürel ve ekonomik örgütlü düşünce ve faaliyetlere irtica adı verilmelidir.



İrtica buna siyasal İslamcılığın temel ideolojisidir. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.