Dücane Cündioğlu: \

Sinema, mimari, sanat üzerine kitapları, Kur’an incelemeleri var. Felsefe, Boğaziçi Üniversitesi’nde Osmanlı Estetiği dersleri veriyor. Yeni Şafak’ta yazdığı, Çamlıca Camii projesini eleştiren ‘Çamlıca için Yakarış’ yazısı bir günde 1 milyon tık aldı.

Beş yıl önce “Mağarama çekiliyorum” dedi ve kitaplarını yazmak için Büyükada’ya taşındı. Burada okuyor, yazıyor, saatlerce bisiklet sürüyor. 

Bu, onun güncel meselelerle ilgili ilk gazete söyleşisi

Başbakan Erdoğan’ın Berkin Elvan’ın ardından “Allah rahmet eylesin” dememesini ve “Terör örgütlerinin içine aldığı yüzü poşulu, eline sapan verilmiş, cebinde demir bilyelerle olan bir çocuk. Ne ekmek alması, ne alakası var?” sözlerini nasıl açıklayabiliriz?

-Bu durumu kimse açıklayamaz, çünkü tam da sözün bittiği yerdir burası. En temel insanî değerler dolayımında oluşan vicdanın iç sızlatıcı iniltileri, pragmatizme yenik düşen bu katı siyasal ve ideolojik nobranlık karşısında birer vızıltıya dönüşür. Esef etmekle yetinemem, teessüf de ediyorum!

Berkin Elvan’ın cenazesinin toprağa verildiği gün, Egemen Bağış’ın attığı bir tweet’te “nekrofiller” göndermesi yapmasını nasıl karşılıyorsunuz?
Her suç cezasını kendi içinde taşır ve ilahi adaletin öte dünyada değil, bu dünyada tecelli etmek gibi bir hususiyeti vardır. Tarihte yaptığı vicdansızlığın yanına kâr kaldığı bir insan hatırlamıyorum.

Son olaylarda hükümetin Alevilere yönelik önyargısının yeniden ortaya çıktığı görüşüne katılıyor musunuz?

Hayır, mesele alevilik-sünnilik çelişkisine indirgenemeyecek denli derin, bu nedenle eleştiri düzeyinin insanî değerler ölçeğinde karşılığını bulması için ısrarla çabalamak zorundayız.

Ak Parti’li vekillerin ve entelijansiyanın Başbakan Erdoğan’ın gerilim siyasetine yeterince mesafe koyduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu politikayı tasvip ettiklerini, yanlış bulmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Bu kendilerince bir muharebe değil, tamıtamına bir harb! En son tahlilde vicdanen rahatsız olduklarını düşünülebilir, lakin siyaset sözkonusu olduğunda insanların kendilerine aidiyet ve mensubiyet duygularını bir kenara bıraktıracak yüksek değerlerden hareket etmeleri çok güçtür. Bu nedenle ikrardan gelen sükut masumiyetten çok gaflet karinesidir.

Berkin Elvan ve digger kaybımız Burakcan Karamanoğlu’nun babalarının konuşmalarını dinledim. Bir taraf isyanda, Başbakan’ı suçluyor, 24 saat içinde suçluların bulunmasını istiyor; Burakcan’ın babası ise acısını “takdir-i ilahi” diye açıklıyor. Bu iki yaklaşım arasında bir fark var mı?

Cenab-ı Hak kimseyi böylesine büyük imtihanlarla karşı karşıya bırakmasın! Sözkonusu olan evlat acısı! İzleyebildiğim kadarıyla her iki babanın da Anadolu insanının irfanına yakışır bir soyluluk içinde hareket ettiklerini düşünüyorum.

Sokaklarda eli sopalı insanlar ve ölen gençlerimiz size geçmiş karanlık çatışma dönemlerini hatırlatıyor mu? Sizce Türkiye bu tür bir iç çatışmaya sürüklenebilir mi?

Hava kurşun gibi ağır, burası kesin, ancak yine de eski günlere dönüleceğini sanmıyorum. Umut derunumuzda yeşeren fidanın adı, onu kesmeye kimsenin gücü yetmez.

Siz yaşanan ‘kaosu’ ülke adına kazanç olarak niteliyorsunuz

Kafka gibi ben de “abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum” diyebilirdim, fakat bu kez abartmıyorum, kaos hakikaten büyük bir imkandır, gelecek güzel günler için, umudumuzu koruyabilmek için, insan olmayı başarabilmek için bir lütuf, bir ihsan, bir kayradır, tıpkı dert gibi, ıstırap gibi, kıymetini bilene. Hesiodos’u hatırlayınız: önce kaos vardı, sonra toprak, sonra aşk. Mitlerin dilini bir yana bırakıp hikmetin diline müracaat edebiliriz: önce a’ma ve zulmet, yani belirsizlik ve karanlık, derken yine o ezelî yaşam tomurcuğu: aşk, daima aşk, umut ve aydınlık, ama unutmamalı öncesinde hep kaos, hep belirsizlik, hep karanlık.
Mao’nun bir sözü vardır: “Yeryüzünde kaos var. İşler yolunda”…

-Batmadıkça güneş doğmaz çünkü, karanlığı varsaymadıkça aydınlıktan, yokluğa tahammül etmedikçe varlıktan söz edemeyiz. Gece gündüzün, karanlık aydınlığın delilidir. Minerva’nın kuşu da bu yüzden alacakaranlıkta uçar, zavallı, sırf şafak söksün de bir an evvel tan yeri ağarsın diye biteviye kanat çırpar durur.

Yerel seçimler kaosa çözüm olur mu?

Kadîm dönemlerden bu yana sağaltım teşebbüsleri hastalığın türü tarafından belirlenir: ya ot (bitkisel ilaçlar), ya bıçak (cerrahî müdahaleler), ya da söz (entelektüel kavrayış, irfanî duyarlılık). Türkiye’de ilk iki yöntem yeterince denendi, hem de büyük bir şehvetle, ama alınan mesafe ortada, hâlâ sadra şifa olacak bir menzil katedebilmiş değiliz.

Niçin?

Bu yöntemlerden ilk ikisi toplumun bedeniyle, üçüncüsü ruhuyla alakalı olduğu için. Hiç kuşkusuz ki bilgiçce ve biraz da bilgince, ama kesinlikle bilgece değil. İrfandan yoksun çünkü. Hâlâ gövdesine uygun ruh derinliği arayan bir ülkenin çocuklarıyız, tarihsel deneyimlerin kolayca prangalara dönüştüğü sert toprağın insanları olarak ne çağın başdöndürücü hızına yetişebiliyoruz, ne de içinde nefes alıp verdiğimiz coğrafyanın bizden beklediği sükûnet ve bilgeliğin hakkını verebiliyoruz.

Bu coğrafyanın hakkını nasıl vermeliydik?

Her şeyden önce farklılıklara hürmet etmek ve çağdaş yurttaşlık tanımının içini doldurmak suretiyle. Bu çok önemli, çünkü çoklu-birliğin özüne ancak bizim kadar başkalarının da yasa önünde eşit ve özgür bireyler olduğunu kabul etmekle ulaşabiliriz. Seçimlerin sonuçlarından ziyade kendisi bir fırsat olarak görülmeli bu yüzden. Çünkü demokrasi birbirini etkisiz hale getiren, birbirine galebe çalan, birbirini yenen tarafların değil, bilakis yenişemeyen tarafların rejimi, bir uzlaşı mekanizması, bir tür koleksiyon, uyum kadar farklılıkların da, çelişki ve çatışmaların da varlığını peşinen meşru kabul eden bir koleksiyon.

Bu seçimler sözünü ettiğiniz denetim işlevini yerine getirebilecek mi?

Kuşkuluyum, çünkü bu seçimler yerel yönetimlerin başarı ve başarısızlık oranlarını ölçmek için büyük bir fırsat olduğu halde, ülkenin içine gömüldüğü ağır siyasal kutuplaşma ve şiddetli retorik nedeniyle âdeta genel bir referandum niteliği kazanmış bulunuyor. Doğrudürüst kimse alternatif bir mekan tasavvuruna, daha çağdaş, daha yaşanabilir, daha insanca bir şehir idealine işaret bile etmiyor.

Niçin?

Belediye seçimleri öncesinde halkın “devlet ve vatan elden gidiyor” türünden klişeler dinlemek yerine daha inandırıcı tekliflerle, hiç değilse daha köklü eleştirilerle karşılaşması gerekirdi. Sanırım bu sert kutuplaşma, iki tarafın da, iktidarın da, muhalefetin de işine geliyor olmalı.

“Bir zamanlar Hak yanımızdaydı devlet-servet karşımızda, şimdiyse devlet-servet yanımızda ama Hak karşımızda.” Ne demek istediniz? Hak kimin karşısında ve neden?

Hayal kırıklıklarına aşina bir ülkenin çocuklarıyız biz. Genç yaşlarımdan itibaren anlamaya, özümsemeye çalıştığım değerler dünyasının bir tek eksiğinin olduğuna, yani devlet düzeyinde temsili zorunlu bir irade ve kudretten mahrum bulunduğuna inandığımdan, bu inancı taşıyan birçok yaşıtımın çok yakından tanıklık ettiği bir hayal kırıklığını, bir inkisarı dile getirmek istemiştim sadece. İrfan mektebinin en temel yasasıdır: buğday isteyenlere buğday, himmet isteyenlere himmet verilir, belki buğdayı ele geçirdik, lâkin görünen o ki himmeti çoktan yitirmiş bulunuyoruz.

Cumhuriyet dindarlığını sadece cami’nin şekillendirdiğini ve bunun neş’eden ve hüzünden uzak bir dindarlık olduğunu yazmıştınız. 11 yıllık AK Parti dönemi hayalinizdeki ‘dindarlık’ ile bir bağ kurabildi mi?

Hayalden çok umuttu benimkisi. Keşke kurabilseydi, belki başlarda dener gibi oldu ama beceremedi, elinden gelmedi, çünkü iktidarın insan malzemesi umumiyetle zaten caminin şekillendirdiği dindarlığın ürünü. Tekke irfanından çok uzakta, sadece siyasal duyarlılıklarıyla kendini tanımlayan, mağduriyet duygusuyla yüklü kitlelerin heyecanından beslenen bir dindarlık biçimi bu! İktidar gücüne duyulan özlem, kamu yaşamının dışına itilen değerler dünyasının asırlar boyunca camilerden çok tekkelerde temsil olunduğunu unutturduğu içindir ki nezaket ve zarafetten mahrum. Bu yüzden belki dindarlara sahiplenmeyi kendilerine bir vazife bildiler ve fakat insanı, her sıfatıyla insanı kucaklamakta yetersiz kaldılar.

Cami ile tekke arasında temelde ne fark var?

Camiye ‘öteki’ giremez, ama tekkeye girer, tıpkı partilerde olduğu gibi camilerde de gürültü yasaktır, safları bozamazsın, düzeni sarsamazsın, bütün kadar parçaya önem veremezsin, komutla yatar komutla kalkarsın, ama tekkede gürültü demek harmoni demektir, farklılık zenginliktir, sıradışılık bir hastalık olarak görülmez, aksine birkaç ismin değil sonsuz sayıda esmanın tecellisi olarak hürmete şâyandır.

Niçin?

Korku büzer ve daraltır çünkü, sevgi ise çoğaltır ve çeşitlendirir, bu nedenle caminin temelinde korku ve birlik, tekkenin temelinde sevgi ve çokluk yer alır. Camide kudret, ciddiyet ve kat’iyet vardır, insan gönlünün simgesi olan tekkede ise tevazu, hüzün ve neş’e!

AK Parti ile filizlenen İslami kapitalizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

“İslamî kapitalizm” tabirini şahsen doğru bulmuyorum, sermayenin de, sermayeciliğin de dini olmaz çünkü. Dindarların modern yaşama katılımları oranında sermaye dünyasının içine girmeleri kaçınılmaz, bu nedenle çağdaş koşullar dolayımında üretim kadar ticareti de öğrenmeleri ve tabiatıyla zenginleşmeleri zorunlu. Bu süreç de AK Parti’den çok önce başladı, faizsiz bankacılık masalıyla gelişti. AK Parti’ye yakın çevrelerce icra edilen finans bankacılığı şöyle dursun, Cemaat’in de bir bankası olduğu unutulmamalı. Sözün özü, sermaye birikimini yönlendiren ilkeler dinî veya ahlakî kurallar değil, modern ekonominin, yani kapitalizmin yasalarıdır.
Birikim tamam ama sermayenin dağılımı meselesi de var tabii…

Sermayenin birikimi kadar dağılımı da bir ülkenin çağdaşlığının göstergesidir, bu da takdir edersiniz ki sadece istemekle olmaz, etkin önlemler de almak gerek.

Kapitalist sistem buna imkan verir mi?

Asla! Çünkü kapitalizm insanın özü gereği bencil olduğunu, yani sattığını en pahalıya satmak, aldığını en ucuza almak istediğini, bunun da akla uygun olduğunu söyler. İnsanı yarar-zarar ilkesine dayanan akılcı ve pragmatik bir varoluşa indirgeyen bu kavrama biçimi, en temelde haz-acı ilkesine kadar geri götürebileceğimiz fedakarlık duygusunu görmezlikten gelir, oysa insanın özü bizatihi arzudur ve arzu da rasyonel değil, her duygu gibi irrasyoneldir.

Bu durumda dindarlığın işi zor…

Çağdaş dindarlığın temel açmazı da burada başlıyor zaten, siyasal gerekçeler nedeniyle sermayeciliği özümserken, irade ve iktidar özlemiyle bu zihniyetin insan tasavvurunu içselleştirdiğini farketmiyor bile. En azından yaklaşık birbuçuk asırdır süreç böyle. Bütün yapılan ya ayet ve hadisler eşliğinde bu mekanizmayı bilinçsizce içselleştirmek, ya da yine aynı gerekçelerle bu mekanizmanın yol açtığı sorunlardan şikayetle feodal üretim tarzının ürettiği ahlakın (yani ethos’un, alışkanlıkların) edebiyatını yapmak. Her iki halde de eksik olan şey aynıdır: olup bitenin ciddiyetini kavrayamamak.

Yapılması gereken nedir?

Modernitenin dindarların zihninde oluşturduğu çift-değerliliğin (ambivalence) sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin vergi ve zekat ikilemi. Vergi vermemek suç, zekat vermemek ise günah. Dindar bilinç, hakkını verip vermemesi bir yana, son tahlilde dinî buyruk ve yasaklara duyarlı davranmayı seçerken, duyarlılığı dışında kalan yasal konularda kendisini daha özgür hissediyor. Keza çokevlilik de yasal olarak suç ve fakat dinen caiz. Belediye nikahı ile dinî nikah arasındaki karşıtlığı da örnek olarak verebiliriz. Bu durumda dindar bilinç ‘caiz’in kendisine sağladığı özgürlüğe yaslanarak yaşamını düzenlemekten kaçınmıyor.

Caiz ise sorun nedir?

Caizin karnı geniştir çünkü, ve İslam hukuk tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla fevkalade istismara müsaittir, dolayısıyla çağdaş dindarlığın toplumsal yaşamla ilişkilerinin sıhhat kazanması için günah-suç veya kanun-yasa karşıtlığı olarak özetlediğim bu çift-değerlilik sorunu ihmal edilmemeli, aksi takdirde bugünkü yolsuzluk iddialarının kendisinden beklenen toplumsal ve siyasal sonuçları nasıl olup da ortaya çıkarmadığı sorusu yanıtlanamaz.

Peki bu yolsuzluk meselesi hakkında siz ne diyorsunuz?

İşaret etmeye çalıştığım gibi, bu ideolojik çift-değerlilik toplumsal çelişkileri aklamanın en etkin yolu. Bu durumda vicdanlar kararsız kaldığı sürece siyaset hükmünü icra edecek ve bu kararsızlıktan sonuna kadar yararlanmaya çalışacaktır.

Nasıl?

Zekasıyla aklı, çıkarlarıyla vicdanı arasında kalan her insan kısa vadede zekasına ve çıkarlarına tabi olur, ancak uzun vadede aklının ve vicdanının sesine kulak vermeyi başarabilir, çünkü öncelikle korku yerine güveni tercih eder.

Sizin kişisel seçiminiz?

İtiraf etmeliyim ki çıkarlarım uğruna akıl ve vicdanımı bastıracak o kudretten mahrum bir halde yaşadım. Kimseyi kınamıyorum, hakikatin yolu tek kişiliktir.

Bir AK Parti milletvekili “günah işleme özgürlüğü”nden söz etti, ne diyorsunuz?

Daha önce yaptığım bir açıklamayı tekrarlayabilirim: vicdan sahiplerinin günah işleme özgürlüğü yoktur, Cenab-ı Hak bu özgürlüğü sadece vicdansızlara vermiştir.

Bir tek adam kutsanması mı yaşanıyor? Diken internet sitesindeki söyleşide psikiyatr Cemil Dindar Başbakan’ın ara sıra kullandığı hologram uygulaması için “mirac” benzetmesi yaptı. Düzce milletvekili Fevzi Arslan, Erdoğan hakkında “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış bir lider” dedi. Bunları nasıl görüyorsunuz?

Lidere tapınma zaafı, paternal toplumların en belirgin semptomu. Yaşadıkları çelişkilerin bir anda ve ancak mucizevî hamlelerle çözülebileceğine inanan kitleler ister istemez bu mucizeleri gösterecek bir kahraman arayışına girerler ve daima güçlü bir liderin bir mesih veya mehdi gibi elindeki âsayla denizi yarıp bir çırpıda onları tüm çelişkilerden kurtarmasını beklerler.

Peki sonra?

Demokrasi geliştikçe otoriteryen girişimler toplumda daha da yaygın bir rahatsızlığa yol açar. Aslında bir bakıma bu ülkenin insanları da aynı süreçten geçiyorlar.

Sadece bu ülkenin insanları mı?

Giambattista Vico kadîm Mısırlıların üç çağ ayırdettiklerini söyler: Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı, İnsanlar Çağı. Bir baba arayışı ilk iki çağa özgü kavrama biçiminin sonucu. Bu kavrayışla malul zihinlerin toplumsal ve siyasal sorunları darbelerle veya devrimlerle ya da ebedî iktidar özlemiyle çözme arzusu kısa bir sürede patolojik bir mekanizmaya dönüşür ve ister istemez siyasetçilerin toplumsal olguları kesintisiz bir süreç suretinde algılamalarını engeller.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.