El Kaide Türkiye'de seçimlere katılan herkesi KAFİR ilan etti

Es Sahab Medya tarafından hazırlanan yeni bir çalışma ile Türk Cihat yanlıları tarafından sorulan sorular ve bu sorulara  El Kaide'nin en önemli liderlerinden biri olarak görülen Mahmut Atiyyetullah El Libi'nin verdiği cevapları yayınlandı.

Geçen 20 yıllık süreçte El Kaide'nin ABD öncülüğündeki Batı dünyasına yönelik savaş anlayışına ilgi duyan dünyanın değişik bölgelerindeki bazı birey ve grupların El Kaide'nin din anlayışını kavrayamadığı ya da önemsemediği gözlendi.

İslami terminolojide akide (inanç) ve menhec (metodoloji) olarak tarif edilen ve örgütün fikri alt yapısını oluşturan önemli iki unsurun farklı bölgelerde farklı anlayışlarla yoğrulması sonucu doğan problemlerin Ebu Yahya El Libi, Ebu Zeyd Halid Huseynan El Kuveyti ve Şeyh Mahmut Atiyyetullah El Libi başta olmak üzere El Kaide'nin önemli isimleri tarafından açıklığa kavuşturulmaya çalışıldığı biliniyor.

Afganistan'daki Türk direnişçiler tarafından Atiyyetullah El Libi'ye sorulan sorular ve cevapları El Kaide'nin medya kanadı Es Sahab tarafından yayınlandı.

Kurulduğu günden bu yana ilk defa IŞİD'in itirazı ile bölünme yaşayarak akide ayrılığını gündemine taşıyan El Kaide'nin yayın organı tarafından yayınlanmış, örgütün üst düzey liderlerine ait akide içerikli birçok dini vaaz görüntüleri bulunuyor.

Öte yandan El Nefir isimli yeni bir dergi çıkarmaya başlayan El Kaide, 'Müminlerin Emiri Molla Ömer'e olan biatı'nı El Kaide kurucusu Usame Bin Ladin'in Molla Ömer'e olan 'biat' açıklaması eşliğinde yinelediğini duyurdu.

Türk direnişçiler tarafından sorulan sorular ve El Kaide Lideri tarafından verilen cevaplar:

"Hamd Allah’a, Salat ve Selam Allah’ın Rasûlune olsun.

Değerli şeyhlerimize (Allah onların muvaffak kılsın)

Size tekfir meselesinde Türkiye’deki cemaatleri tarif edelim, şüphesiz onlar kısımlara ayrıldılar:

* Onlardan bazıları, özelliklede Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz ve Şeyh Ebu Muhammed El-Makdisi’nin (Allah onları muvaffak kılsın) kitapları ve sözleri yayıldıktan sonra tekfire meylettiler.

* Bazıları hala seçimlere iştirak ediyorlar ve orduda hizmetten geri durmuyorlar.

* Diğerleri ise bunların arasındadır.

Ülkemizde insanların bazıları, Tanzim’in (Kaidetul Cihad) menhecinin, tekfire meyledenlerin menheci  gibi olduğunu zannediyorlar. Bazıları ise Tanzim’in menhecinde irca olduğunu zannediyorlar, bizler bu çelişkiyi ve yanlış anlamayı gelen sorulara vereceğiniz cevaplarla gidermenizi istiyoruz:

* Tanzim’in akidesi nedir?

* Tekfir meselesinde sözünüz (görüşünüz) nedir?

* Türkiye halkına nasıl bakıyorsunuz?

* Türkiye’deki âlimlere ve halka ne nasihat ediyorsunuz?

* Şeyh Ebu Muhammed El-Makdisi’nin (Allah onların muvaffak kılsın) “Tekfirde aşırılıktan sakındırmada otuz risale” adlı kitabının “Ayırım yapmaksızın seçimlere katılan herkesin tekfiri” adlı bölümündeki şu sözü hakkındaki görüşünüz nedir?: “Bu nedenle, kendisine hüccet ikamesi yapılmadan ve kanun koyan milletvekillerinin yaptıkları işin hakikatini ona bildirmeden, İslam dinine ve âlemlerin Rabbinin birlenmesine aykırı olan küfre sokan amellerden neyi işlediği açıklanmadan, onun benzerlerinin tekfirine kalkışmak yerinde olmaz. Buna rağmen (durum kendisine açıklanıp, gerekli hüccet ikamesi yapılmasına rağmen), onları seçmede ısrar ederse, küfre girer.”

Ve Cezakumullahu hayran.

MUVAFFAKİYETİN ALLAH’TAN OLMASIYLA BİRLİKTE CEVABIMIZ:

Hamd Allah’a salat ve selam seçilmiş kulu ve elçisinin, ailelerinin, ashabının ve onların yolunu takip edenlerin üzerine olsun.

Kardeşlerim bilin ki imana, doğruya, takvaya ve salih amele hidayet yalnızca Allah Azze ve Celle’nin mülküdür. Dilediğine ihsanı, keremi ve fazlı ile onu bahşeder, dilediğini de ondan yoksun bırakır. Allah Celle ve Alâ’nın yanında yaratılmışların en değerli ve en çok sevileni olduğu halde nebisi Muhammed aleyhissalatuvesselama dediği gibi. “Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.” (Kasas 56) ve yine dediği gibi “Allah'ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir?” (Rûm 29) ve yine dedi ki “Sen, onların hidayet bulmalarını ne kadar tutkuyla istesen de, Allah, şüphesiz saptırdığına hidayet vermez, onlar için yardım edecek yoktur” (Nahl 37) Nâfi ve başkalarının kıraatında “yuhdaa” meful binasıyla, yine dedi ki “İşte bu Kitap, Allah'ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz.” (Zümer 23), “Allah'ın, saptırdığını doğru yola iletecek yoktur. Allah'ın doğru yola eriştirdiğini de saptıracak yoktur.” (Zümer 36,37), “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın? Allah'ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkânı) yoktur. O, akletmeyenler üzerine iğrenç bir pislik kılar.” (Yunus 99, 100),“Biz dilesek herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair Ben’den söz çıkmıştır.” (Secde 13). Bu (konuyla ilgili ayetler) Kur’ân’da çoktur.

Ehlisünnet vel cemaate gelince; Allah onlara yardım etsin, izzetli kılsın ve kalabalıklarını çoğaltsın. Muhakkak ki onlar (daha önce) geçtiği üzere itikat ediyorlar ve diyorlar ki: Şüphesiz iman, sözdür, ameldir ve niyettir, artar ve eksilir, şüphesiz onun zıttı küfürdür: itikat ile şek ile söz ile fiil ile ve terk ile olur. Yine yalanlama küfrü ya da inkar küfrü ya da şek küfrü ya da red ve büyüklenme küfrü ya da yüz çevirme küfrü ya da cehalet küfrü olur. Yine diyorlar ki: Muhakkak şer’i delil ile İslam milletinden çıkaran küfür olduğu sabit olan, işte o küfürdür ve ona küfür denilir ve denilir ki: Onu yapan her kimse o da kâfirdir. Sonra ise muayyen şahıs (fail) için hükmün şartları bulunduğunda ve o hükme engel olabilecek maniler bulunmadığında o kişinin küfrüne hükmedilir. Onda şöyle denilmez: (yani, şer’i delille onun küfür olduğu sabit olduğunda) Hayır, (küfre girmez) ta ki failin küfre itikat edip etmediğine bakıncaya kadar, ya da onun bu küfür fiilini helal sayıp saymadığına bakıncaya kadar, ya da onun yalanlayan ve inkarcı mı yoksa değil mi? olduğuna bakıncaya kadar. Allah’ın bizleri hidayet üzere sabit kılmasını ve fitnelerin saptırmalarından bizleri korumasını diliyoruz.

Önemli bir uyarı: Bilinmesi gerekenlerden biride; Ehli sünnetten kimi âlimler, netlik bakımından az ve gizli dereceden bazen kendisinde irca olan, daha önce zikri geçen sözlerden bazısına uygun düşen söz söylüyor ve o aynı zamanda genel olarak ehli sünnet vel cemaat akidesi üzeredir. Ancak hata etti ve içtihadı onu, mürcienin bir sözüne uygun düşen, hak olduğunu zannettiği bir söze sevk etti, bu gibi durumda onu irca ile vasıflamada acele etmiyoruz. Şüphesiz onun hatasının beyanı ve o hatadan uyarmak için söz söylemek kaçınılmazdır. Mesela denilir ki: Şunda hata etti, mürcieye uygun düştü ve bir söz söyledi ki o söz onu mürcienin sözüne sevk etti ve o da şöyle şöyledir. Muhakkak insan kendisinde olanda çoğunluğa ve en belirgin olana isnâd edilir. Genel olarak herhangi bir kimseyi bidat ile vasıflamaktan dikkatli olmak, ihtiyatlı davranmak ve kaçınmak gerekir. Özelliklede âlimlerden ve fazileti zahir olan, hayrı ve isabeti çok olan ve onlardan sünnete olan iltizamı (tutuculuğu) bilinen, ona olan arzusu açık olan, onu savunması ve ona ittibaya çalışmadaki ısrarı bilinen kimseler hakkında."

TÜRKİYE VE ONUN VAKIASINDAN SÖZ ETMEYE GELİNCE; onun tafsilata ihtiyacı var ve her bir meseleye özel bir şekilde bakmak gerekiyor. Daha önce geçenlerde zikrettiklerimin ışığında, kardeşlerin tümüne vacip olan; âlimlere sormaları ve mücerred olarak kitaplarda müelliflerin ibarelerinden okudukları ve anladıkları ile insanları tekfirde acele etmemeleridir. Şüphesiz ki bu çok çirkin hatanın sebeplerindendir. Çünkü avamdan olan kardeş o kitaplardan okuduklarını tatbik ediyor, belki anlamada belki de tatbikte hata ediyor ve belki de her ikisinde de hata ediyor ve

bunun sonucunda büyük bir fesad hâsıl oluyor.

Bundan dolayı tekfir meselelerinin âlimlere bırakılmasını tekrarlıyor ve tavsiye ediyoruz. Gençler üzerine düşen onların (tekfir meselelerinin) –çoğunun–, kendilerinde ihtilaflar olma ihtimali bulunan içtihadi meseleler olduğunu bilmeleridir. Hiçbir kimse bir sözde, şeyhte, cemaatte taassup sahibi olmamalı, ihtilaflar sebebiyle kendilerinin tekfiri içtihad yolundan olan bir şahsın ya da insanların ya da bir taifenin tekfirinde bazılarının bazısına düşmanlık göstermemeleri gerekir. Bununla birlikte, ilim talebesinden her kime hakkın kendisi, araştırması ve görünümü açık olursa, onda mutmain olursa onunla amel etsin ve her kime açık olmazsa dikkatli olsun, ondan (ihtilaflı olan tekfir meselesinde) herhangi bir şeyde kendisine muhalefet eden her bir kimse (onun yanında) özür sahibi olsun. 

İşte doğru yol budur, burada bu yolun dışında doğru da yoktur, ıslahta yoktur. Olur ki gençler iyilik yaptıklarını, Allah’ın dinine yardım ettiklerini sandıkları halde, ifsad ediyorlar, dinden nefret ettiriyorlar, Allah yolundan uzaklaştırıyorlar ve şiddetli tehdite maruz kalanlar oluyorlar. Allahu Teâla buyurdu ki: “Yeminlerinizi kendi aranızda, bir bozuculuk unsuru edinmeyin; sonra sapasağlam basan ayak kayar ve Allah'ın yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız. (Ayrıca) Büyük azapta sizin içindir.” (Nahl 94), İbni Kesir rahimehullah dedi ki “Allahu Teâla, ayağın sebatından sonra kaymaması için, kullarının yeminlerini kazanç vesilesi yani hile ve tuzak edinmelerinden dolayı uyardı. İstikamet üzere olan, (ancak) Allah yolundan caydırmayı kapsayan bozulmuş yeminler sebebiyle ondan sapan ve hidayet yolundan kayan kimse buna misaldir. Çünkü kâfir, müminin önce kendisiyle ahidleşip sonra ahdini bozduğunu gördüğünde artık onun dinine güveni kalmaz ve onun yüzünden İslam’a girmekten uzak durur.” Bu Allah’ın yolundan uzaklaştırma ve onda vaki olan bu şiddetli tehdit, yeminleri hafife alma, onları hile ve tuzak vesilesi edinme sebebiyle olursa, muhakkak tekfir hükümleriyle oynama ve onlarda cehalet, aşırılık, taassup ve aceleyle davranma sebebiyle Allah’ın dininden nefret ettirme ve ondan uzaklaştırmadan dolayı vaki olan, ondan çok daha fazla büyüktür. Mücahid gençler ve Allah’a davet edenler ondan şiddetli bir şekilde sakınsınlar. Allah muvaffakiyetin (başarının) sahibidir.

Bazı şeylere işaret etmem kaldı:

Kendilerine işaret edilmiş olunan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in kitaplarına gelince; onlar kendilerini (müellifin) “El-Cami fi talebil ilmiş şerif” isimli kitabında göstermektedir. Muhakkak biz ve bizden başkaları da daha önce bu kitapta olan bazı menheci ve cüzi hataları beyan ettik, onlara müracaat et. Ve ben Türk kardeşlere özelliklede bu kitaptan sakınmalarını tavsiye ediyorum, muhakkak o (kitap) istifade etme açısından, ilimleri öğrenmiş, onlardan içmiş, onlarda kendisi için güzel bir temel kurmuş bir ilim talebesi dışında kendisinden neredeyse hızlılık ve aşırılıktan emin olan istifade sağlanmayacak derecededir. İlim talebesi olmayan kimseye gelince, bu kitap ona zararlıdır ve hakkında tehlikelidir. Muhakkak bana ulaştı ki, bazı Türk kardeşler onu Türkçe’ye tercüme etmek istiyorlarmış. Ben onları şu iki sebepten dolayı uyarıyorum; birincisi az önce geçen sebeptir, İlmi fenleri öğrenmiş ve uygulamış olan bir ilim talebesi dışında ondan istifade edilmez ve bu ilim talebesi bulunduğunda efdal olanı o kitabı olduğu hal üzere, Arapça olarak okumasıdır, yani tercümesiz. İkinci sebep: Bir kitabın tercümesinin son derece zor olmasıdır ki öyledir. Muhakkak tercüme, ehlinin ve yeteneklerinin olduğu bir ilim ve fendir. Yine öyledir ki bir kitabın tercümesi, Arap dilinde, fıkıhta ve şeriatta her ikisinde yetkili bir bilene ihtiyaç duyar ve bunun bulunması da nadir olmaktadır. Kendisinde iyi bir aşinalık olmadan, fıkıh ve dini ilimler olmadan, Arapçadan bildiği az veya orta bir şeyle kardeşlerden bazılarının onu tercümeye cüret etmesine gelince, kendisi iyi yaptığını zannederken, şüphesiz o saptırır ve ifsad eder. Tercümenin sıhhatini, inceliğini, eksiksiz ve doğru olarak, manaların belirlenen dile aktarılmasını kapsayan gerekli ehliyet olmadıkça buna atılmak caiz değildir. Bunun gibisi çoğunlukla, inceleyen, kabiliyetli çok sayıda mütercimlere ihtiyaç duyar.

Sonra, davet kitapları, akide kitapları, fıkıh ve terbiye kitaplarının tercüme edilmesi ve insanlar arasında basit fiyatlarla yayılması daha layık ve daha iyidir. Hamd Allah’a mahsustur. 

Şeyh Ebu Muhammed El-Makdisi’nin kitaplarına edilen işarete gelince; ben hangi kitabın kastedildiğini bilmiyorum ancak bu bapta Şeyh Ebu Muhammed El-Makdisi’nin sonradan telif edilmiş kitaplarının en iyilerinden Er-risaletus Selasiniyye’dir ve ben onun okunmasını tavsiye ediyorum.

Seçimlere katılmaya gelince; aslı onun caiz olmadığıdır çünkü o: Demokrasi olarak isimlendirilen nizamın uygulanması için, ona destek vermek ve güçlendirmektir, hatta o – görünürde bile olsa – bu küfür nizamını uygulamadır, ona adapte olmadır. Çünkü o, genelde ya da bütün durumlarda Türkiye vakıasında ya da ona benzeyenlerde, kâfir partilerden bir partiyi desteklemek ya da kâfir parlamentonun bir üyesini ya da başkanını aday göstermek kaçınılmazdır. Eğer seçim parlamento üyelerini belirlemek için olursa; bu, Allah’ın izin vermediği kanunları koyan şirk meclisine katılanlar için, seçme, yardım ve destek anlamına gelir ve bu da küfürdür. Bundan dolayı seçimlere katılmak caiz değildir.

Şüphesiz bazı muasır âlimler bir meseleyi tartışmaya açtı ve o: Burada, İslam adına (mesela, zanlarınca islami parti olarak isimlendirmeleri ile) başkanlığa aday olan bir üye ya da dine düşmanlığını açığa vurmayan milliyetçi bir parti ya da düşmanlığı şiddetli olmayan, din ehline yumuşak davranan (bir parti) ile ateist, laik olan, İslam’a, Şeriat’a olan küfrünü ve düşmanlığını açıklayan, yahudi ve hristiyanlardan olan kafirlere son derece bağlı, dostluk gösteren diğer adaylar arasında rekabetin olması var. Aynı şekilde Müslümanların azınlık olduğu kafir beldelerde de (durum) böyledir. Bunun üzerine deniliyor ki: (Asıl) zararı def etmek için, İslam’a ve ehline zararın daha az olması için Müslümanların oylarını vermeleri (caiz değil mi)? Tüm o adayların kâfir olduklarını, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyeceklerini bilmekle birlikte, kesinlikle onlar (Müslümanlar) onlardan razı olmayarak ve hükümlerini kabul etmeyerek, ancak büyük zararı def ederek zararı hafifletmek için oy kullandılar.

Kendilerini daha güçlü ve doğruya yakın gördüğümüz o ki: Onlar için oy kullanmak caiz değildir. Çünkü biz oy kullanmayı kâfir için, ona yardım, küfrî partisel programına destek olarak karar verdiğimizde, (doğru olan) kast edenin kastı o ise onun küfür olmasıdır. Şüphesiz, zararı def etmekteki iradeden söz eden örnek gibi küfre cüret etmek caiz değildir. Çünkü söylenilen bu büyük zararı def etmek sağlam değil şüpheli bir durumdur. İslam’ı iddia edenin – İslami olduğunu zannettiği bir partiye müntesip – kazanmasının zararının daha büyük olmayacağını nereden biliyoruz. Belki de İslam’a ve ehline, aşamalı olarak küfür ve düşmanlık cihetinden daha çok ve net olan adayın kazanması, İslam ve ehlinin akıbeti için, insanların mukavemete ve mücadeleye girişmek için istekli olmaları ve hazırlanmaları ile hayır olabilir. Yine davetçilerin ve mücahidlerin, halkı harekete geçirmek ve onların durumlarını Allah yolunda cihad için pekiştirmeleri için verilmiş bir fırsatın ortaya çıkması açısından hayır olabilir.

Ancak her halükârda bu tevil ve şüpheye bulaşan kimse tekfir edilmez. İşte bu, meselenin zikredilmesinde kastedilmiş olunandır. Mücahid gençlere düşen bu gibi durumda tekfirde dikkatli olmalarıdır. Şüphesiz onlar bunu yaparlarsa günah işlemişlerdir, ifsat etmişlerdir, başarısız olmuşlardır ve Allah yolundan alıkoymuşlardır. Ancak kim öğrenir ve dinin ahkâmını iyi bilirse, ona düşen insanlara hakkı duyurması ve onları doğruya davet etmesi ve onlara açıklamasıdır. Başarı Allah’tandır.

Türkiye ve ona benzeyen küfür ve riddet devletlerinde orduya girmeye gelince; Caiz değildir çünkü o mürted devletin ordusudur ve kim bu orduya iştirak ederse, ona asker olursa böylece o kâfirlerin ordusundan bir askerdir, onlara istekli, kalabalıklarını çoğaltan, devletlerinin, nizamlarının, kanunlarının himayesine yardım için hazır bir askerdir. Çünkü genelde bu orduya giriş, konulmuş olan kanunlara yardımdan başka, diğer küfür işlerini de içeriyor ve çoğu zaman masiyete, günaha ve şeriata muhalefete düşmeye götürüyor. Asker, küfür kelamını duyuyor ve belki de küfür kelamına ya da ameline zorlanıyor, kâfir tagutların tazimi gibi, lanetli Atatürk gibi, Türkiye devletine ve kanunlarına, bayrağına tazim gibi, onu korumaya ve onun uğrunda ölmeye yemin gibi ve daha başkaları.

Bu orduya girmek caiz değildir bilakis onun aslı küfür olmasıdır, Allah korusun.

Ancak her orduya gireni tekfir ediyor muyuz? El-cevap: Afiyet ve genişlik durumuna (onlarla harp durumunda olmadığımızda) gelince, hayır etmeyiz. Bilakis, ta ki onun haline bakıncaya kadar (hüküm vermeyiz), sonra riddet babında ve tekfir meselesinde belirlenmiş olanın uygunluğuna göre onun hakkında hüküm veririz. Nitekim daha önce onun usulüne işaret edildi. Çünkü o insanlar için orduya girişte, onların tekfirini engelleyen özürler olabileceği tasavvur edilebilir. Hakim devlet sultasını bir tarafa bırakaraktan, giren kişinin dinini muhafaza ettiği, küfre ve masiyetlere iştirak etmediği yönündeki iddiasıyla birlikte, tevil ve ülke ordusu olması zannı gibi ya da bu meseledeki bu caiz mi yoksa değil mi sözünü bir tarafa bırakaraktan, mürted devlet ordusu olduğunu bilen, ancak o ordu kademelerinde yükselerek sultaya karşı inkılap yapmayı isteyerek giren kimse gibi, ya da cihadi bir amaca ulaşmak için giren kimse gibi, ya da ikrah (şer’an muteber ikrah) ile mazur olan kimse gibi ya da o zorla yapılanın, şer’an muteber ikrah olduğuna dair tevil gibi. Allahu A’lem.

Savaş zamanına, mürted devletlerden biri ile harbe ve savaşa girmemiz durumuna gelince; Şüphesiz biz onların ordusuyla İslam şeriatından uzak duran mürtedlerle savaşır gibi savaşırız. (Ordularının) fertlerine gelince, kendisini küfürden kurtaracak bir özrünü bilmediğimiz kimse, onu kâfir kabul eder, savaş hükümlerinde ve malı almada ona kâfir muamelesi yaparız. Öyleyse asıl olan, o anda onların ordularına, mürtedlere yapılan muamelenin yapılmasıdır, onlarla olmakta mazur olanın hali müstesna. Nitekim buda bilinen ve denenmiş olduğu üzere nadirdir, azdır.

Bizim burada, bu meselenin kendisinde çok söz söylenen mesele olduğunu uyarmamızla birlikte, onun hakkında tartışma ve münakaşa şekilleri pek çok oldu, o meselede detaylar ve tafsilatlar harekete geçirildi, onların bazısı hükme etki eden faydalı, bazısı ise cedelleşmeler türünden, kavgadan öteye gitmeyen, ameli bırakıp sözle meşgul olma babındandır. Yine biz mücahid gençler arasında çoğunlukla neyin tartışıldığını ve onda sürekli bir şekilde neye daldıklarını biliyoruz: Genel olarak bu taife mürted mi yoksa onlar muayyen olarak mı mürtedler… ? Bizim buradaki sözümüz cihad ahkâmı ile bağlantılı olduğundan, ister bununla ister onunla denilsin, bu tafsil ve tefsir ile alakalı olan büyük bir fayda görmüyoruz, her iki durumda da onlara savaşta ve malı almada mürted muamelesi yapılıyor ve bu özet olarak burada durumun gerektirdiğidir. AllahuA’lem.

Türkiye halkına nasıl bakıyorsunuz? Sualine gelince;

Biz Türk halkına, genel olarak müslüman bir halk olarak bakıyoruz ve şu ibareyi telaffuz ediyoruz: “Müslüman Türk Halkı” ve buna benzer ibareler kullanıyoruz, onlar diğer Müslüman halklarımız gibidir.

O asla ve galibe binaendir. Asla gelince; Türk halkının, müslümanların çocukları müslümanlar olduğu aşikârdır ve onlardan yetişen (birinin), yetişip büyümesinden beri ve devamlı olarak İslamı (iki şahadeti) söylüyorlar ve onların davası İslam. Galibe gelince, çünkü biz halkın çoğunun Allah’a hamd ile gerçekten müslüman olduklarını zannediyoruz. Her ne kadar Türk halkının içinde, Hristiyanlardan (Ermenilerden ve onlardan başkaları), Yahudilerden olan aslî kâfirler, laik olup dinden tamamen soyutlanmış her şeyi mubah kabullenenlerden olan zındık ve mürtedler, Nusayriler (Aleviler) gibi, kabirlere ibadet eden aşırı sofiler gibi İslam’a müntesip kâfir fırkalar, sapmışlar ve onların benzerleri olsa da, Türk halkının avamının çoğunluğu; şehirlerde, köylerde, kasabaların içinde, etrafında ve derinliklerinde, onlar çoğunluk olanlardır ve onlar genelde ve toplamda sıhhatli bir şekilde İslam üzere kalanlardır. Allahu A’lem. Onların çoğunluk olmadığı takdir edilse bile, ta ki kâfirlerin adedinin ve hacminin üstün olduğu neticesini çıkarıncaya kadar, sayarak incelememiz hikmetten ve sağduyudan (aklı selim den) değildir. Bilakis aslın ve galibin birlikte bulunup ağır basmasıyla, hayra yorma ve ona meylin ağır basmasıyla birlikte zikrettiğimiz zahir olan ile yetiniriz.

Diğer taraftan “Müslüman halk” ibaresinin en kötü ihtimallerde bile “olduğu hali dikkate alma” üzerine yorulması mümkündür. Böyle olması, edebe de onda güdülen siyasete de aykırı olmaz. Allah en iyi bilen ve en hikmetli olandır. Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh.

Şu sözünüze gelince: Türkiye’deki âlimlere ve halka ne nasihat ediyorsunuz?

Biz âlimlere nasihat ediyor ve onlara vacip olan kıyamı hatırlatıyoruz. Allah’ın onlara emrettiği gibi; “Hani kitap verilenlerden: "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diye kesin söz almıştı.” (Ali İmran 187), Allah’ın kendileri hakkında şöyle dediği kimseler olmalarından sakındırıyoruz; “Ey iman edenler, gerçek şu ki, (yahudi) bilginlerinden ve (hristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele.” (Tevbe 34) Bilmeleri gerekir ki insanlar onlara bakıyor, eğer onlar istikamet üzere olurlarsa insanlarda istikamet üzere olurlar, eğer onlar bozulursa insanlarda bozulur. Bu büyük bir emanettir ve onlara düşen ilimleriyle, davetleriyle, dilleri ve sözleriyle, kalemleriyle Allah yolunda cihad etmeleri, hakka ve ehline yardım etmeleri ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamalarıdır. İlme müntesip herkesin bilmesi gerekir ki şer’i delillerin ve algılamanın gösterdiği gibi âlimler sınıf sınıftır.

Din ve ahiret âlimleri; bunlar Allah’ın yanındakini tercih ederler, Allah korkusu onları dizginler, ilim onları Allah’ın hakkını yerine getirmeye sevk eder. Ve onlar kazananlardır, felah bulanlardır, Allah’a bağlı olanlar, Allah’a yardım edenler, O’nun yanındakileri umanlardır.

Dünya âlimleri; onların maksadı, ilimleri ile dünyayı ve onun kırıntılarını talep etmektir. İlmi ve dini geçici gayeleri için kullanırlar; mallar elde etmede, yiyeceklerin ve içeceklerin, meskenlerin, manzaraların ve daha başkalarının lezzetlerinden faydalanmada ya da makam, mevki elde etmede ve yeryüzünde büyüklenmede kullanırlar. 

Yine bu ikinci kısımdandır ki: Kalabalıkların âlimleri, onların hedefi insanların rızası ve onların yanında itibar elde etme, şöhret ve toplumsal güçtür.

Öyleyse onlara düşen felaha erenlerden olan birinci kısımdan olmayı seçmeleri ve Allah’ın yanındakileri fani olanlara tercih etmeleridir.

Türkiye’deki halka nasihatımıza gelince; Nasihatımız, Allah’ın kendilerini boş yere ve başıboş yaratmadığını hatırlatmamızdır. Ve onlar aynı şekilde mesuldürler ve yükümlüdürler. Onlara düşen, yalnızca Allah’ın ubudiyyetini (kulluğunu) yerine getirmeleri, Allah Azze ve Celle’ye itaat üzere dosdoğru olmalarıdır. Yine, sırların açıldığı zaman olan kıyamet gününde ve her kulun fert olarak ve tek başına rabbine geleceği günde, onların kendilerine fayda vermeyeceğini bilmeleridir. (Kişi) hak yoldan saptığında, sapıklık içine girdiğinde, döndüğünde ve helak yolunu tuttuğunda, onlar kendisine fayda vermeyecektir ve aynı şekilde, hiçbir kimseye de şöyle demesi de fayda vermeyecektir: Muhakkak ben falana ya da büyüklerden, liderlerden, şeyhlerden, babalardan, atalardan bilmem kime tabi oldum. Muhakkak Allah, bu peygamber, din ve Kur’ân ile insanlığa hücceti ikame etmiştir. Allah Subhanehu ve Teâla yarattıklarının tümüne gerekçe göstermiştir.

Dînî ilmi öğrensinler, kitap ve sünnete tutunan sıdk ve doğruluk ehlini seçsinler ve onlarla beraber olsunlar, AllahuTeâla’nın muradından (neyi istediğinden) ve hükümlerinden sorsunlar ve o hükümleri bilmeyi ve anlamayı talep etsinler. Allah’a, dinine ve onun dostlarına yardım edenler olsunlar.

Muhakkak ki Türk halkı büyük bir millettir. Allah onları İslam’a girdiklerinde izzetli kıldı, yine onun sebebiyle bereketli kıldı ümmetler arasında onlar için, yeniden İslam’a dönüp sarılmadıkça izzet olmayacaktır. Ne batının nede doğunun içine atılmakla ve nede demokrasiden, laiklikten ve onlardan başkalarından olan kâfirlerin menheclerine tabi olmakla (izzet bulamayacaklardır). Onların hepsi bir kısımda, İslam ise dünyada Allah’ın dini, hürriyet, izzet, değer, şan ve saadet dini, ahirette ise kurtuluş dini olarak diğer bir kısımdadır. Allah dilediği kimseyi doğru yoluna iletir.

Şu sözünüze gelince: Şeyh Ebu Muhammed El-Makdisi’nin – Allah onu muhafaza etsin – “Tekfirde aşırılıktan sakındırmada otuz risale” adlı kitabının “Ayırım yapmaksızın seçimlere katılan herkesin tekfiri” adlı bölümünde ki şu sözü hakkındaki görüşünüz nedir? : “Bu nedenle, kendisine hüccet ikamesi yapılmadan ve kanun koyan milletvekillerinin yaptıkları işin hakikatini ona bildirmeden, İslam dinine ve âlemlerin Rabbinin birlenmesine aykırı olan küfre sokan amellerden neyi işlediği açıklanmadan, onun benzerlerinin tekfirine kalkışmak yerinde olmaz. Buna rağmen (durum kendisine açıklanıp, gerekli hüccet ikamesi yapılmasına rağmen), onları seçmede ısrar ederse, küfre girer.”

Diyoruz ki; bu sözde ittifak ediyor ve onu doğru görüyoruz ve bu umum ve geneldir.

Fakat kim bu seçmene hücceti ikame ediyor ve ne zaman onun üzerine hüccet ikame edildi ve şüphesi zail oldu (sona erdi) deniliyor. Aslen onun gibisi, şüphe etrafında kendisine denilenleri anlıyor ve idrak ediyor mu? İşte bu durumların tam bir şekilde gözetilmesi gerekiyor, sadece “falana ya da filana muhakkak hüccet ikame edildi ve o müstekbir bir ısrarcı oldu, sanki onu hiç duymadı” iddiası yeterli olmaz. (Bu iddiadan) Sonra da onun tekfirine girişiliyor, işte muhakkak bu cüretkârlıktır, risktir ve taşkınlıktır. Özelliklede böyle ince bir meselede, öyle bir mesele ki malum ve meşhur olduğu üzere âlimlerden birçoğu onun cevazına ya da ıslah amacıyla seçimin vacibiyetine fetva vermişlerdir.

Hamd Allah’a mahsustur. Allah Azze ve Celle’den bizleri ve diğer kardeşlerimizi her türlü hayra muvaffak kılmasını ve Müslümanlar için hak yolun emrini tesis etmesini, O’na itaat ehlini izzetli, masiyet ehlini zelil kılmasını, onda iyiliğin emredilip kötülüğün nehyedilmesini istiyoruz. Hamd, öncesinde de sonrasında da âlemlerin rabbinedir, nebimiz Muhammed’e, onun ailelerine ve ashabına salat ve selam eyleyip, mübarek kılsın."

http://www.incanews.com/manset/10028/el-kaideden-turk-cihat-yanlilarina

Anahtar Kelimeler:
Gazete2023TürkiyeElKaide
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.