El Kaide\'nin ideolojisi Cihadi Selefilik

SÜLEYMAN ERDEM

www.sahipkıran.org

El Kaide hareketinin gücü, onun örgütsel yapısından değil, beslendiği ideoloji olan (Cihadî) Selefilikten kaynaklanmaktadır. El Kaide hücreleri, yapılanma biçimleri gereği birbirlerini tanımamalarına karşın, (Cihadî) Selefilik vesilesiyle ortak bir aidiyet duyarlılığı kazanmaktadırlar. Bu bağlamda (Cihadî) Selefiliğin farklı ülkelerde faaliyet gösteren El Kaide üyeleri acısından küresel bir çatı oluşturduğu söylenebilir. Bu nedenle de El Kaide’nin daha iyi anlaşılması için, sahip olduğu ideolojiyi, yani (Cihadî) Selefiliği iyi anlamak gerekmektedir.

Selefi-Vahhabi İdeoloji

Selef, kelime anlamı olarak “Bir görevde, bir makamda kendinden önce bulunmuş olan kimse, öncel” anlamına gelmektedir.[1] İslami literatürde ise; “En hayırlı nesil; benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onları izleyenler, sonra onların ardından gelenlerdir” mealindeki Hadisi Şerifte; “en hayırlı nesiller” oldukları haber verilen, İslam tarihindeki ilk üç kuşağa (Sahabeler, Tabiin ve Tebe-i Tabiin), Selef (diğer tabirle Selef-i Salihîn) denir. Selefilik ise; İslam’ı, Selef-i Salihîn’in anlayıp yaşadığı gibi anlayıp yaşama arzusunun sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

İlerleyen bölümlerde değinileceği üzere Selefilik, günümüzde öne çıkan üç farklı anlayışa sahiptir. Bunlar: Suudi Selefiliği (Vahhabilik), Cihadi Selefilik ve Tekfirci Selefilik olarak özetlenebilir. Vahhabilik ile Selefilik, son yıllarda özellikle Batı literatüründe birbirlerinin yerine kullanılabilen ve aynı anlam yüklenilen kelimelerdir.[2] Ancak cihadi örgütlere katılan Arapların, (Vahhabilik kavramı daha olumsuz çağrışımlar yaptığından olsa gerek) Vahhabi olmadıklarını savundukları, kendilerine mezhepleri sorulduğunda ise Selefi olduklarını söyledikleri bilinmektedir. Araplarla birlikte pek çok cephede savaştığını söyleyen Yahya Konuk, bu hususu şu sözlerle ifade etmektedir:

“Birileri onlara (Arap mücahitlere) Vehhabi demekte çok aceleci ve hevesli davransalar da onlar bu ismin olumsuz çağrışımlarından sakınmak için bile olsa kendilerini Vehhabi olarak tanımlamıyor, tanıtmıyorlardı. “Hayır Vehhabi değiliz” tavrı, ağız birliği etmişçesine hepsinde vardı. Şayet ısrarla mezhepleri sorulacak olursa bu sorudan da kaçmaya çalışır fakat cevap verme zarureti duyarlarsa da “Biz Selefiyiz” derlerdi.”[3]

Tez çalışması kapsamında yapmış olduğum mülakatlarda da aynı hususu müşahede ettim.  El Kaide üyeliğinden mahkûm veya tutuklu mülakat yaptığım kişilere mezheplerini sorduğumda, %90 oranında “Selefiyim” cevabı verildi. Vahhabi olduğunu söyleyen hiç kimse olmadı.

Selefilik, günümüzde her ne kadar üç farklı anlayışa ayrılmış olsa da, bu üç farklı anlayışın da temelinde aynı inançlar (buna Suudi Selefiliği de denilebilir) yer aldığından, öncelikle bu ortak inançlara değinilmesi, faydalı olacaktır.

Selefi anlayışta, Kuran ve Sünnette yer alan hususların yoruma başvurulmadan ve bu kaynakların metinlerinde geçen kelimelerin sözlük anlamları ile, olduğu gibi kabul edilmesi esastır. Aynı zamanda akıl ve bilimle ilgili yorumlara şiddetle karşı çıkılmakta ve her türlü modernleşme ile zamanın şartlarına ve koşullarına göre Kuran ve Sünnetin yorumlanması ve bu yorumlar doğrultusunda fetva verilmesi, dinden uzaklaşma olarak algılanmaktadır. [4]

Selefiler, görüşlerinin Hanbelî Mezhebinin kurucusu İmam Ahmed Bin Hanbel’e dayandığını iddia etmektedirler. Ancak İmam Hanbel’in dinî yorumu ile İslamiyet’in en radikal yorumlarından biri olarak ön plana çıkan Selefiliğin bazı ortak yönleri olsa da, bu iki ekol pek çok noktada birbirlerinden ayrılmaktadır.

İslam dünyasınca kabul gören ve dört büyük fıkhi mezhepten biri olan Hanbelî Mezhebi’nin kurucusu olan İmam Hanbel, dinin yorumlanması konusunda Kuran ve Sünneti referans kabul eder ve bu temelde fetva verilmesinde sakınca görmez. Fetva vermek ise; yorum yapmak demektir. Zira fetva, yeterince açık olmayan hususlarda dini kaynakların yorumlanarak bir hüküm çıkarılmasıdır. Açık olan dini hükümler için ise zaten fetvaya gerek yoktur. Bu bağlamda İmam Hanbel’in, dinin yorumlanmasına karşı olmadığı görülmektedir.

Ancak İmam Hanbel, verdiği fetvaların yazılarak nakledilmesini yasaklamıştır. Ona göre; “dini ilimler arasında Kitap ve sünnetten başka hiçbir ilim, yazılmak suretiyle gelecek nesillere aktarılamaz. Çünkü ilim adamlarının görüşleri, kendi çağlarına ait sorunların çözümü değerindedir. Bunların, yazılarak sonraki nesillere aktarılmasına gerek yoktur. Her dönemin din bilginleri, Kuran ve Sünnet temelinde içinde bulunulan dönemin ihtiyaçlarına ve şartlarına göre dini yorumlayabilir.”[5]

İmam Hanbel’in yaklaşımı ile Selefi anlayışın yaklaşımları arasında temelde bariz farklar olsa da, Selefi anlayışın oluşumunda İmam Hanbel’in etkisi inkâr edilemez. Çünkü Selefiler, yanlış yorumlayarak da olsa, İmam Hanbel’in görüşlerini, kendi görüşlerinin dayanağı olarak göstermektedirler.[6]

Selefilik akımının tarihi seyrine bakıldığında; Selefiliğin, İslam dünyasında bir takım olumsuzluklarla veya çözülemeyen sorunlarla karşılaşıldığı durumlarda, bu olumsuzluklara ve sorunlara tepki olarak doğduğu ve yine böyle olumsuzluklar ve sorunlarla karşılaşılan ilerleyen dönemlerde daha fazla radikalleşerek ve taraftar toplayarak zemin kazandığı görülmektedir. Whelan’a göre Selefilik (Vahhabilik); genel olarak ahlaki ve/veya siyasi yozlaşmanın yaygın olduğu ve ekonomik açıdan geri kalmış toplumlarda daha fazla destek bulmaktadır. Zira Selefiliğin; hukuku ve düzeni ıslah ederek daha ahlaki yaşam tarzına ve dolayısıyla İslam’ın geçmiş ihtişamlı dönemlerine yeniden dönüş iddiası, fakir ve siyasi baskı altındaki insanlara çok çekici gelebilmektedir.[7]

Selefiliğin Tarihçesi

Prof.Dr. Adem APAK’a göre Selefiliğin ilk ortaya çıkışı, 9. yüzyılın başlarında olmuştur. Beşinci Abbasi Halifesi Harun Reşid’in vefatından (miladi 809) sonra, hilafete kardeşlerinden hangisinin geçeceğine dair yaşanan tartışma, iki farklı anlayışın doğmasına sebep olmuş ve taraflardan birisi, sorunları çözmekte Müslümanların reyine başvurmayı yeterli görürken (Ehl-i Rey); taraflardan diğeri, Müslümanların reylerine değil, hadislere başvurmak gerektiğini savunmuştu (Ehl-i Hadis). Bu olay, iki farklı anlayışın doğmasına yol açmış ve APAK’a göre günümüzde Selefilik olarak adlandırılan hareketin ortaya çıkmasını beraberine getirmiştir. Zira Selefiler, kendilerini, Ehl-i Hadis olarak isimlendirdikleri hareketin ardılı olarak görmektedirler. Selefilerin kendi görüşlerinin dayanağı olarak gösterdikleri ve Ehl-i Hadis olarak isimlendirilen hareketin en önemli âlimi İmam-ı Hanbel de, bu dönemde (780-855) yaşamıştır.[8]

Selefi hareket için İmam Hanbel’den sonraki en önemli isim; 1263-1328 yılları arasında yaşayan İbn-i-i Teymiye’dir. İbn-i Teymiye’ye kadar bir akım olarak varlığını sürdüren ama kurumsallaşamayan Selefilik, İbn-i Teymiye ile birlikte kurumsallaşma anlamında önemli mesafe kat etmiştir. İbn-i Teymiye, Bağdat’ın düştüğü, Abbasi İmparatorluğu’nun Moğollar tarafından işgal edildiği ve İslam dünyasında bölünmelerin ve fikri ekoller arasında çekişmelerin yaşandığı, İslam tarihinin en bunalımlı döneminde yaşamıştır.[9]

Yüzyıllardır süren askeri yayılmanın, siyasi ve kültürel üstünlüğün ardından Müslümanların çoğu, halifeliğin ve İslam ülkelerinin kâfirler tarafından ele geçirilmesini imkânsız olarak görmekteydiler. 1258’de Bağdat’ın Moğollar tarafından işgal edilmesi, Müslümanlar açısından şok edici bir gelişme olmuştu.[10] İbn-i Teymiye, Moğollar karşında alınan büyük yenilginin sebebini, Müslümanların Kuran ve Sünnet ile bildirilen emirleri yeterince yerine getirmemesine bağlamaktaydı. Ona göre; toplum ile din arasında son derece yakın bir ilişki vardı ve bu nedenle de Kuran ve sahih hadislerin harfiyen benimsenmesi gerekmekteydi.  İbn-i Teymiye; Hz. Muhammed dönemindeki Medine toplumunun İslami bir devlet için mükemmel bir örnek olduğunu ve İslam’ın yeniden ihtişam kazanması için Hz. Muhammed ve Dört Halife dönemine dönülerek İslam’ın arındırılması gerektiğini savunmaktaydı.[11]

İbn-i Teymiye’ye göre Selefin örnek alınması; Kuran ve Sünnetin Selef’in anladığı sekliyle yaşanması demekti. Bu bağlamda; yegâne dini kaynak olarak gördüğü Kuran ve Hadis metinlerinin yorumlanmaksızın olduğu gibi bırakılması ve bu metinleri oluşturan sözcüklerin gerçek anlamları ile kabul edilmesi gerektiğini savunmaktaydı.[12]

İbn-i Teymiye’nin günümüze yansıyan görüşlerinden biri; sonradan Müslüman olsalar dahi Şeriat yerine kendi kanunlarını uygulayan Moğolları kâfir ilan etmesi (tekfir etmesi) ve onları cihadın meşru hedefi olarak göstermesidir. Moğollara karşı ayaklanmanın ve ölünceye kadar onlara karşı cihat yapmanın farz olduğu yönünde fetva veren İbn-i Teymiye’nin günümüz takipçileri; hem Müslüman yöneticilere ve seçkinlere, hem de Batı’ya karşı cihada çağıran fetvalar yayınlayarak İbn-i Teymiye’yi izlemişlerdir.[13]

İbn-i Teymiye’nin düşünceleri, 18. yüzyılda ortaya çıkan Vahhabi hareketini, Seyyid Kutub’u ve El Kaide’nin kurucusu Usame Bin Ladin ile hocası Abdullah Azzam’ı da etkilemiş ve bu kişiler tarafından referans olarak kullanılmıştır.

Selefilik tarihinde üçüncü önemli isim; 1703-1792 yılları arasında yaşayan Muhammed Bin Abdulvahhab’tır. Vahhabilik olarak isimlendirilen ama aslında Selefiliğin daha radikal bir şekilde uygulanmasını içeren anlayışın kurucusu Muhammed Bin Abdulvahhab, İbn-i Teymiye’nin eserlerini derinlemesine inceleyerek Selefilik alanında yeni bir yaklaşım ortaya koymuştur. Sonraları Vahhabilik ismini alan bu yaklaşım, İbn-i Teymiyye’nin Selefilik anlayışının teoriden daha da radikalleşerek pratiğe geçmiş halidir. Bu yönüyle İbn-i Teymiyye’nin takipçileri olan Vahhabiler, inanca ait hususlarda Selefi anlayışa yeni bir katkı sağlamamışlardır.[14]

Yaşadığı dönemdeki ahlaki çöküntüden hayal kırıklığı duyan Abdulvahhab; pek çok popüler İslami inanç ve pratiği, putperest âdeti olarak nitelendirdi. Kuran ve Sünnette gösterilen İslam’ın köklerine dönülmesi gerektiğini savundu. Bugünkü Suudi hanedanının kurucusu Muhammed bin Suud ile işbirliği yapan Abdulvahhab, Arap kabilelerinin birleşmelerinde aynı zamanda damadı olan Muhammed bin Suud’a yardımcı olmuş, Muhammed bin Suud da Abdulvahhab’ın anlayışını devlet eliyle yaygınlaştırmıştır.[15] Lewis’e göre Vahhabiliğin 18. yüzyılda yayılmasının nedeni; bu dönemde İslam’ın gerilemesi ve buna bağlı olarak Hıristiyanlığın ilerlemesidir.[16] Vahhabilik, halen Suudi Arabistan’da hâkim dini inanıştır ve Suudi Arabistan tarafından birçok İslam devletine ihraç edilmiş ve edilmektedir.[17]

Daha önce ifade edildiği gibi Selefilik, günümüzde üç farklı akıma sahiptir: 1) Suudi Selefiliği, 2) Cihadi Selefilik ve 3) Tekfirci Selefilik (Ehl-i tevessümat). Bu üç selefiliğin de ana gövdesi, Suudi Selefiliği (Vahhabilik)’tir. Cihadi Selefilik, Suud Selefiliğinin daha radikalleşmiş hali, Tekfirci Selefilik ise Cihadi Selefiliğin daha radikalleşmiş hali olarak özetlenebilir.

Bu üç Selefi akımın da tarihi arka planına bakıldığında; İslam’ı ilk nesillerin yaşadığı gibi yaşama idealinden ortaya çıktıkları; Kuran ve sünneti, metin merkezli bir okumaya tabi tuttukları ve kendilerini fırka-ı nâciye (kurtuluşa eren fırka) olarak görüp, diğer oluşumları dalalette gördükleri bilinmektedir.[18] Buraya kadar Selefiliğe dair anlatılanlar, bu üç Selefi akımının temel özelliklerini barındıran Suudi Selefiliğini tarif etmektedir.

Cihadi Selefilik ve Tekfirci Selefilik

Selefiliğin üçüncü kez ve daha da radikalleşerek İslam Dünyasında temel bulup yaygınlaşmaya başlaması, 20. yüzyılın ilk yarısında başlamış ve günümüzde halen devam etmektedir.  Osmanlı Devletinin çökmeye başlamasıyla birlikte 19. yüzyılın sonlarından itibaren İslâm dünyasının büyük bir kısmı işgal edilip sömürgeleştirilince, bu durumun sebepleri ve çıkış yolları hakkında İslam dünyasında sorgulamalar başlamıştır. Yaşanan yenilgilerin ve olumsuzlukların nedeni olarak, Moğollar karşısında alınan yenilgi sonucu İbn-i Teymiye tarafından ileri sürülen gerekçeler, yine ön plana çıkmıştır. Bu yenilgilerin ve olumsuzlukların nedenini izah etmeye çalışan bir kısım din adamları; ilk asırlardan sonra dine çeşitli bidat ve hurafeler girdiğini, ulema arasında taklidin yaygınlaştığını, ayetlerin ve diğer ilk kaynakların yerine âlimlerin şahsî görüşlerinin esas alındığını, tarikatların halkı atalete sevk ettiğini, bunun için de Müslümanların yenilgiye uğradığını savunarak; yeniden İslâm’ın özüne dönülmesi gerektiğini savunmuşlardır.[19]

Cihadi Selefiliğin ve Tekfirci Selefiliğin başlangıcı, 1906-1966 yılları arasında yaşayan Mısırlı Seyit Kutub’a kadar götürülebilir. Whealan, Kutub için; “El-Kaideciliğin İslam ve dünya için en tehlikeli ideolojik özelliklerine doğrudan yol açmıştır. Kutub’un birçok kavram (özellikle cihat, şahadet ve öncü kavramları) üzerindeki mirası oldukça olumsuzdur ve hem teoride hem de uygulandığı haliyle, açık bir şekilde totaliterdir.” ifadelerini kullanmaktadır.[20]

Kutub’a göre; tevhide yani Âlemlerin Rabb’inin sadece Allah olduğuna inanan herkes, biçimi ne olursa olsun yeryüzünün her köşesinde beşerî rejimlere ve düzenlere başkaldırmalı, yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetinin yeniden yürürlüğe konulabilmesi için insan egemenliğine son verilmesini amaçlamalıdır.[21] Kutub; İslam açısından en büyük köleliğin,  insanların şeraite değil de beşeri sistemlere (rejimlere) boyun eğmeleri olduğunu iddia etmekte ve beşeri sistemlere itaat ederek Allah’tan başkasına yönelen kimsenin, ne kadar Müslüman olduğunu iddia ederse etsin, Allah’a ait dinin dışına çıkacağını, yani kâfir olacağını savunmaktadır.[22] Bu iddiasına kanıt olarak ise aşağıdaki hadiseyi göstermektedir;

Tirmizi kaydediyor; …..Adiy b. Hatem, Allah Rasulü’nün huzuruna girdi. O sırada Peygamber şu ayeti okuyordu:

“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler…” (Tevbe, 9:31)

Adiy diyor ki: Ben bu ayeti duyunca, Yahudi ve Hıristiyanların onlara bilfiil tapmadığını söyledim. Bunun üzerine Hz. Peygamber: ‘Hayır öyle değil. Onlar insanlara, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldılar (değil mi?) bu, onlara kulluk etmeleri (tapmaları) anlamına gelmektedir’”[23]

Kutub’a göre Hz.Muhammed’in söz konusu ayetle ilgili bu yorumu; yasama ve yürütmede Allah’ın şeriatından başka bir yasal sisteme uymanın, insanı Hak dinden çıkaran bir nevi ibadet olduğunun ve insanların birbirlerini ilah edindikleri anlamına geldiğinin kesin kanıtıdır. Bu önermeden yola çıkan Kutub, Şeriat dışında başka rejimlerle yönetilen günümüz Müslüman toplumlarının müşrik (Allah’a şirk yani ortak koşan)  olduklarını savunmaktadır. Bu konuda Kutub’un ifadeleri şöyledir;

“Son olarak kendini Müslüman sanan bazı İslam toplumları(!) da cahiliye sınıfına dâhildirler. Bu kategoriye girmelerinin asıl nedeni, yaşama biçimlerinde tek Allah’a kulluk ilkesini benimsememeleridir.  Bu toplumlar her ne kadar görünürde Allah’tan başka bir varlığın tanrılığına inanmıyor iseler de ulûhiyet haklarını Allah’tan başkalarına izafe ediyor; Allah’tan başkasının hâkimiyet hakkını onaylıyor; siyasal ve sosyal kurumlarını, yasama ve yürütme sistemlerini, değerlerini, ölçülerini, adet ve davranışlarını, yaklaşık olarak hayatın tüm dinamiklerini bu egemenlik kaynağına dayandırıyorlar. Bu tür kaynaklardan egemenlik haklarını aldıklarını iddia edenler hakkında Kur’an şöyle buyurmaktadır:[24]

“…..Allah’ın indirdiği şer’î hükümlerle hükmetmeyen (yönetmeyenler) kafirler işte onlardır.” (Maide, 5:44)[25]

Kutub’un bu ifadelerinde geçen cahiliye toplumu, yine Kutub’un dilinden şöyle tanımlanmaktadır;

“İslam sadece iki tip toplum tanır: “İslam Toplumu”, “Cahiliye Toplumu”.

İslam toplumu; itikat, ibadet, şeriat (yasama ve yürütme), sosyal ve siyasal nizam, ahlak ve yaşama biçimi olarak İslam’ın topyekûn uygulandığı, yaşanıldığı toplum biçimidir.

Cahiliye toplumu ise, İslam’ın uygulanmadığı ve İslam’ın inanç sisteminin, düşünce yapısının, değerlerinin, ölçülerinin, sosyal ve siyasal sisteminin, ahlak ve yaşama biçiminin yürürlükte olmadığı bir toplumdur.”

Kutub’un bu fetvaları, günümüz Tekfirci Selefilerinin savundukları temel argümanları oluşturmaktadır.

Kutub’un cihad kavramına ilişkin yorumları, El-Kaide gibi örgütler için bir meşruiyet ve referans kaynağı oluşturmuştur. Geleneksel Sünni İslam’da, ilahi egemenliğin vekilinin devlet olduğu savunulurken; Kutub, bu vekilin devlet değil birey olduğunu savunmuştur.[26] El-Kaide’nin ideologu olarak nitelenen Abdullah Azzam’ı da etkileyen bu görüş, devlet otoritesi altında olmaksızın da bireysel olarak cihad edilebileceğine, hatta edilmesi gerektiğine, bunun her Müslüman için farz olduğuna dair referans gösterilen bir fetva niteliğindedir.

Kutub, cihad kavramının sadece ülke savunmasına indirgenmesine de karşı çıkmakta ve bu tür kabullerin kesinlikle İslamî olmadığını savunmaktadır.[27] Ona göre: “İslam, kendisini belirli bir coğrafi bölgenin sınırları içerisine hapsederek geri kalan bölgelerde kula kulluk temeline dayalı sistemlerin yürürlükte kalmalarına bigane kalır, tüm insanlığı hedef alan evrensel mesajını bu bölgelere ulaştırmaz, bu insanları kendi kaderleri ile baş başa bırakırsa, gün gelir İslam’a düşman olan güçler, kendi kabuğuna çekilmiş bu İslam ülkesine saldırmaya başlarlar.”[28] Kutub’un bu argümanları, El-Kaide gibi uluslararası faaliyet gösteren ve cihad ettiklerini iddia eden İslamî örgütler için meşruiyet kaynağı oluşturmuştur.

Apak’a göre Cihadi Selefilik, 1970’lerde çağdaş İslamcılıkla tanışan Suud üniversitelerinde görevli bir grup âlimin öncülüğünde, yerel Vahhabi gelenekle İslamcılık arasında bir sentez neticesinde, Suudi Selefilikten sapma şeklinde oluşmuş ve 1990’larda Suudi Arabistan’ın Irak savaşında Amerika’ya destek vermesi, kral ailesindeki yolsuzluklar ve yozlaşma benzeri nedenlerle öne çıkmaya başlamıştır.[29]

Apak, bu iki Selefilik anlayışını şu şekilde kıyaslamaktadır: “Suudi Selefilik ile Cihadi Selefilik arasında sünnete yapılan vurgu, bidatlere karşı mücadele, Şia karşıtlığı gibi konularda ittifak vardır. Suudi Selefilik, eylemden ziyade akideye önem verirken; Cihadi Selefilik, aktiviteye önem verir. Suudi Selefilik, yönetime karşı savaşı ve mücadeleyi meşru görmez, haricilik olarak niteler (Ahmed b. Hanbel’in işkence görmesine rağmen Abbasi imamların arkasında namaz kılması). Cihadi Selefilik ise yöneticilerin kişiliklerinden ziyade icraatlarına bakmaktadır (İbn-i Teymiye’nin Moğol idaresine karşı mücadele fetvası). Suudi Selefilik, meşru bir lider tarafından yürütülmediğinde sıcak cihada uzak durur, İslam âleminin selef akidesi üzerine buluşmasına çalışır. … Cihadi selefilik Usame b. Ladin ve Eymen ez-Zevahiri ile büyük bir sapma yaşamıştır, bu yüzden de cihadi şeyhler tarafından tenkit edilmiştir: yeteri delil olmadan yöneticileri ve âlimleri küfürle suçlamıştır; halkı Müslüman olan ülkeleri çatışma alanına dönüştürmüştür; masum insanları da hedef almıştır.”[30] (Birinci bölümün sonu) –

İKİNCİ BÖLÜM

 

El-Kaide dâhil bugün İslam adına savaştığını söyleyen pek çok örgütün kullandığı ve geleneksel İslam anlayışından sapan Cihat anlayışı, El Kaide’nin ideologu olarak nitelendirilen ve Seyyit Kutub’dan etkilendiği anlaşılan Abdullah Azzam’ın söylemleri ve eserleriyle yaygınlık kazanmıştır. Önceki bölümlerde de değinildiği üzere;  Ehl-i Sünnet (geleneksel Sünni İslam) âlimleri, savaş ve cihat ilan etme yetkisinin devlet başkanına ait olduğunu savunmaktadırlar.[1] Onlara göre; devlet otoritesi altında olmaksızın hiçbir gruba silahlanıp kendi başlarına savaş ve cihat ilan etme yetkisi verilmemiştir. Mekke’de inen Kur’an ayetlerinin cihat emri içermemesi, bunun kanıtı olarak gösterilmektedir. Zira Mekke’de Müslümanların henüz bir devletleri yoktu.[2] Cihat ayetleri, Medine’de bir İslam Devleti kurulduktan sonra nazil olmuştur.[3]

Azzam ise geleneksel Sünni İslam’ın bu cihat anlayışından ayrılmakta; “Cihadın farz-ı kifaye[4] olduğu zamanlarda belirli şartlarda cihat ilanı için devlet otoritesinin onayına ihtiyaç duyulabileceğini, ancak cihadın farz-ı ayın olduğu zamanlarda buna kesinlikle ihtiyaç olmadığını savunmakta; yaşadığı dönem için cihadın farz-ı ayın olduğunu ilan etmekte[5] ve “Filistin’de cihat edecek güce sahip Arapların, cihada orada başlaması gerekir. Bu gücü kendinde bulamayanların ise Afganistan’a gitmesi gerekir” demektedir.[6] Azzam, “Halkı ilgisiz otururken bir insan tek başına cihat edebilir mi?” sorusuna da şöyle cevap vermektedir;[7]

“Evet bal gibi savaş eder; Allah Teala Nebisi’ne (s.a.v.) şöyle sesleniyor:

Sen sadece tek başına Allah yolunda savaş ver. Sen kendinden sorumlusun. Böylece (tek başına savaş vererek) diğer Müslümanları bilemiş, zira Allah küfredenlerin gücünü böyle kırabilir. Allah en güçlü ve cezası en çetin olandır.’ (Nisa/84)”.[8]

Cihadı her şeyin ve diğer tüm ibadetlerin önüne alan bir anlayışa sahip olan Azzam, bu anlayışını İbn-i Teymiye’nin şu fetvasına dayandırmaktadır: “İmandan sonra, dini hayatı ve dünya düzenini dejenere eden saldırgan düşmanı geri itmekten daha zorunlu hiçbir iş yoktur” (el-Feteva el-Kübra, 4/208)[9] Abdullah Azzam ve öğrencisi Usame Bin Ladin, bu fetvaya pek çok eserlerinde ve konuşmalarında atıf yapmışlardır.

İbn-i Teymiye’nin bu fetvasından yola çıkan Azzam; cihat hareketinin sürdürüldüğü sene içinde namazın geri bırakılabileceğini, iki namaz vaktinin birleştirilebileceğini, zekâtların sınırlandırılabileceğini ve namazın yapısının değişikliğe uğratılabileceğini savunmaktadır.[10]

Yine Azzam, El-Kaide ve benzeri örgütler açısından şiddet ve terör eylemlerini meşrulaştıran yorumlar getirmekte ve İslam âlimlerinin büyük çoğunluğunun aksine; düşmana faydası dokunan veya bir savaş ortamında mücadele edebilme yeteneği olmayan yaşlı, din adamı, kadın ve çocuk gibi sivillerin de hedef alınabileceğini ve din adına öldürülebileceğini savunmaktadır:

“Müşriklere ya da müşriklerin dışındaki kâfirlere faydası dokunan herkes -yaşlı da olsa, rahip de olsa veya savaşa katılmaya muktedir olmasa da- öldürülür. Savaşa iştirak etmedikleri müddetçe, güçsüz olduklarından dolayı ne kadınların ne çocukların ne de ruhbanların kastî olarak öldürülmelerine gerek vardır. Ancak, müşriklere karışırlarsa öldürülürler, çünkü onları müşrik savaşçıların arasında tek tek ayırt etmek mümkün değildir, bundan dolayı zayıfları vurmak kast edilmeksizin müşriklere ateş açılır. Afganistan’daki komünist kadınlara gelince; savaşa ve fikir alışverişine iştirak etseler de, etmeseler de, gaip halinde de olsalar, yalnız da olsalar öldürülmeleri gerekir. Çünkü onlar İslam’la çatışan, İslam’a ve Müslümanlara eziyet eden bir akideye sahiptirler.”[11]

Daha önce de değinildiği gibi Selefilik, İslam dünyasında bir takım olumsuzluklarla veya çözülemeyen sorunlarla karşılaşıldığı durumlarda, bu olumsuzluklara ve sorunlara tepki olarak doğmuş ve yine böyle olumsuzluklar ve sorunlarla karşılaşılan ilerleyen dönemlerde daha fazla radikalleşerek ve taraftar toplayarak zemin kazanan bir anlayış olmuştur. Bosna, Keşmir, Afganistan ve Irak’ta cihadi faaliyetlere katıldığını söyleyen Yahya Konuk’a göre; “Selefiliğin en büyük gücü şu an, mezhebi özelliklerinden azade biçimde cihadın prestijinden kaynaklanmaktadır.”[12] Yıllarca değişik cephelerde Selefi Arap mücahitlerle birlikte savaşan Konuk’a göre Selefilik, ölüm ile yaşam arasındaki sınırın çok kolay aşılabilir olduğu ve teoriden ziyade pratik çözümlerin her şeyden daha öncelikli olduğu çöl ortamına uygun olduğu için, Arap topraklarında doğmuş ve yaygınlaşmıştır. Pratik çözümlere ihtiyaç duyulan bir coğrafyada, Kuran ve sünnet gibi dini metinlerin yorumlanarak amel edilmesi yerine, bu metinlerin lafzî (kelime) anlamları üzerinden amel edilmesinin tercih edilmesi, ona göre anlaşılır bir durumdur. Konuk, bu düşüncesini şöyle ifade etmektedir:[13]

“Anlayabildiğim kadarıyla Araplar, Selefi oldukları için katı, lafızcı, kuralcı olmuş değillerdi. Bilakis böyle oldukları için Selefiydiler. Selefiliği, belki de yalnızca Selefiliği neşv ü nema ettirebilecek olan çöl, Arap karakterinin ana hatlarını belirleyen ve fakat taraftarlarının da muarızlarının da yeterince dikkate almadıkları esas faktör olsa gerektir. Çölün, okyanuslardan bile daha güçlü bir yalıtım gerçekleştiren, insanı tüm diğer yaşama ve düşünme biçimlerinden ayrık tutan özelliğini göz önüne getirmeksizin Arap karakterini de Selefiliği de idrak edemeyiz. Teoriler ve felsefeler, ölüm ile yaşam arasındaki sınırın çok kolay aşılabilir olduğu çöl gerçeği için fazla lüks değiller midir? Pratik çözümler ve ölümcül risklerden koruyacak istikametler, her şeyden daha öncelikli ve önemli değil midir?”

Konuk, Selefiliğin Arap coğrafyasında doğup yaygınlaşmasını, sadece coğrafi şartlara değil; aynı zamanda Arapların İslam öncesi inançlarının temelini oluşturan atalarının dinlerine inanma ve atalarını taklit etme geleneğinin bir devamı ve bu geleneğin İslam ile ıslah edilmiş hali olarak da yorumlamaktadır:[14]

“Selefilik. Öncekiler. Atalar. Atalar dini.. Çok mu insafsızca bir diziliş? Kur’an’ın şiddetle kınadığı “Atalar dini” olgusunun en şedit örneklerine bu topraklarda rastlanması, bir tesadüf müdür? Atalar dinine bağlanmaya bu kadar düşkün bir karakterin topyekün tasfiye olduğunu düşünmek, saflık değil midir? Bu karakter, tasfiye olmamış, vahiy ile ıslah edilmiş ve başka bir yere raptedilmiştir. Taklit kültürü, sünnet ile mukayyet kılınarak bu karakteri doyuracak berrak bir memba ve yeni bir istikamet sunulmuştur. Sünnetin tekilliğinin kafi gelmediği bu karakterin, bir kök ve aidiyet arayışının bir sonucu olarak realitelere rağmen idealize edilmiş bir “Selef/Önceki nesil” kurgulaması da anlaşılmaz bir şey değildir. Kendisine kavi referanslar bularak kuvvetini artıran bu karakteri karşımıza almakla elde edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Bu, sonuçsuz ve –Allah bilir- hayırsız bir teşebbüs olacaktır. Araplar böyledir ve buna rağmen bizim kardeşlerimizdirler.”

Selefilik hakkında yukarıda verilen bilgilerden sonra, şu gözlemlerimi paylaşmanın yerinde olacağını düşünmekteyim. Selefiler, her ne kadar dinin yorumlanmasında aklı bir kenara bırakarak, dini metinlerin lafızları üzerinden dini anlamak ve öğrenmek gerektiğini savunsalar da; nihai kertede kaçınılmaz olarak akla ve dolayısıyla yoruma başvurmaktadırlar. Akla müracaat ettiklerinde ise, aynı konuda pek çok yorum ortaya çıkmakta ve bu yorumlar, Selefiler arasında çok sayıda farklı grupların doğmasını ve kaosu beraberinde getirmektedir.

Bilindiği üzere; tüm dini meselelere, özellikle de farklı dönemlerde ortaya çıkan ve daha önce görülmemiş meselelere ilişkin açık hükümlere, Kuran ve Sünnet’ten ulaşmak mümkün değildir. Geleneksel Sünni anlayışa göre, Kuran ve Sünnet ana kaynak olmak üzere, bu kaynaklarda haklarında (açık) hüküm bulunmayan meselelere ilişkin İcma-i Ümmet[15] ve Kıyası Fukaha[16] gibi kaynaklar da delil olarak kabul edilmektedir. Ümmetin üzerinde ittifak ettiği konuları ve Fıkıh Alimlerinin fetvalarını kabul etmeyen Selefiler, yeterli dini ilimleri bulunmadan kendileri Kuran ve Sünneti yorumlamaya kalkışmakta, böylece özellikle bazı önemli hususlarda her Selefi’ye göre farklı bir dini yorum ortaya çıkabilmektedir. Bunun örneklerini, tez çalışmam için mülakat yaptığım mahkûm veya tutuklu şahısların söylemlerinde müşahede ettim.

Örneğin; mülakat yaptığım tüm kişilere, cihat sırasında sivillerin öldürülmesinin meşru olup olmadığını sordum. El Kaide yapılanmasında önemli bir yeri olduğu bilinen ve İstanbul’da Kasım 2003’te gerçekleştirilen eylemlere karıştığı gerekçesiyle tutuklanan Lüey Sakka; sivillerin sadece misilleme olarak öldürülebileceğini, Filistin’deki intihar saldırılarının meşru olduğuna dair (Kardavi gibi) âlimlerin fetvasının olduğunu ama 11 Eylül saldırılarını tasvip etmediğini, bu saldırıları kendisi planlasa idi uçaklardaki yolcuları boşaltıp sadece Pentagon’u vuracağını söyledi. Sakka, aynı zamanda İstanbul’da Kasım 2003’te gerçekleştirilen saldırılar ile İngiltere’de 2005 yılında gerçekleştirilen metro saldırılarını hiç tasvip etmediğini, o saldırılarda belirli bir hedef olmadığını savundu. Sakka ayrıca; El-Kaide’nin, özellikle 2003 İstanbul saldırılarını  kesinlikle tasvip etmediğini, saldırıyı gerçekleştiren hücrenin lideri Habib Aktaş’ın zaten El-Kaide’ye biat etmediğini iddia etti.

Ancak mülakat yaptığım diğer şahısların neredeyse tamamı, 11 Eylül saldırılarını tasvip ettiklerini, o saldırılarda ölen sivillerin, (vergi vererek) ABD hükümetine destek verdiklerini ve dolayısıyla meşru hedef olduklarını söylediler.

İstanbul’da gerçekleşen 2003 saldırıları için ise, mülakat yaptıklarımın bir kısmı bu saldırıları tasvip ettiğini, bir kısmı ise kesinlikle tasvip etmediğini söyledi. Sivillerin öldürülmesinin meşruluğuna dair neredeyse mülakat yaptıklarımın tamamı, aynı örneği gösterdiler; Taif kuşatmasın sırasında yaşanan mancınık hadisesi… Mülakat yaptıklarımın anlattıklarına göre; Taif kuşatması sırasında İslam ordusu mancınık kullanmış. Atılan taşlardan sivillerin de zarar gördükleri ve öldükleri, Peygamberimize iletildiğinde; Peygamberimiz mancınık kullanılmasına yine de izin vermiş. Bu hadiseden yola çıkarak, cihat sırasında sivillerin de meşru hedef olduğunu iddia etmişlerdi.

Filistin’de gerçekleştirilen eylemlerde sivillerin hedef alınmasına ilişkin yine aynı hadisenin örnek ve delil olarak gösterildiği, şu ifadelerden anlaşılmaktadır;

“Sahih rivayetlerde bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s.) Taif halkını kuşatmaya aldığında onların üzerine mancınıkla taş atmıştır. Oysa o zaman o halkın arasında Müslümanlar da vardı” deniyor. Aynı husus Hanefi fıkhının önemli kaynaklarından olan el-Mebsut’ta ve Fetavayi Hindiyye’de de dile getirilmektedir. Mehmed Zihni Efendi’nin Nimeti İslam adlı ilmihalinin sonuna eklenen Cihad bölümünde şöyle deniyor: “Düşman kâfirler bazı Müslüman esirleri veya Müslüman çocukları kendilerine siper edinip kalkan gibi kullanıyorlarsa, İslam mücahitleri siper edinilen Müslümanları değil arkalarındaki kafirleri kastederek ateş açarlar. Sonuçta siper edinilen Müslümanların şehid olmasına sebep olunsa da diyet ve keffaret gerekmez.” (Nimeti İslam, İslam mecmuası baskısı, İstanbul 1986, sh. 972) Bu konuda daha pek çok fıkhi kaynakta aynı fetvaların yer aldığı görülür.”[17]

Yine aynı konuda farklı yorum ve fetvalara ilişkin bir örneği, Suriye’de yaşananlardan yola çıkarak verebiliriz. Önceki bölümlerde de değinildiği üzere; El-Kaide’nin şu anki lideri Eymen El-Zevahiri, Kasım 2013 başında El Cezire televizyonunda yayımlanan bir açıklamasında; Suriye’de Esed Rejimine karşı savaşan ve El-Kaide’ye bağlı olduğu düşünülen Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün El Kaide yönetimine danışılmadan kurulduğunu, IŞİD’i lağvettiğini ve Nusra Cephesi’nin El-Kaide’ye bağlı olarak Suriye cihadını yürüteceğini duyurdu.[18]

El Zevahiri’nin bu açıklamalarına rağmen, zaten Zevahiri’nin izni (hatta haberi) olmaksızın IŞİD’i kuran El Bağdadi, IŞİD’i dağıtmadı ve “Irak ve Şam’ın evlatlarına şu güzel haberi ulaştırmak isterim: Irak-Şam İslam Devleti’ni halk desteklemektedir. Onun hakkında ne pazarlık yapacağız ne de ondan vazgeçeceğiz” dediği [19], yine başka bir açıklamasında ise;  “Nabzımız attığı sürece Irak-Şam İslam Devleti’nden vazgeçmeyiz ve bu devlet üzerinde pazarlığa girmeyiz. Irak-Şam İslam Devleti’nde istişarelerde bulunduk. Bu istişarelerden sonra iki tercihle karşı karşıya kaldım. Allah’ın emrini, mesajdaki Allah’ın emrine muhalif olana tercih ettim dediği iddia edildi.[20]

Bağdadi’nin, Zevahiri’nin emrine, (aslında Cihadi ve Tekfirci Selefilerin şirk olduğu gerekçesiyle karşı çıktıkları demokrasiye atıf yaparak) IŞİD’i halkın desteklediği ve Zevahiri’nin emrinin “Allah’ın emrine muhalif olduğu” iddiasıyla uymaması; Selefilerin aynı konuda nasıl ayrışabildiklerini, bu ayrışmanın sebebinin de şiddetle karşı oldukları akıl ve yorumun devreye girmesiyle gerçekleştiğinin güzel bir örneğidir.

Benzer bir ayrışma, 11 Eylül 2001 saldırıları öncesinde de yaşanmış. Lüey Sakka’nın ifadesiyle olaylar şöyle gelişmiş; “11 Eylül’ den önce El-Kaide’nin mütevazi bağlıları vardı. Afganistan’daki cemaatlerden biriydi. Molla Muhammed Ömer, 11 Eylül’e sıcak bakmıyordu. Sonuçlarından korkuyordu. ‘Direk İsrail’i vurursanız, ben varım’ dedi. Bin Ladin, Molla Ömer’e biat etmişti ancak “Emir, cihadı engelleyemez” diyerek onu dinlemedi. Buna rağmen Molla Ömer, emrine aykırı davranan Üsame bin Ladin’i ABD’ye teslim etmedi ve onu tekfir etmedi.” IŞİD lideri El Bağdadi de, “Emir, cihadı engelleyemez” fetvasını kullanarak, Zevahiri’nin örgütünü lağvet emrini dinlememekte ve onun bu emrini, “Allah’ın emrine muhalif” olarak nitelemektedir. Bu fetva, El-Kaide ve benzeri örgütlerde ayrışmaları ve kaosu beraberinde getirmekte.

Selefilerin üzerinde uyuşamadıkları bir diğer konu da demokrasinin İslam’daki hükmü üzerinedir. Cihadi Selefilik ve dolayısıyla El Kaide; demokrasiyi şirk (Allah’a ortak koşma) olarak görmekte, şirk olduğunu bile bile demokratik rejimi savunmanın ve bu rejime itaat etmenin de insanı şirke götüreceğini söylemekte; ancak Müslüman ülke halklarının bu konuda cahil olduklarını (demokrasinin şirk olduğunu bilmediklerini), cehaletin tekfir önünde bir engel olduğunu ve demokrasi ile yönetilen Müslüman halkları tekfir etmemek gerektiğini savunmaktadır.[21]

Tekfirci Selefiler ise, Cihadi Selefiler gibi demokrasinin şirk olduğunu ve bunu bilmemenin mazeret olamayacağını, dolayısıyla da demokrasi ile yönetilen halkların müşrik (Allah’a şirk koşanlar) olduğunu savunmaktadırlar.[22]

Ancak Mısırlı Selefiler[23], 25 Ocak 2011 devriminden sonra büyük ve beklenmedik bir değişim yaşayarak, “ulusun İslami kimliğini muhafaza edebilmek” bahanesiyle siyasete katılma kararı aldılar ve demokratik yarışa katıldılar. Selefiler, 25 Ocak devriminden sonra birkaç tane siyasi parti kurdular. Bunlardan en önde geleni, El Nur Partisi idi. Son seçimlerde oyların dörtte biri civarındaki kısmını aldıktan sonra bu grup, Mısır’ın ikinci en popüler partisi olarak görülmeye başlandı.[24]

Selefi El Nur partisinin başkanı olan Emad Abdel Ghafour, demokrasiyi öyle benimsemiş ki, şöyle bir açıklama yapmayı uygun görebilmiş:

“Ben insanların dini bir akım olan Selefilikle siyasi bir grup olan En Nur partisini ayırt etmesini istiyorum. Biz kendimizi tüm vatandaşların eşit olacağı bir anayasaya adadık. Gayrımüslimlerin de aday olma haklarının olduğunu söylüyoruz. Mısır halkının tüm unsurları hükümette temsil edilmeli. Ordu da demokrasiye ve halk iradesine boyun eğmeli. Biz teokratik bir hükümeti de reddediyoruz. Böylesi bir fikre karşıyız. Eğer ulemanın görüşünü gerektiren bir durum ortaya çıkarsa onların da görüşlerini alacağız. Dış politikada da, sadece ABD’ye endeksli olan mevcut anlayışı terk ederek çok yönlü bir siyaset izleyeceğiz.”[25]

Demokrasiyi iyice benimsedikleri anlaşılan Mısırlı Selefiler, kendilerini ABD’ye anlatabilmek ve ABD’nin desteğini alabilmek için Washington’un yollarını bile aşındırmaya başlamışlar. İddiaya göre; Selefi El Vatan ve El Nur partileri, kendilerini anlatmak ve Washington ile iyi ilişkiler kurabilmek için Washington’da iletişim kanalları aramaktalar.[26]

Sonuç olarak şu söylenebilir; Kuran ve Sünnet dışında, geleneksel Sünni anlayışın kabul ettiği ve asırların birikimi ile oluşan icma ve kıyas gibi delilleri kabul etmeyen Selefilik, İslam dünyasının yaşadığı ve uzun zamandır çözülemeyen sorunların da etkisiyle radikalleşerek daha da yayılmakta; ancak barındırdığı karakteristik özellikleri dolayısıyla pek çok meselede ayrışmaya ve dolayısıyla kaosa sebebiyet vermektedir. 20. yüzyılın ilk yarısında, meşru bir devlet otoritesi olmaksızın cihat yapılabileceğini savunur hale gelen (Cihadi) Selefilik, El-Kaide ve benzeri radikal örgütlerin temel ideolojisi haline gelmiştir. 



[1] Büyük Türkçe Sözlük, www.tdk.org.tr

[2] Blanchard, Christopher M., “The Islamic Traditions of  Wahhabism and Salafiyya”, CRS Reports for Congress, ss.3, http://fpc.state.gov/documents/organization/81366.pdf

[3] Konuk, Yahya, (2012), Bosna’dan Afganistan’a Cihadın Mahrem Hikayesi, İstanbul: Ark Kitapları, ss.144.

[4] Faraç, Mehmet, (2004),  İkiz Kuleler’den Galata’ya El Kaide Turka, İstanbul, Günizi Yayıncılık, ss.99.

[5] Ebu Zehra, Muhammed. (2006), İslam’da Siyasi, İtikadî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi (Çev. Sıbğatullah Kaya), İstanbul: Harf Yayınları, ss.478-479.

[6] Öztürk, Özgür, (2008), El Kaide’nin Düşünsel Artyöresi ve Öznenin Radikal Söylem İçinde Sabitlenme Süreci, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, ss.97.

[7] Whelan, Richard, (2005), El-Kaidecilik İslam’a Tehdit, Dünya’ya Tehdit (Çev. Prof.Dr.Hüseyin Bağcı, Bayram Sinkaya, Pınar Arıkan), Ankara: Platin Yayınları, s.63.

[8] “Adem Apak Birlik Vakfı’nda ‘Selefilik’i anlattı”, (Erişim Tarihi: 26.01.2014), http://www.bursabirlikvakfi.org/adem-apak-birlik-vakfinda-selefiliki-anlatti/

[9] Mücahid, Huriye Tevfik, (2005), ,Farabi’den Abduh’a Siyasi Düşünce , İstanbul: İz Yayıncılık, ss.136.

[10] Burke, Jason, (2004), Al-Qaeda The True Story of Radical Islam, London; Penguin Books, ss.29.

[11] Whelan, Richard, (2005), El-Kaidecilik İslam’a Tehdit, Dünya’ya Tehdit (Çev. Prof.Dr.Hüseyin Bağcı, Bayram Sinkaya, Pınar Arıkan), Ankara: Platin Yayınları, s.59.

[12]  İşcan, Mehmet Zeki, (2006), Selefilik – İslami Köktenciliğin Tarihi Temelleri, İstanbul: Kitap Yayınevi, ss.30.

[13] Whelan, s.59.

[14] Ebu Zehra, Muhammed. (2006), İslam’da Siyasi, İtikadî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi (Çev. Sıbğatullah Kaya), İstanbul: Harf Yayınları, ss.220.

[15] Blanchard, Christopher M., “The Islamic Traditions of  Wahhabism and Salafiyya”, CRS Reports for Congress, ss.2, http://fpc.state.gov/documents/organization/81366.pdf

[16] Lewis, Bernard, (2003), İslam’ın Krizi (Çev. Abdullah Yılmaz), İstanbul: Literatür Yayınları, ss.107-108.

[17] Whelan, s.60.

[18] “Siyaset Müzakereleri’nde Selefilik Hareketi tartışıldı”, (Erişim Tarihi: 20.11.2013),

http://www.sivildayanismaplatformu.org/haber_detay.asp?haberID=158

[19] Apak, Adem, “İslâm Tarihi Boyunca Selef ve Selefîlik Kavramlarının Anlam Serüveni”, Tarihte ve Günümüzde Selefîlik Sempozyumu Bildirisi.

[20] Whelan, s.69 ve 75.

[21] Kutup Seyyid, a.g.e., ss.75-76.

[22] Kutup Seyyid, a.g.e., ss.78.

[23] Kutup Seyyid, a.g.e., ss.79.

[24] Kutup Seyyid, a.g.e., s.120.

[25] Ayetin tamamının meali şöyledir; “44. Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”

[26] Mamdani, Mahmood, (2005), İyi Müslüman, Kötü Müslüman (Çev. Sevinç Altınçekiç), İstanbul: 1001 Kitap, ss.62-64.

[27] Kutup Seyyid, a.g.e., s.98.

[28] Kutup Seyyid, a.g.e., s.101.

[29] Apak, Adem, “İslâm Tarihi Boyunca Selef ve Selefîlik Kavramlarının Anlam Serüveni”, Tarihte ve Günümüzde Selefîlik Sempozyumu Bildirisi.

[30] Apak, Adem, a.g.e.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.